Manşet

Krize karşı yol açık: İşçi sınıfı ancak kendi seçeneğini tartışmaya açarak kazanabilir

Krize karşı yol açık: İşçi sınıfı ancak kendi seçeneğini tartışmaya açarak kazanabilir

Sınıf Tavrı Yönetim Kurulu Üyesi Irmak Ildır, “ekonomik kriz” konusuna ilişkin açıklamasında yalnızca AKP’nin teşhirine odaklanmanın sağa alan açmak anlamına geleceğini belirtip “İşçi sınıfı ancak kendi seçeneğini tartışmaya açarak kazanabilir” dedi.

Türkiye sermaye düzeninin partisi AKP’nin politikalarıyla emperyalist kapitalist dünya düzenine bağlı politikaları nedeniyle büyük bir ekonomik krize doğru sürüklenirken, krizin nedenleri, durumun işçi sınıfı açısından ne anlama geldiği ve esas tartışmaya açılması gereken başlıkların neler olduğuna ilişkin Sınıf Tavrı Yönetim Kurulu Üyesi Irmak Ildır sorularımızı yanıtladı.

Ildır’ın açıklamaları şöyle:

Döviz kurunda yaşanan hızlı artışla beraber “kriz değerlendirmeleri” arka arka gelmeye başladı. İktidar ise dövizdeki ani artışın bir “siyasi müdahale olarak değerlendirilmesi” gerektiğini düşünüyor. Döviz artışı ve kriz belirtisi sizce nasıl yorumlanmalı? Krizin kökeni nedir?

Dövizdeki hızlı artış ve ardından oluşan ortamın kriz belirtisi olarak yorumlanmasında bir sakınca yok. Ancak işin henüz başındayız ve oluşacak krizin etkisinin bir tür “çöküntü” ile sonuçlanma olasılığı sınırlı. Bunun yerine ekonomideki olasılığın uzun vadeye yayılmış bir sorunlar silsilesi ile karşı karşıya olunduğu bilinmeli.

Her kriz belirtisinde özellikle düzen iktisatçılarının takındığı tavır yüzeyde bulunan görünümleri “kök neden” olarak sunmalarıdır. Eğer böyle bir kök neden aranacaksa, bu kök neden emperyalist-kapitalist sistemin bizzatihi kendisidir. Emperyalist-kapitalist sistem eşitsiz gelişimi ve çelişkileri nedeniyle krizler biriktirir. Bugün artık bunun tartışılmayacağı çok açık olmalı.

Gene de yaşadığımız durumun daha detaylı bir açıklamaya ihtiyacı var. Ortaya çıkan “borç krizi” görüntüsünün kökeninde ekonomik ve siyasi nedenler var. Bu nedenlerin ben birbirinden ayrı görülemeyeceğini düşünüyorum. Ekonomik neden, AKP’nin sürdürücüsü olduğu neo-liberal politikalardır. Bu politikalar 24 Ocak kararlarından beri uygulanıyor olsa da, AKP ile birlikte derinleştirildi ve mantıki sonuçlarına vardırıldı. Özelleştirmeler, sıkı mali politika, uluslararası tekellere açılan ekonomik yaşam, finansal genişleme, başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamusal ihtiyaçların piyasa düzenine göre düzenlenmesi tüm bu politikaların ürünüdür. Biz uzunca bir süredir bu politikaların bir tıkanma yaşadığını tespit ediyoruz. Orta gelişkinlikte bir kapitalist ülke olarak Türkiye’nin sermaye birikiminde yapısal problemler var.

Bu yapısal problemin gerisinde ihracata dayalı büyüme stratejisi yatıyor. Faiz-kur-enflasyon üçlüsü ile kontrol edilmeye çalışılan bu strateji dış kaynak akışına bağlı olarak bir büyüme stratejisi getirmekte. Türkiye’nin uzunca bir süredir tasarruf oranlarında belirli bir düzeyi aşamadığı biliniyor. Tasarruf oranları en yüksek ülkeler Çin ve Singapur hariç tutulduğunda hepsi petrol zengini ülkeler. Bu nedenle sermaye biriktirmek için başvurulan “finansallaşma” yolu sermaye akışının Türkiye’ye doğru akması anlamına geliyordu. Bu strateji farklı ölçülerde 2002’den bu yana devam ettirildi. 2010 yılından beri ise parasal genişleme stratejisi ile ciddi büyüme imkanları sağlandı. Ancak bu durum tersine dönmüş durumda. Tersine döndüğü için de borçlar sorun olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekte bakıldığında Türkiye’nin borç oranları “tehlikeli” düzeyde bulunsa da, emperyalist merkezlerin borç oranları ile karşılaştırıldığında orta düzeyde sayılır. Esas sorun bunların çevrimindedir.

Bu çevrimin sürdürülememesinin arka planında da siyasi nedenler yatıyor. Bakın son bir yıl içinde ulusal paraları en çok değer kaybeden iki ülke Arjantin ve Türkiye. Bunun bir kısmını yukarıda bahsettiğimiz parasal genişleme döneminin sona ermesiyle ilgili. Diğer bir neden ise emperyalistler arası çelişkinin artması nedeniyledir. ABD sermayesinin farklı bölgelerde elinde tuttuğu ticaret kozunu bir silah olarak kullanması bağımlı ülkeleri ciddi anlamda etkiliyor. Türkiye bu etkilenmenin tam göbeğinde yer alıyor.

İktidar kanadı dışında ekonomi çevreleri de benzer bir söylem içerisinde. İki büyük bankanın CEO’su “bu durum normal ekonomik verilerile açıklanamaz” görüşünü savunuyorlar. Siz ekonomik veriler hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten yorumlanamaz mı yoksa başka bir mantık mı gerekiyor?

İki büyük bankanın ve diğer finans çevrelerinin iktidara destek açıklamaları garipsenmemeli. Sonuçta ne siyasi iktidar, ne de sermaye çevreleri çelişkili konumlara sahipler. O yüzden finans-kapitalin kendi sınıf partisine sarılmasında garipsenecek bir şey yok. Gene aynı şekilde sermayenin durumu “anlayamaması” da normal görülmeli. Elbette yapmak istedikler “bizim bir suçumuz yok, bu durum olağanüstü ve gerçekleri yansıtmıyor” algısını yaratmak. Ancak aynı anlama gelmek üzere finans çevrelerinin kapitalizmin sınırlarını anlamasının da imkanı bulunmuyor. Bu açıklamalar aynı zamanda toplumsal gerçekliği bilmediklerinin de itirafıdır.

Öte yandan, ekonomik veriler içinden farklı eğilimler görmek mümkün. İlki kur-enflasyon-faiz kısır döngüsüne girildiği düşünülebilir. Gerçekten de son açıklanan enflasyon verisi ile enflasyon üreticiler için yüzde 30’u aştı. Tüketiciler için ise yüzde 20 bandına dayandı. Bunun ardından bir faiz artışı beklemek gerekiyor. Sonuçta Türkiye sermayesi uzun yıllardır uluslararası sermaye çevrelerini tatmin etmek için uğraşıyor. Son enflasyon artışı öncesinde reel faiz oranları yüzde 4,5 puanla ikinci sıradaydı.

Ancak bu işin bir tarafı. Diğer tarafını ise krizin sınırlandırıcısı olan dinamikler var ve sermaye sınıfı bu dinamiklere güveniyor. Yunanistan’ın dahi kurtarılma paketleriyle krizi hafifletilmeye çalışılırken, Türkiye emperyalizmin farklı odakları için “kurtarılması gereken ülke” ya da “fırsatlar ülkesi” olarak görülebilir. AB ile yapılan pazarlıklar, Körfez fonlarına açılan varlıklar ve Çin’den alınmaya çalışılan krediler düşünüldüğünde ekonomik krizin etkileri sermaye sınıfı tarafından sınırlandırılmak istenecektir. Her şeyin bir bedeli olduğu gerçeği haricinde!

Hazine ve Maliye Bakanı Damat Albayrak döviz artışından sonra Orta Vadeli Programı açıkladı. Programın içeriği hakkında ne düşünüyorsunuz? Muhalefetin, Merkez Bankası’nın faiz kararı ve OVP sonrası “yönetim bağımsız değil, krizin arka planında bu var” görüşüne katılıyor musunuz?

Türkiye ekonomisi uzun yıllardır program ve strateji belgeleri delisi haline geldi. Bu kadar çok belge ortaya koyup, hiçbir şey yapamamak “yönetememek” değil, piyasa ekonomisi gerçeğidir. Bununla beraber OVP’nin hedefleri tam da beklediğimiz çizgide. OVP’nin “IMF’siz IMF programı” çerçevesine sahip olduğu değerlendirmesi doğru. Bununla beraber sermaye sınıfı uzun süredir gerçekleştirmek istediği bir dönüşümü de önüne koymuş durumda.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Türkiye ekonomisinin modeli uzun bir süredir tıkanma emareleri gösteriyordu. Bu tıkanma emaresinin arka planında birikim ve kar oranları arasında açılan büyüklüğün getirdiği yükler var. Bu yükleri biz finansallaşma adı altında yaşıyoruz. Normal yaşantımızda gördüğümüz şey “borçlanma” olarak okunuyor. Bu borçlanmanın büyüklüğünü şuradan anlayabiliriz; örneğin emeğin GSYH içindeki payı ile tüketim harcamlarının yüzdesi arasındaki fark Türkiye’de uzun süredir yüzde 30 seviyelerinde. 2008 krizini yaşayan ABD’de de ya da diğer emperyalist merkezlerde bu oranın yüde 15 seviyelerinde olduğu düşünülürse, bu durum Türkiye ekonomisi için taşınması zor bir gerçekti.

Bu farkı aşmak için ya sermaye bileşinini çeşitlendirecek ya pazarlarını genişletecek ya da emeğin üzerindeki baskıyı arttıracaksınız. OVP ile bu üçü farklı bileşenleri ile önümüze getirildi.

Bununla beraber düzen muhafeletinin uzunca bir süredir dillendirdiği “yönetim bağımsız değil, krizin arka planında bu var” tezi ise gerçeklerle fazla uyuşmuyor. Merkez Bankaları’nın bağımsızlığı sadece görünümden ibarettir. Bu kurumlar kapitalist ülkelerde bağımsız karar almadıkları gibi, bugünkü edindikleri konum finans-kapitalin istekleriyle uyumludur. Dolayısıyla krizin arka planı diye yansıtılan şey neo-liberal düşüncenin yansımalarından başka bir şey değildir. Kanımca emekçiler bu düşünceye mutlaka uzak durmalı ve prim vermemeli.

Sizce bundan sonra sermaye çevreleri ne yapacak? İşçi sınıfının ve genel olarak emekçi halkın ne yapması gerekli? 

Bundan sonraki stratejilerin temelinde emekçiler için baskıyı arttırmak en kısa vadeli çözüm sermaye için. Özel şirket borçlarının kamuya devredilmesi, son özelleştirme dalgasının gerçekleştirilmesi, sosyal hakların tırpanlanması, ücretlerin dondurulması, çalışma saatlerinin arttırılması gibi süreçler gündeme gelecek.

Sermaye sınıfı yukarıda çizdiğimiz çerçeve gereği bir dönüşümü zorlayacak. “Krizi fırsata çevirmek” asıl böyle başlıyor. Sadece borçlardan kurtulmak dışında, sermaye kârlı gördüğü sektörlere doğru eğilim gösterecek. Türkiye sermayesi, bu anlamda başta AB sermayesi olmak üzere uluslararası tekelleri “düşen emek maliyetlerini” işaret ederek yeni bir atılım yapmak isteyecek. Ancak buradaki esas sorun daha uzun vadelidir ve uzun vadede Türkiye’nin bu potansiyeli edinmesi zayıf gözükmektedir.

Kriz koşullarının oluşturduğu dönemler normal dönemler olarak görülemeyeceği için kapitalizm dışı alternatiflerin daha fazla tartışılma potansiyeli ortaya çıkıyor. Bu alternatif, adlı adlınca sosyalizm seçeneğidir. Bu seçeneğin somut hale dönüşmesi ve işçi sınıfı mücadelesinin başat hedefi haline gelmesi gerekiyor. O nedenle normal dönemlerde ifade edilemeyen devletleştirme/kamulaştırma seçenekleri dahil tüm alternatiflerin tartışılması gerekiyor. Burada sözünü ettiğimiz şey asla borçların kamuya aktarılması değil, ekonominin tüm unsurlarında kamu mülkiyetinin tartışılmaya açılmasıdır.

Dahası işçi sınıfının özelleştirmeleri, sanayileşme politikalarını, fiyat dondurmalarını, emperyalizme bağımlılığı da tartışması gerekiyor. Böyle bir dönemde dolar milyarderlerini, uluslararası tekelleri, NATO’yu tartışmaya açmayacağız da ne yapacağız?

Bunları tartışmayıp sadece AKP’nin teşhirine odaklanmak, gericiliğin mevzi kazandığı bir toplumda sağa alan açmak anlamına gelir. Kriz ortamları bu tarz durumların güç kazanması için daha fazla olanak sağlar. O nedenle örgütlü siyasetin güçlenmesi, ancak kendi seçeneğini de tartışmaya açarak kazanılabilir.
Yukarı