Köşe Yazıları

Kriz, sınıf, siyaset

2002 yılında çekilen ve Türkçeye “Güneşli Pazartesiler” olarak çevrilen filmin açılış sahnesi, tersanelerinin özelleştirmesine karşı mücadele eden bir grup işçinin görüntüleriyle başlar. İşçilerin kararlı mücadelesine rağmen özelleştirme gerçekleşir ve tersane kapanır. Tam bu sahne üzerinden akıllara çok basit bir soru gelmektedir; sınıfsal bilinçlenmeyi harekete geçiren şey nedir?

Ekonomik krizin görülmesiyle birlikte bu sorunun yanıtını arayanların sayısı da artmış durumda. Sınıf mücadelelerine ilişkin bu ilginin önemsenmesi gerekiyor. Üstelik bu ilgiyle birlikte krizle sınıfsal bilinçlenme arasında doğrusal bir bağın bulunmadığına ilişkin saptamaların yapılıyor oluşu tartışmanın “sağlıklı bir sonuca varacağı” yargısını da kuvvetlendiriyor. Bununla beraber, yukarıdaki sorudan hareketle bir soruyu daha sormak gerekiyor; sınıf hareketinin yükselebilmesi hangi şartlar altında mümkündür?

Bu iki soruya dönük verilecek cevapların çeşitli olacağını baştan kabul etmek gerekiyor. Ancak verilecek cevapların bir kalkış noktası olmak zorunda. Bu kalkış noktasını düzen değişikliği noktasından başlayarak cevap vermek; önemli bir ayrım noktası. Dolayısıyla önce bu ayrım noktasını bir kenara not etmek gerekiyor. Bu ayrım noktasının doğal sonucu Marx’ın yönteminin benimsenmesi oluyor.

Bu yöntemin şu ya da bu ölçüde bugüne değin onlarca farklı biçiminin savunulduğu ve bunun da “teoriye dönüş” olarak pazarlandığı biliniyor. Dolayısıyla, bir köşe yazısının misyonunu aşmadan bir yöntemin detaylarını sunmaya çalışalım.

Her şeyden önce Marx’ın yönteminde sınıf oluşumuna dair kapitalizmin genel mekanizmaları haricinde ayrıntılı bir tasvir bulunmuyor. Özellikle 19.yy da kapitalizmin gelişim dinamiklerinin açığa çıkartılması ve siyasal mücadelede sınıf hareketinin “karakter” kazanması temel ayrım noktasıdır. Ancak izleri takip ettiğimizde işçi sınıfı ve sermaye düzeni arasında temel noktalar;

i) belirli tarihsellik içinde değiştirici bir güç olarak işçi sınıfı,

ii) sermayenin emek gücü üzerinden edindiği birikim ve bu birikimin kapitalizmin içsel özelliklerinden doğan bunalımları,

iii) bu bunalımlarla siyasal yükselişlerin olanaklı hale gelmesi olarak belirlenebilir.

Bu üç noktanın birincisi Manifesto’ “kendinde sınıf“, “kendisi için sınıf” ayrımında, ikincisi Kapital’in ilkel birikim ve kâr oranlarının düşme yasası kısımlarında, üçüncüsü ise ekonomi politiğin eleştirisine katkıyı hazırlarken yazdığı mektuplarda açıkça görülmektedir. Dolayısıyla bu yöntemin özünde üretim ilişkileri, tarihsel ilerlemenin zorunluluğu ve bunun için siyasallaşma eğilimi bulunmaktadır. Üçüncü noktanın, kriz ve siyasal yükseliş arasındaki bağın doğrusal olmadığı ve belirgin bir örgütlülük olmaksızın hedefe varılamayacağı, 1871 Paris deneyimi ve Ekim devriminin pratiğiyle çok daha açık hale gelmiştir.

Meselenin tam bam teli de burada kopmaktadır. Bu üçlü çıkarımın, insanlığın özgürleşme süreci ile ilintili mi olduğu, yoksa özgürleşmeyi de içeren toplumsal ilerlemenin bir parçası mı olacağı tartışma nesnesi haline geldi. İlk sonucu çıkaran Batı aydını, biraz da Marx’ın gençlik eserlerinin 1930’lu yıllarda ilk kez yayınlanmasının etkisi ile özgürleşme eğilimine yaslandı.[1]

İkinci sonuç ise emperyalizm teorisinin geliştirilmesi ve siyasal örgütlülüğün öne çıkarılması ile kendini geliştirdi. İkinci sonucun vardığı pratik ise Ekim Devrimidir. Bu varılan noktanın karşılığı sınıfsal bilinçlenme ve hareketlenmenin yükselişi için temel şartları işaret ediyor. Siyasetin dönüştürücü gücü, örgütlülüğün kaldıraç etkisi ve her şeyin başına yeni bir toplum yaratma iradesinin güncelliğini yazmak ikinci sonucun ayrım noktalarıdır.

Burada teorik soyutlamalardan ülkenin gerçekliğine doğru uzanacak olursak; bugünkü ekonomik krizin temel etkilerinden birinin de sınıfsal zemini daha dolaysız hale getirmesidir. Ancak bu zeminin anlık etkiler haricinde değiştirici bir etki yaratabilmesi örgütlü deneyim birikiminin yaratılmasından geçmektedir. Bu deneyim birikiminin sınıf hareketi içinde öncü bir kolu harekete geçirme potansiyeli bulunmaktadır. Siyasetin belirleyiciliği bu noktada devreye girecektir.

Şimdi esas mesele bu belirleyici siyaseti oluşturmak ve yükseltmekten geçmektedir. Tüm yaratıcılığımızı ve etkinliğimizi bunun için harcamak zorunlu hale gelmiştir ve bunu yapacağımızdan en ufak bir kuşkumuz bulunmamaktadır.

Notlar

[1] Bu eğilimin açık ifadelerini yazan Karl Korsch, güncellik ve özgürleşme üzerine basarak sınıfsal mücadelenin önemsizleştiren bir çizgiyi üretmektedir. Bu konu üzerinde daha sonra geniş bir şekilde durmak üzere, okuyucularımızla konunun kökenini paylaşalım: https://viraverita.org/yazilar/karl-korsch-gunumuz-marksizmi-uzerine-tez

 

Yukarı