Köşe Yazıları

En büyük komplo

“Seçimlerin ardından komplo teorileriyle oyalanılıyor. Muharrem İnce’nin tehdit edilip edilmediği, YSK üyelerinin istifa ettiği gibi pek çok iddia var. Oysa esas ve en büyük komplo, Türkiye’de sermaye düzeni idari yapısını baştan aşağıya değiştirmiş olması.”

Bir seçimi daha geride bıraktık.

Dolandırmadan en baştan söylemek gerekiyor ki, bu seçimlerin temel niteliği 16 Nisan Referandumu’nu tamamlamak oldu. Sermaye düzeninin bunu başardığını tespit etmek gerekiyor. Tüm siyasi temsilcilerinin ağzından düşürmedikleri katılımın önce artması yönündeki ve sonra yüksek olmasından duyulan mutluluğu ifade eden açıklamalar referandumun şaibesinden kurtulup rahatlamayı gösteriyor.

Seçimlerin ardından komplo teorileriyle oyalanılıyor. Muharrem İnce’nin tehdit edilip edilmediği, YSK üyelerinin istifa ettiği gibi pek çok iddia var. Oysa esas ve en büyük komplo, Türkiye’de sermaye düzeni idari yapısını baştan aşağıya değiştirmiş olması. CHP’nin AKP tabanını bölmeyen seçim kampanyası, sermaye sınıfının HDP’nin barajı geçmesini istemesi ve bu arada MHP’nin AKP’yi “dengeleyip denetlediği” bir tablonun ortaya çıkarılması görmezden gelinip buralara dalmadan seçimleri ele almak gerekiyor.

Bu seçimlerde işçi havzalarında AKP’nin etkinliğini koruduğunu ve Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da İslamcı-Türkçü bir gericiliğin hakimiyetinin kırılmaktan çok uzak olduğunu tekrar gördük. Düzen muhalefetinin işçi sınıfına seslenmeyen yaşam tarzı üzerinden CHP, milliyetçilik üzerinden İP ve dincilik üzerinden SP ittifakı da liberal bir özgürlük ve demokrasi söylemi ve mizah üzerinden HDP seçeneği de bu durumu değiştirmemiştir.

Türkiye’deki devrim arayışının öncelikle bakması gereken alan dün olduğu gibi bugün de işçi havzalarıdır. Son tahlilde, işçi sınıfı TÜSİAD’ın kapısından içeri girenleri evine ve oyuna dahil etmemiştir. Milliyetçilikler ise birbirini beslemiştir. Bunu bir tür ezber olarak görmek isteyenlerin ise öncelikle 2014’ten beri her seçimde AKP’ye benzeme çabalarının sonuçsuzluğunu açıklamaları gerekir.

Bunun dışında bu seçimler bize başkaca şeyler de öğretmelidir. Seçimlerin hapsedildiği bu başlıkların artık önümüze çıkartılmaması gerektiği de açık bir şekilde ifade edilmelidir.

İlk olarak AKP’nin geriletilmesinin HDP’nin barajı geçmesi ya da Meclis aritmetiğine bağlayan yaklaşımlar bir kez daha yenilmiştir. 7 Haziran seçimlerinde elde ettikleri “imkanı” karşılıklı olarak harcayan düzen partilerinin 1 Kasım’da iktidarı AKP’ye bırakması gibi bugün de AKP’nin elinden iktidarın alınması için Türkiye tablosunda bir değişiklik yaratacak sonucu alamamıştır.

İkincisi AKP’ye karşı sağcılık yapmak Meclis’i Türkiye sağının tüm partileriyle doldurmuştur. Gereken adlı adınca soldur. Sosyal demokrasi veya radikal demokrasinin ne yapacağı ve yapabileceği belli olmakla birlikte sosyalist solun da sağındaki düzen partilerinin kuyruğuna takılmaktan vazgeçmesi ve bağımsızlaşması şarttır. Bugünkü koşullarda sosyalist bir çıkışın bir birliktelikle gerçeklenmesi hem süreyi hem de gücünü arttırır. Ama böyle olmayacaksa da komünistler mücadelelerini bildikleri şekilde sabırla yürütmeyi sürdürecektir.

Üçüncüsü sosyalist soldaki öznelerin seçimlere erken havlu atması haline gelen seçim güvenliği tartışmalarının sıkıştırıldığı seçim gününden çıkartılması ve bu haliyle gündemde olağan bir yere indirilmesi gerekmektedir. Faşistlerin, dinci gericilerin, piyasacıların oylarının korunması devrimcilerin görevi olmadığı gibi bir mücadele başlığı da değildir. Esas mücadele hazine yardımları, medya olanakları, sermaye desteği, baraj gibi sınırsız düzenlemeyle bütünüyle adaletsiz seçimlerin seçim gününde düzeltilmesi mümkün değildir. Seçim geceleri CHP ve HDP tarafından yapılan sandıkları bırakmayın çağrılarının kısa sürede seçim sonuçlarının kabul edilmesine dönüşmesi ve somut olarak kanıtı sunulmayan hile iddiaları üzerine yaratılan hava hem enerji çalmakta hem de seçimlerin meşruiyetini arttırmaktadır. Bu mücadelenin daha bütünlüklü ve gerçek bir şekilde yapılırken aynı zamanda düzen partilerinden bağımsızlaştırılması bir zorunluluktur.

Dördüncüsü, sosyalist sol açısından kentli-eğitimli toplumsal katmanlarla ilişki sağlıklı bir şekilde yeniden kurulmalıdır. Liberalizmin belirlediği mizahçılık, düzen partileri ekseninde sosyal medyadan kopartılan yaygaralar, yaşam tarzı üzerinden geliştirilen kimlik siyasetlerinin uzantısı yaklaşımlar bir kenara bırakılmalıdır. Bu ülkede emeğiyle geçinen herkesin çıkarları aynıdır ve bu ortaklık siyasi bir program etrafında kurulabilir. İyiler-kötüler üzerinden yapılan tarifler, bisiklet turları, rakı sofraları ile AKP’ye oy veren geniş işçi ve emekçi kesimlerin buradan kopartılması mümkün değildir. Program ve siyaset olmazsa olmazdır.

Sabırla yolumuza devam edelim…

Yukarı