Huku Defterleri 13.Sayı
Pusula 45

Bu dünyadan Yılmaz Güney geçti

Cengiz Kılçer yazdı: Bu dünyadan Yılmaz Güney geçti.

CENGİZ KILÇER

Oyuncu, yönetmen, senarist ve yazar olarak Yılmaz Güney’in hikâyesi ciltler tutar; biz bu yazıda sadece “Umut” filmi merkezinde değerlendireceğiz. Öncelikle Yılmaz Güney’in erken dönem yaptığı-oynadığı filmlerinde yarattığı tip ezilmiş, sinik, bireyin dramıdır, ekmeğinin peşinde gündelik maişet derdindedir. Ne ki, yaşamın diyalektiğinden kaynaklanan birtakım olaylarla karşılaşmak zorunda kalsa da o burnunu sokmak istemez. Ne var ki hep mecbur
edilir, bu karakter bir yerde isyan eder, patlar, ortaya atılır, vurur, kırar; ama sonunda hep yenilir. 70’li yılların başında Güney, toplumun, yeni bir değişim içinde olduğunun bilincindedir; bunu sinema yolu ile yansıtmaya çalışacaktır. O süreçte, politik arayışları onu çeşitli sol politik yapı ve hareketlerle ilişkiye girmeye iter; hepsiyle de aynı mesafede dayanışma içinde kalır.

Özellikle 1961 Anayasası’nın getirdiği “serbestlikler” ile beraber göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, grev, kadın hakları gibi toplumsal/sınıfsal meselelere dair filmler de çekilmeye başlanmıştır. “Toplumsal Gerçekçilik” akımında yer alan Metin Erksan, Halit Refiğ, Ertem Göreç, Ömer Lütfi Akad gibi yönetmenler kuşağına Yılmaz Güney de çekeceği bir filmle eklenecektir: “Umut”.

Askerden döndükten sona (1970) “Umut” filmini çeker. Güney bu filminde politik açıdan gayet nettir. “Umut”, gelişen kapitalizmin çökerttiği bir faytoncu esnaf ailesini anlatır. Köylü kökenli arabacı, arabasını kaybetmeye
mahkûmdur. Çünkü faytonculuk ortadan kalkmaktadır. O yıllarda Yılmaz Güney kendi sanatındaki coşkuyu yurt sınırları dışına en çok taşıran bir isimdir. “Umut” filmini parçalar halinde izinsiz yurtdışına çıkarmış ve Cannes Gronoble ve Batı Berlin Festivalleri’nde göstererek bütün dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu arada Fransız basını Yılmaz Güney’in eserinden “Yeni gerçekçiliğin sınırına varmış Türk sinemasının önemli bir eseri Faytoncu Cabbar’ın Ortadoğulu bir ‘Bisiklet Hırsızı’nı düşündüren acıları” şeklinde övgüyle bahsetmiştir. Dünyaca ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan, “Umut” filmini Paris Sinematek’te seyrediyor, o güne kadar da Yılmaz Güney’in adını hiç işitmemiştir. Kazan, Güney’in kişilere ve halkına bakışını öylesine içten, öylesine gerçek ve öylesine eksiksiz
bulur ki, filmi izlerken perdedeki adam, perdedeki aile için, onların gelecekleri için kaygılanmaya başlar. Film sona erdikten sonra da endişesi devam edecektir: Bu adama “Cabbar”a ne olacak diye
düşünür “ya çocukları? Çocuklarına ne olacak? Bizim çocuklarımıza, hepimizin çocuklarına? Türkiye’ye ne olacak?
Dünya’ya ne olacak? Evrenselliğe giden tek yol kişisellikten geçer. Endişe etmek, kaygılanmak, merak etmek, sormak
bence sanatın iletmesi gereken en önemli şey. Kesin yargılar getirmesinden çok daha önemli.

Yılmaz Güney, halkını bunca sevdiği için ,onların yalnız dış değil iç dünyalarını da bunca ustalıkla verebilmişti. Kendi oyunculuğu öylesine inandırıcıydı ki, öyle olmadığını öğreninceye dek, onu bir arabacı sandım. Filmin
tümüne canlılık katan, yönetmenin halkına olan sevgisiydi.

Elia Kazan’a göre “Umut” filmi, basitinden bile olsa, “Toplumsal eleştiri” türünden herhangi bir şey yoktu. Filmin kendisi toplumdur. “Umut”a yapılan eleştirilerden biri de belgesel yapısına dairdi. Güney’e göre ise “Umut”ta altı çizilebilecek, üzerinde durulabilecek şeyler vardır. Ama bunlardan özellikle kaçınmıştır, hayatın kendisi olsun istemiştir. Hızla geçilen, farkına varılmayan şeylerin ortasında bir an durup ayrıntılara bakıp onları anlatmıştır.

Kitleler, gelecek olan şeyin ne olduğunu, hatta umudun ne olduğunu da bilmiyordur, sürekli bir bekleme halindedir.
Güney’in anlattığı umut, özünde bu “bekleyişin”öyküsüdür. Bir taşra kentinde, istasyon yakınında, müşteri
bekleyen bir fayton sürücüsü Cabbar’ı merkeze alarak, düzmece bir umudu anlatmak istemiştir bu filminde. Umudu,
düzen bozukluğunun bir simgesi olarak görür.

Yılmaz Güney’in ezber bozan asıl özelliği, sanatı ile sol devrimci kişiliğinin tam bir bütünlük oluşturmasıdır.
İdeolojik-politik düzeyinin tüm eksikliğine, teorik bakışının bulanıklığına (TKP’yi karşı devrimci, SSCB’yi sosyal
emperyalist, Çin Halk Cumhuriyeti’ni emperyalizmin yeni işbirlikçisi olarak değerlendirmesine) rağmen, 1937’de
Adana’nın Yenice köyünde doğup, 1984 yılında Fransa’da yaşamını yitirmesinin ardından 1871 Paris Komünü’nün
son direniş noktası olan Père Lachaise Mezarlığı’na defnedilen bu büyük serüvenci, her zaman için ilgiyle ve övgüyle
anılacaktır.

İlhan Selçuk’un dediği gibi: “Ne olursa olsun gerçekten daha gerçekti [Yılmaz Güney] bu eşine az rastlanır türde sanatçı, yazar, yönetmen, eylem adamı, adını yurdun toprağına taşına yazıp gitti, nasıl geldiyse öylesine, rüzgâr
gibi esti, savurdu, sevdi, sevildi, üretti, yarattı, geçti gitti bu dünyadan…”

1) Kazan, Elia, “Tanımadığım, Fakat Hayran
Olduğum Bir Sanatçı Üzerine”, Milliyet Sanat
Dergisi, s. 18 (Nisan 1974)

“PUSULA | EZBER BOZANLAR” DİĞER YAZILAR…

İçimizden biri: Aziz Nesin

Yeşil sahaların komünisti

Turan Dursun: Bir aydınlık beyin, bir cesur yürek

Yukarı