ABD Kovulmalı, Bu Düzen Değişmeli
Pusula

PUSULA | Düzen solunun liberalizmle dansı

24 Haziran’da yapılacak seçimler öncesinde düzen muhalefetinin üzerinde bir kez daha liberalizmin etkisi fazlasıyla hissediliyor…

Zafer Aksel Çekiç

24 Haziran’da yapılacak seçimler öncesinde düzen muhalefetinin üzerinde bir kez daha liberalizmin etkisi fazlasıyla hissediliyor. Haziran Direnişi’nin ardından yönünü bulamayan sosyalist hareketin telaşı ve abartılı tespitler ile beklentiler arasındaki salınımı da düzen muhalefetinin sosyalist solu kendine bağlamasını kolaylaştırıyor.

Türkiye’de liberal bir siyasi örgütün olduğunu söylemek zor olsa da bir liberal siyasi örgütlenmenin olduğunu biliyoruz. Televizyonlarda, gazetelerde, yazın dünyasında ve “sivil toplum” içerisinde kilit noktalardaki konumları işgal ederek ve önemli ölçüde Avrupa Birliği ile vakıflardan aldıkları fonlarla toplum üzerinde etkili oluyorlar.

Bu etkiyle, özellikle Haziran Direnişi’ndeki “flamasız Gezi” ve “siyaset istemiyoruz” söylemleriyle başlayıp ardından yapılan her seçim de yenilenen şekilde sosyalist solun etkisizleştirilmesi ve başta AKP olmak üzere düzen siyasetine karşı biriken büyük toplumsal tepkiyi yine düzen içi kanallara bağlamak adına önemli bir işlev de üstleniyorlar.

Bu çerçevede 24 Haziran’da yapılacak seçimler yaklaşırken gerek Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içerisinde gerekse Halkların Demokrat Partisi (HDP) içerisinde bu etkileri görüyoruz.

Liberallere emanet siyaset

Bir liberal siyasi örgütten bahsedemesek bile düzen solundaki parti yöneticileri arasında doğrudan sermaye temsilciliğini de yapmış pek çok liberal isme rastlamak mümkün. Üstelik bu isimlerin sosyalist sol üzerinde de ciddi bir etkileri var. Örneğin, 16 Nisan Referandumu’nun ardından CHP’nin “sol kanadı” denilebilecek Selin Sayek Böke ve İlhan Cihaner gibi isimlerden seçimlerin boykot edilmesine yönelik “utangaç” açıklamalar geldiğinde soldan bu sese uyum gösterilirken neticede çağrının “seçim güvenliğinin sağlanmasına yönelik” olduğu açıklandığında bu kez sosyalist solun temsilcilerinden seçimlerde oy kullanılmasının önemini dinlemeye başladık.

Parti yönetimlerine baktığımızda CHP’nin Cumhuriyet’i kuran parti olarak merkezi konumu gereği büyük sermayenin yanı sıra ABD, Avrupa Birliği, NATO, Dünya Bankası gibi emperyalist devlet ve kurumların etkin birer memuru olmuş pek çok isme yönetiminde yer verdiğini görüyoruz. HDP açısından doğal olarak durum biraz daha farklı. Orada “yetmez ama evetçi” isimlerin öne çıktığını görüyoruz.

Örnek olması açısından CHP Parti Meclisi’nde Almanya merkezli emperyalist devletler ve tekeller tarafından finanse edilen Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin (Transparency International) Türkiye ayağında yönetim kurulu üyesi olan Gökan Zeybek, Dünya Bankası geçmişiyle Selin Sayek Böke, eğitimini ABD’nin Fulbright ve Almanya’nın Friedrich Ebert Vakfı burslarıyla yapmış eski YÖK üyesi Burhan Şenatalar, parti içinden yetiştirilen ve emperyalist merkezlerde etkili olan “İşgal Et” (Occupy) hareketleri ile içli dışlı Gökçe Gökçen gibi isimler sayılabilir.

HDP’ye baktığımızda ise “yetmez ama evetçi” Eş Genel Başkan Sezai Temelli yeterli bir örnek sayılabilir. Türkiye’de liberal solun en ciddi parti denemesi olan Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile onun ardılı Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üzerinden HDP içerisinde var olduğunu da biliyoruz.

Biçimsiz bir “özgürlük” vaadi

CHP ve HDP’nin genel söylemlerine baktığımızda büyük ölçüde “ceberrut Kemalist devlet”e karşı yıllardır liberal ezberler haline gelen ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) de geçmişte önünü açan sermayenin ihtiyaçları ile uyumlu bir “bireysel özgürlükler” tarifi içerisinde kalındığı görülüyor.

Bugüne kadar HDP’de daha baskın olmakla birlikte özellikle ulusalcıların daha etkisiz kaldığı son yıllarda CHP içerisinde de etkin bir söylem haline gelen AKP’nin gerici saldırılarına karşı dincileşmenin üzerini örten “dindarlara yaranma” yaklaşımı bu açıdan en çarpıcı örnek sayılabilir. HDP’nin “özgürlükçü laiklik” söylemine yaklaşan şekilde CHP’nin de Halk TV ekranlarında Mustafa Kemal’in dindarlığını kanıtlama uğraşı, tepe noktasına Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı ve Abdullah Gül arayışları ile varılan gerici adaylar gösterme merakı ile AKP’nin gerici uygulamalarının özüne dokunmayacaklarına ilişkin verdikleri teminatlar artık olağanlaştı.

Bu çerçeveden bakıldığında özgürlükler alanında liberal tezlerin her iki partinin de söylemi haline geldiğini görüyoruz.

Liberal “kişi kültü”: Tek adam karşıtlığı

Bir diğer kritik başlığı ise Recep Tayyip Erdoğan, diktatörlük ve faşizm tahlilleri oluşturuyor. Sosyalist solun da fazlasıyla teşne olduğu bu tahliller neticesinde AKP’nin yarattığı dönüşüm ve sermaye düzeni bağı kopartılan bir siyaset ve muhalefet anlayışı egemen kılınıyor.

Yıllarca üstü kapalı olarak Mustafa Kemal’in hayatta olduğu dönemi ve açık olarak İsmet İnönü dönemini tek adamlık, diktatörlük, milli şeflik gibi kavramlarla yeren liberaller bu kez de yıllarca “en büyük demokrat” diye pazarladıkları Erdoğan’ı tek adamlık ve diktatörlükle suçluyorlar.

Kuşkusuz Erdoğan’ın güttüğü siyaset ve yaklaşımları siyasi olarak bu şekilde tanımlanabilir. Ancak Erdoğan’ın kişisel olarak bu tercihleri yaptığı gibi bir yaklaşım, yıllardır karlarını katlayan burjuvazinin Erdoğan ve AKP’nin politikalarından duydukları memnuniyeti ve Türkiye’nin uluslararası siyasette kaldığı zor durumdaki tercihleri gizleyerek büyük bir kötülük yapıyor. Dahası, böylece düzen kendisini Erdoğan üzerinden aklama fırsatını da her zaman cebinde tutabiliyor.

Liberallerin solu sıkıştırdığı alan: Seçim güvenliği

2014 seçimlerinden bu yana Türkiye’de sosyalist sol CHP ve HDP üzerinden arttırılan bir seçim güvenliği gündemiyle oyalanıyor. Seçimlerde ve toplumsal alanda düzene karşı bir muhalefet geliştirmenin gereklerini yapmak yerine mücadele eder gözükmenin bir aracı haline gelen seçim güvenliği meselesi devrimcilerin düzen partilerinin oyunu koruduğu bir garabeti ortaya çıkarmış durumda.

Liberallerin başlattığı “tatava yapma, bas geç” ve türevi seçim kampanyalarıyla havlu atan sosyalist sol çare olarak düzen partilerine rağmen düzen partilerinin oylarını korumayı bir toplumsallaşma aracı olarak değerlendiriyor. Oysa CHP ve HDP’nin bugüne kadar hiçbir zaman arkasını kovalamadığı bu başlık sonuçta düzenin temsiliyet becerisine katkı sağlıyor.

Hazine yardımları, devletin ve belediyelerin ihaleleri ile oluşturulan kirli kaynaklar, yandaşıyla da ana akımıyla da tüm medyanın sermaye düzeninin devamı için yürüttüğü yayınlar ile zaten fazlasıyla eşitsiz olan seçimler sandıklardan çıkacak oyların sayımıyla örtülüyor. Daha kötüsü, bu alanda faaliyet gösteren “sivil toplum” hareketleri, özellikle son birkaç seçimdir yaptıkları çok sınırlı tespitlerle, esas olarak seçimlere de meşruiyet katıyor.

Liberalizmin etkileri bunlar ve benzeri başlıklardan düzenden duyulan rahatsızlığı yine düzene bağlamakta etkin bir rol oynuyor.

Yukarı