Köşe Yazıları

Başlarken

Yıllarca öğretim üyeliği yapmış, halen de iki üniversitede ders veriyor olarak, her dönem ilk derse girerken derin bir heyecan yaşarım. Belki de bu durum bana özgüdür. Benzer şekilde, bir kurumun ya da örgütün yayın organına yazmaya başlarken, ister istemez ilk yazıda tereddüt yaşanır. Ben de bu ilk yazıyı yazarken gerçekten heyecanlıyım. Kuşkusuz bu durum kısmen görevi ciddiye almak, kısmen de çevreye yabancı olmaktan kaynaklanmaktadır. Heyecanımı yenme adına, bence en iyisi kendimi siz yeni dostlara tanıtmak olacaktır.

Ben emekli bir öğretim üyesiyim, fakat halen ders vermekteyim. Alanım genel olarak iktisat, özel olarak kamu maliyesidir. Maliye kavramı gerçekten pek hoş tınıya sahip değildir; vergiler, devlet, bürokrasi vb gibi sıkıcı kurum ve işlemleri çağrıştırır. Devlet olgusu; komünistlerle ultra-liberallerin, yani libertanların çakıştığı alandadır. Ne var ki, ünlü bir post-Keynesyen iktisatçının dediği gibi, dünyaya gelirkengenellikle bir kamu kurumunda gözlerimizi açarız, yaşamımız sonlandığında da yine bir kamu kurumunda terk-i dünya eyleriz. Komünizmin son aşaması şimdilik uzak gözüktüğünden, devlet denen aygıtla, kâh Althusser tanımıyla baskısını tadarak, kâh Rousseau anlayışıyla güvenine sığınarak,ümidin gerçekleşmesine dek yaşamımızı idame etmek zorundayız. O nedenle, belki de mesleğim icabı, devlete ve devletin araçlarına bigâne kalamıyorum.

Muhatap dostları tanıyamadan giriştiğim bu başlangıç yazısının omurgasını nasıl oluşturmam gerektiği üzerinde kafa yorarken, bir yandan özgün alanım devlet olgusu, diğer yandan da içinden geçtiğimiz ya da içine gömüldüğümüz kriz imdadıma yetişti. Krizin oluşumu, su yüzüne çıkışı, safhaları ve nereye evirileceği sanırım uygun bir tartışma konusu olabilir. Ancak, daha ilk yazıda böylesine çok yönlü anlatıma girmek bana zor gelebileceği gibi, yeni dostlarım için de yorucu olabilir. O nedenle, bu yazıyı yaşadığımız krizin olası sonlandırılma yöntemlerine tahsis etmeyi, krizin başlangıcı ve süreçlerini gelecek yazıya bırakmayı uygun görüyorum. Açıktır ki, krizin sonlandırılma yöntemlerinde kararda söz sahibi olarak siyasi erk devreye gireceğinde, alanım olan ekonomi ve devlet konularını birlikte ele almış olacağız. Dikkatlerinizi çekmiş olabileceği gibi, hem devlet hem de siyasi erk kavramlarını adeta eş anlamlı olarak kullandım. Konuyu ileride detaylı tartışmaya bırakarak, şimdilik ülkemizde başat siyaset düzeninde bu iki kavramı birbiri yerine kullanmada bir beis görmüyorum. Yazının sonucunda durumun netleşeceği düşüncesiyle,çözümleme yöntemi üzerine de fazla laf etmeden konuya girmek istiyorum. Şu kadarını söylemekle yetiniyorum ki, bilimsel yöntemle çözümleme yapılmayan hiçbir meseleninderinliğine anlaşılması olanaklı olmadığı gibi, işin özüne varılması da söz konusu olamaz.

Şu kadarını kesin olarak söyleyebiliriz ki, içine gömüldüğümüz kriz sol teoride anlaşıldığı türden kriz olmayıp, tipik bir geç kapitalistleşmeye öykünme sendromudur. Diğer bir deyişle bu kriz,kapitalistleşen ekonomiler arasında kalkınma patinajı içindekibir ekonominin, “siyasal hırsla” eroin sarhoşluğu altında sürüklendiği çözümsüzlüktür. Cümlenin sonunda tartışma konumuzun çok güçlü ipucunu yakalamış olduk; “sürüklenmek” sözcüğü her şeyi anlatıyor olmalı. Sürüklenen geç kapitalistleşen ekonomi, sürüklenmeyi kolaylaştıran ise o ekonominin dümeninde bulunan siyasal erk ya da devlettir. Nasıl oluyor da, bir ülke yönetimi ülkesini böylesi sorumsuzlukla ekonomik sıkıntıya sokuyor, hatta derin krize sürükleyebiliyor? Bu meseleyi kasıt ya da basiretsiz yönetim anlayışı ile çözümlemeye kalkarsak, sistemin içinde dolaşıp sistemi aklayarak, çözümün iktidar ve yönetim değişikliğinde olduğu yargısına varabiliriz. Bu tür çözümleme sistem-uyumlu analiz olarak üniversitelerimizin makro derslerinde yapılabilir, hatta yapılmaktadır da; aksine zaten izin verilmez! Böylesi kolaycı ve gerçek olmayan yüzeysel anlatım nedensellik bağı kuramadığı için bilimsel nitelik taşımadığı gibi, “sert çekirdek” dışında kalıp, “yumuşak halka” üzerinde gezinti olarak da sistemi aklama amacı taşır.

Tartışma konumuzun özüne döndüğümüzde sorumuz şudur: krize sürüklenmiş ekonomiyi krizden çıkışta devlet aygıtının ya da siyasal örgütün önündeki seçenekler nelerdir ve kararın hangi gerekçelerle ne yönde olması olasıdır? Şunu daima akılda tutmak gerekiyor ki, kapitalist sistemlerde her krizden çıkış, ekonominin yeni krize dek farklı bir düzeyde kısa süreli geçici dengeye oturtulmasıdır. Bu kavramlarla yaklaştığımızda, krizden çıkmanın, daha doğrusu kısmen rahatlama koşulunun, cari açığın ve dış borçların kapatılmasında kullanılacak nakit gereksiniminin sağlanması olduğunu görürüz. Bu cümle dahi çelişkiyi su yüzüne çıkarmaktadır. Şöyle ki, eğer bugünkü gereksinimiz dış kaynak ise, demek ki yaşadığımız sıkışıklığın sebebi geçmişte dış kaynak kullanmamız imiş. Bu çelişkiyi gelecek yazıya bırakarak, bugün gerekli kaynakları nerelerden ve ne tür maliyetlerle karşılayacağımıza bir göz atalım.

Birincisi, özellikle de potansiyel finans çevrelerinin tercihi IMF’ye başvurmaktır. Bu yola siyasi erk gider mi, bilemiyorum! Kanaatim o ki, 2000 yılında IMF’ye müracaat suçunu geçmiş iktidara yüklemiş, programı sadakatle uygulamış, IMF’ye olan borcumuzun bittiği, hatta IMF’ye borç verir duruma geldiğimizi iftiharla dillendirmiş olan siyasal erk bu yola gitmede tereddüt eder. Batılı finans çevrelerinin IMF denetimini savunması, IMF programının kendileri için öngörülebilir ve güvenli yatırım ortamı oluşturma kapasitesidir. Diğer alternatiflere göre IMF çözümü, görece daha düşük faizli kaynak ve öngörülebilirlik sağlaması açılarından burjuvazinin de tercihidir. IMF çözümü geçmiş uygulamalardan bildiğimiz üzere, ekonominin talan edilmesi, bütçe disiplini aldatmacasıyla harcama kısıntılarına gidilip kamu hizmetlerinin nicel ve nitel olarak çökertilmesi, vergi yapısı değişikliği yoluyla kamusal yüklerin büyük bölümünün sermaye dışı kesime aktarılması vb gibi çöküntülere yol açar.

Diğer çıkış yolu borçlanılabilir kaynak bulma veya borç erteleme, yanı konsolidasyon hatta 1958 yılında yapıldığı gibi moratoryum olabilir. Gerek kamu, gerek özel kesim borçları ilgililerce sağlanacak temaslarla belirli bir ödeme planına bağlanarak uzun vadeye atılabilir. Açıktır ki, alacaklıların bu duruma rıza göstermesi yeni ve daha yüksek faiz haddine bağlıdır. Özel kesim borçlarına yüklenecek yüksek faiz emek sektöründe işsizliğe ve fiyat yükselişlerine yol açar. Kamu kesimi borçlarına yüklenecek yüksek faiz ise bütçe kısıtını zorlayarak yine kamusal hizmetlerin nicel ve nitel erimesine sebep olacaktır. Doğaldır ki, küresel finans olanaklarının eskilerde olduğu kadar bol olmaması yanında, FED’in de dolar emişi koşulunda bu yöntemin gerektirdiği faiz oldukça yüksek olur.

Ekonomik alanda bir diğer olasılık da, halen sürdürülen yabancılara varlık satışında hızlanmadır. Değerli kuruluşları, hatta yerli sermaye diye anlamsızca nitelediğimiz büyük holdingleri de eriyen stok değerleri ile yabancı girişimciler satın alabilir. Burjuvazinin yerlisi yabancısı fazla fark etmez diye düşülebilir, ancak sermayenin yabancılaşması yaratılan katma değerin giderek çok daha büyük bölümünün kâr transferi yoluyla yurt dışına çıkarılmasına yol açacağından, ileriki dönemlerde cari açık daha da büyük değerlere ve ulusal gelire göre daha da yüksek oranlara ulaşabilir. Kısacası, ekonominin dışa kanama derecesi yükselmiş olabilir. Anormal mesken stok birikiminin özellikle Ortadoğu menşeli dış alıcılara satılması bir seferlik döviz girişi sağlayabilir. Katar ve sair petrol zengini ülke şeyhlerine Boğaz’dan çok değerli yerler satılabilir. Öyle anlaşılıyor ki, her durumda ülke kaynakları işgal edilmiş ve/veya el değiştirmiş olarak ekonomiye bir miktar geçici rahatlama sağlanıyor olabilir, ancak bu uygulamanın salt ekonomik değil sosyal bedelleri de ağır ve kalıcı olma potansiyeli taşımaktadır. Varlık satışı ülke servetini azaltma pahasına ekonomiye bir seferlik döviz sokarak siyasal erke avantaj oluşturur. Kamu kesiminde gereksiz ve lüks israftan kaçınarak tasarrufa gitmek ise ekonomiye avantaj sağlıyor olmakla beraber,  siyasal erkin hem keyfini kaçırır hem de prestijini sarsar.

Ağır borçlu konumlu ülkemiz Ortadoğu’da siyasi ve askeri açılardan fevkalade önemli konumdadır. Ülkenin pazarlık konusu olabilecek varlığı coğrafi stratejik konumu, önemli ihraç ürünü(!) ise askeri gücüdür. Soğuk savaş dönemini büyüklerin çatışması gölgesinde “Ağustos böceği” misali geçirdikten sonra, günümüzün bölgesel sıcak çatışma potansiyelinde de önemini koruyan ülkemiz, maalesef, bu kez kullanılma riski ile karşı karşıyadır. Cari ve tasarruf açıkları yanında yetersiz teknoloji ve know-how nedeniyle de açıklarını kapatma potansiyeli zayıf ekonomimiz, siyasi alanda aktif değil, pasif konumda olmak durumundadır. Ekonomik kısıtlar ortamında dış siyasetin yönlendirilmesinde tam bağımsızlık olanaksız olmakla birlikte, olabildiğince ülke çıkarı açısından güçler arasında manevra değil, hassas denge oluşturma gücü, ancak toplumsal desteği arkasına alan mahir siyasetçilerle sağlanabilir. Kapitalist ekonomiler topluluğunda bir ülke siyasetinin görece bağımsızlığını koruyabilmesi ancak temsil kabiliyeti yüksek parlamenter sistem, güçlü icra ve bağımsız yargı sistemi ile teçhiz edilmiş yüksek derinlikli yönetim koşulunda dahi ancakkısmen olanaklı görülebilir. Bu durumda dahi olanaklılık koşulu ülke ekonomisinin açıklardan arınmış güçlü olması koşuluna bağlıdır. Zira her sistem gibi kapitalist sistemde de ekonomiler bir aile fertleri gibi birbirine bağlıdır ve sistem dinamikleri doğrultusunda güç göreliliğine göre birbirini etkiler ya da baskılar.

Bu kısa açıklama demeti gösteriyor ki, krizde çıkış ya da geçici rahatlama koşulu, ekonomik olarak önceden kullanılmış kaynakları fazlasıyla geri ödeme ve/veya siyasi ağır görev(!) yükümlülüğü ile olanaklıdır. Kapitalist sistemde başka çözüm yoktur; krize sürüklenirken de, krizden geçici rahatlamaya yönelirken de avantajlılar emperyalistler ve burjuvazinin güçlü bölümüdür, her koşulda işsizlik ve yoksullaşma şeklinde tüm maliyetleri yüklenenler ise geniş halk kesimidir.

 

Yukarı