Pusula 67

PUSULA | 80 sonrası işçi sınıfına düşenler

80 sonrası işçi sınıfına düşenler

1980’lere kadar kapitalizmin seyrinde sınıf mücadeleleri savaş ve kaynaklar açısından sert geçtiyse de, üretim ve sınıf bölüşümü açısından uzun dalgalı krizleri ve buna karşı olan hamleleri 1980 yılından sonra daha başat olarak gündeme alınmış ve dünya çapında bu saldırı emperyalizmin yapısal içeriğinde işlemiştir.

Vedat Altan

Kapitalizm sınıfın elindekileri almak için saldırmayı bırakmayacak, sınıfın da bunun için stratejisi ve taktiği olması ama hepsinden önemlisi sınıf bilincini artırması, örgütlü bir programatik içerisinde hareket etmesi gerekmektedir.

1980’lere kadar kapitalizmin seyrinde sınıf mücadeleleri savaş ve kaynaklar açısından sert geçtiyse de, üretim ve sınıf bölüşümü açısından uzun dalgalı krizleri ve buna karşı olan hamleleri 1980 yılından sonra daha başat olarak gündeme alınmış ve dünya çapında bu saldırı emperyalizmin yapısal içeriğinde işlemiştir, nasıl mı?

Merkezine kapitalizmin sınıf mücadeleleri açısından belirleyen yasasını başa yazalım; “azalan karlar yasası”. Azalan karlar yasası nedir? Kar dediğimiz olguyu değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranı olarak tarif edecek olursak, sabit sermaye girdileri ve yatırımları yoğunlaşma/fazlalaşma yönünde arttıkça, emeğin verimliliği de arttığı halde, sabit değişkenlerdeki yatırımlarının artış oranı, emeğin hacminin artış oranından yüksek olduğu için, kâr oranları da düşer.

Krizlerin “uzun dalga” sına gelen ve akabinde her çıkış arayışına tekabül eden dönemlerde kapitalizm, sınıf mücadelesinde saldırganlığını arttırma yoluna gitmiştir. 1980 ve sonraki döneme tekabül eden yaklaşımın kendisinin cisim bulduğu iktidarlar ise İngiltere’de Thatcher dönemi ve Amerika’da ki Reagan dönemi ile bakabiliriz. Bu iki ülkede de temelde kamuyu tasfiye ile başlayan ve bunu ideolojik üstyapı araçları ile destekleyen bir şekilde başlatılırmış, yoğun bir ideolojik saldırı önde gitmiştir.

Ücretlere saldırı

Azalan karlar içerisinde en kolay ve hızlı müdahale alanı ücretlerdir. Kendi içi yasallığı, içiresindeki rekabetçi tutumu da göz önüne alırsak, iç belirlenimi dışındaki araçlara – hammadde satın alma teknolojik yatırın vb.- müdahale daha kısıtlıdır, ama işçi ücretleri öylemedir!

80 sonrası başlayan saldırı Türkiye işçi sınıfını da derinden vurmuştur, 24 Ocak kararları ile sınıfa saldırının taşları döşenmiş, tam boy liberal ekonomiye geçiş öngörülmüş, “serbestleşme” yapılanmasına da gidilmiştir. İşçi sınıfı mücadelesi ile kazanılmış haklarına yapılan saldırı ile kamucu anlayış tasfiye edilmeye başlanmıştır. 12 Eylül darbesi bu dönüşümün merkezinde durmuştur. İlk bir yıl içinde emekçi sınıfların Gayri Safi Yurtiçi Hâsıladan aldıkları pay dikkat çekici biçimde düşmüş, sermaye gelirleri yükselmiş, reel ücretler hızla gerilemiştir.

Bu eğilim devam eden yıllarda da sürmüştür, emekçi sınıfların reel gelirleri ve yaratılan toplam zenginlikten aldıkları pay yıldan yıla ve sistemli biçimde düşürülmüştür. En yoksul yüzde 20’lik hane halkı diliminin toplam gelirden aldığı pay, 1987 yılında yüzde 5,2 iken 1994 yılında yüzde 4,9’a gerilediği görülmektedir. Sonraki yıllarda bu rakam daha da düşmüştür. 2017’de bir önceki seneye oranla 0,2 puan artarak yüzde 47,4’e çıkmış işçi sınıfının payı ise biraz daha küçülmüştür.

Çalışma sürelerine saldırı

İşçi sınıfının tarihsel süreç içerisinde kazanım sağlamak için mücadele ettiği haftalık çalışma süresi AKP iktidarı döneminde 45 saate çıkarıldı. Esnek çalışma başlı başına bir sorun konumuna geldi. İnsanı bedenen ve ruhen tüketen, sosyal hayatı yok eden uzun çalışma saatleri bugün dünya işçi sınıfının yaşadığı en büyük problemlerden biridir. 8 saatlik işgünün kâğıt üzerinde durmaya devam ettiği ülkeler de dahil olmak üzere, işçilerin günlük çalışma saati fiiliyatta 12-14 saate çıkmıştır.

2011 OECD verilerine göre, ortalama haftalık çalışma saatlerinin uzunluğu bakımından Türkiye 35 ülke arasında birinci sırada yer alıyor. İşyerlerinin büyük bir bölümünde çalışma saatlerinin fiilen günde 12-14 saate uzaması ve yedek işgücü ordusunun sürekli olarak hissettirdiği işsizlik tehdidi, örgütsüz işçileri çaresizlik kıskacıyla bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıyor.

Esnek çalışma ve taşeronlaştırma

İşçiler çok çeşitli vardiya sistemlerinde ve muazzam bir tempoda çalışmaya zorlanmaktadırlar. Patronlar işgücünün esnek kullanımı adı altında, iş yoğunluğunun olduğu saatlerde daha fazla işçi çalıştırarak olası fazla mesai yükünden de kurtulmayı hedeflemektedirler. Çalışma sürelerindeki bu esneme iş yasasında belirtilen çalışma sürelerinin tam ihlali ve kuralsızlaştırmayı dayatmıştır. Az işçiyle daha çok iş mantığıyla da beslenen bu uygulama ile işçilerin posası çıkarılmaktadır. Eskiden, sadece kadrolu, geçici, kısmen de taşeron işçilik vardı. AKP döneminde bunlara ilaveten geçici personel (4/C), kapsam dışı işçilik, ek ücretliler, 399 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile sözleşmeli çalışma, denetimli serbestlik, toplum yararına çalışma, uzaktan çalışma, çağrı usulü çalışma, yarı zamanlı çalışma, kiralık işçilik gibi biçimlerle, işçi sınıfını paramparça etmeye çalışıyorlar. Taşeron sistemini bütün kurumlara yaydılar. Taşeron işçisi sayısı 4 milyonu geçti. Kadroya alma ile tüm haklarından feragat etmeleri istenmiş, geçirildikleri kadrolar ise bilinen anlamı ile “kadro” olmadığı görülmüştür.

İşsizlik baskısı

Türkiye kapitalizminin istihdam yaratamayışı, ekonomiyi üretim eksenli bir noktaya çekemeyişi, buna rağmen nüfustaki artış, işçi sınıfı üzerinde baskının artmasına neden olmuştur. İşsizlerin örgütsüz oluşu başta ücretler üzerinde bir baskı yaratırken sınıf içinde ki örgütsüzlüğün yüksek olması çalışma saatlerinden sözleşmelere, fazla mesailerden, taşeron çalışma baskısına kadar kabullenmesini ortaya çıkarıyor. Sendika raporlarında bu işsizlik üst-eşiğin 2004-2017’de ortalama olarak yüzde 10,7 olduğunu belirliyor. Geniş tanımlı işsizlik 2003-2017 için hesaplanması durumunda ise ortalama işsizlik oranı yüzde 16,8’e çıkacaktı.  3,5 milyon kişi doğrudan bu klasmandadır. Son on altı yılda yedek işgücü ordusu hızla genişlemiştir. Bu olgu, istatistiklere işsizlik oranlarında belirgin artışlar biçiminde yansımıştır.

Teslim alınan sendikalar?

Türkiye burjuvazisinin durumu, ülkenin emperyalist sistem içerisindeki konumlanışından kaynaklı olarak (zayıf halka) “işçi aristokrasisi”ni besleyecek kadar kendi geleceğini net görememektedir. Bunun yerine sarı sendikalar ve mafya/sendika kırmalarını daha fazla tutmuş, baskı ve zorun rolünü sınıfın öncü partisinin zayıflığını da göze alarak dayatmaya gitmiştir.

1980 sonrası ülke içindeki sendikalaşma oranlarının hızla düşüşü, sendikalar üzerindeki baraj ve toplu sözleşme baskısı işçi sınıfının elini de güçsüzleştirmiştir. Sendika ağalarının rollerini de bunun yanına yazdığımızda işçi sınıfının kayıplarını görmek ve mücadele başlıklarını artığını bilmek gerekiyor. Sınıf sendikacılığı bu anlamı ile öne çıkarılması gereken zorunluluk olarak duruyor.

Sarı sendikacılığın tasfiyesi sendikal profesyonellerin kaldırılması, sendika ücretlerinin sınıf ortalamasının üzerinde olmaması sınıf sendikacılığı adına söylememiz gereken başlıklardır. Ama hepsinin yanına sınıfın partisi ile buluşması ve inşası en başa yazılmalıdır.

Yukarı