Huku Defterleri 13.Sayı
Mercek

MERCEK | Ermeni sorunu: Yalanlar ve gerçekler (2)

Demir Silahtar yazdı: Ermeni sorunu: Yalanlar ve gerçekler.

DEMİR SİLAHTAR

Nitekim Abdülhamit istibdadına karşı İttihat ve Terakki’nin öncülüğünde gerçekleşen 1908 devrimi ve meşrutiyetin ilanı ile birlikte ortaya çıkan özgürlük ortamından siyasi, ekonomik ve kültürel örgütlenmeler yoluyla azami ölçüde istifade etmek isteyen, üstelik Avrupalı misyonerlerin ve konsolosların himayesi altında hızlı bir burjuvalaşma ve uluslaşma süreci içerisine girmiş olan Ermenilerin toplumsal statülerindeki değişme, bu değişimin kendileri aleyhine sonuçlar doğurmakta olduğu düşüncesini taşıyan Müslüman seçkinler arasında tepkilere yol açmaktaydı. Bilhassa, yoğun bir Ermeni nüfusunun bulunduğu Adana merkezli Çukurova veya tarihsel adıyla Kilikya bölgesinde giderek refah seviyeleri artmakta olan Ermenilere karşı, Müslüman toprak ve nüfuz sahiplerinin bütün bunların Meşrutiyet’ten kaynaklandığı, Müslüman-gayrimüslim eşitliğinin İslam hukukuna aykırı olduğu propagandasıyla körüklediği yaygın bir hoşnutsuzluk hali oluşmaya başlamıştı. Bu sınıfsal çatışmanın yol açtığı provokasyonlar sonucunda 1909 yılında 31 Mart isyanı ile eş zamanlı olarak Adana’da 20-30 bin civarı Ermeni’nin öldürüldüğü bir katliam yaşandı.

Öte yandan Ermenileri her daim Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı isyan halindeki teröristler olarak resmeden Türk milliyetçi tarih yazımının iddialarının aksine, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile en örgütlü Ermeni partisi olan Taşnaktsutyun, Meşrutiyet’in ilanının hem öncesinde hem de sonrasında, hükümete karşı ortak silahlı eylemler gerçekleştirmekten seçimlere ortak listeyle girmeye kadar uzanan burjuva devrimci bir zeminde uzun süreli bir işbirliği içerisindeydi. Adana katliamı ile yaşanan geçici sarsıntıya rağmen sürdürülen bu işbirliği, 1912 yılına kadar inişli çıkışlı bir seyir halinde devam etmiş, Osmanlı ordusunun nevzuhur Balkan devletleri karşısında ağır bir yenilgiye uğramasının ardından çözülüş sürecine girdiği görülen Osmanlı devletinden ve İttihat Terakki’nin kendilerine verdiği reform sözlerini tutma yeteneğinden umudunu kesen Taşnaktsutyun, Ermeni Sorunu’nu emperyalist devletlerin müdahaleleri aracılığıyla çözme siyasetine geri dönmüştür.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce geçekleşen Taşnak kongresine katılan İttihat ve Terakki heyeti, Gürcü ve Ermenilerin, Kafkasya ve İran’ın kuzeyinde yaşayan Müslümanlar ile birlikte Rusya’ya isyan etmelerinin ve Rus ordusunu arkadan vurmalarının sağlanması halinde, savaşın bitiminde Erivan, Kars, Gence’nin bir bölümü, Van, Bitlis ve Erzurum vilâyetinin bir kısmını içine alacak özerk bir Ermenistan kurulmasını destekleme teklifinde bulundular. Bunu Ermeni askeri gücünden yararlanmak suretiyle Kafkasya’yı ele geçirmek için hazırlanmış bir tuzak olarak değerlendiren Taşnaklar teklifi geri çevirdiler. Çok geçmeden Taşnakların örgütlediği dört Ermeni taburu Çarlık ordularının yanına, Kafkasya cephesinde Osmanlı ordusuna karşı dövüşmeye başlayacaktı

19 Nisan 1915’te başlayan ve Taşnak gönüllü ordusunun bir ay sonra şehri işgal etmesiyle birlikte bambaşka bir görünüm alan Van İsyanı; İttihat ve Terakki hükümetinin 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’da Taşnak ve Hınçak yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 250’ye yakın Ermeni’yi tutuklamasının başlıca gerekçesi oldu. Binlerce Müslümanın katledildiği Van İsyanı’nı ve Taşnakların Çarlık ordusuyla yaptığı işbirliğini bilhassa Sarıkamış bozgunu sonrasında Anadolu’da gerçek bir tehdit olarak algılayan Osmanlı hükümetince 1915 yılı Mayıs ayında, kısaca “Tehcir Kanunu” diye bilinen “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat” çıkarıldı. Ordu komutanlarına askeri gereklerden ötürü veya casusluk ve hiyanetlerini hissettikleri köy ve kasabaların ahalisini münferiden veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskân etme yetkisini tanıyan bu kanunun uygulanması sonucunda Talat Paşa’nın özel arşivinde bulunan belgelere -yani referans alınabilecek en düşük rakama- göre, 972.246 Ermeni tehcir edildi.  Ancak Kanunun uygulanması sırasında çeteler ve Kürt aşiretlerince kafilelere yapılan saldırıların yanı sıra, kendi yaşayışlarına, alışık oldukları iklim ve doğa şartlarına zıt özelliklere sahip yerlere tehcir edilen Ermenilerin sevk edildikleri yerlerde toplam nüfusun belirli bir yüzdesini geçmemelerini sağlamaya dönük olarak hükümetçe izlenen etnisite mühendisliği politikası bir milyona yakın Osmanlı Ermenisinin Büyük Felâketine yol açtı. Bu Ermeni Kırımını, Taşnak gönüllü birliklerinin ve çetelerinin Doğu Anadolu’da ve daha sonra Çukurova’da on binlerce sivil Müslümana karşı gerçekleştirdiği intikam saldırıları takip etti.

YALAN VE ÇARPITMALAR

Türk milliyetçi tarih yazımının Ermeni sorunun herhangi bir objektif temele dayanmayan, dış güçler ve bilhassa da misyonerler tarafından ortaya çıkarılan “sunî bir sorun” olduğu yönündeki çarpıtmasına yukarıda değinildi. Bunun yanı sıra, tehcir edilen Ermenilerin sayısı konusunda yapılan yoğun tahrifat, Murat Bardakçı’nın Talat Paşa’nın “kara kaplı defteri”ndeki rakamları yayınlamasıyla bir ölçüde son bulmuşsa da tehcir edilenlerin büyük bölümünün kırıma uğratıldığı konusunda yalan ve çarpıtmalar halen sürdürülmektedir. Oysa gerçekleşen kırımı bizzat Talat Paşa’nın hatıratında “Esasen askeri bir tedbir şeklinde başlayan icraat, ahlaksız ve kötü tıynetlerin yüzünden feci bir şekil almıştır.” diyerek kabul ettiği, Mustafa Kemal Atatürk’ün de fazahat (alçaklık, rezillik) olarak nitelediği bilinmektedir.

Öte yandan Ermeni milliyetçi tarih yazımı ve onun her ettiği kelamı tartışmasız doğru kabul eden liberal tarih yazımı da benzer yalan ve çarpıtmalar üzerine kuruludur. Bilhassa Ermeni tarafında konunun duayeni sayılan Vahakn Dadrian’ın çalışmalarında Osmanlı Ermenilerinin 1915’te yaşadığı büyük felaket; homojen, monolitik ve ırkçı bir parti olarak resmedilerek Nazi partisine eşitlenen İttihat ve Terakki’nin, Anadolu’nun Türkleştirilmesi konusundaki gizli, zenofobik, şeytani planları doğrultusunda, SS Ölüm taburlarına eşitlenen Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla Ermenileri yok etmek üzere en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış, ustaca organize edilmiş bir soykırım olarak Holocaust’a eşitlenir. Bu bakış açısına göre yaşanan kırım, ortada herhangi bir güvenlik sorunu olmamasına karşın savaş ortamının elverişli koşullarından istifade ederek Ermenileri yok etmek isteyen ırkçı İttihatçıların bütünüyle tek taraflı tasarruflarının eseridir, Ermeni milliyetçilerinin ortaya çıkan bu tabloda herhangi bir sorumlulukları yoktur. Örneğin Osmanlı Bankası baskınını organize eden grubun liderlerinden biri olan Armen Garo’nun (1908 Devrimi’nden sonra Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda milletvekili olan Karekin Pastırmacıyan) hatıratında bizzat “… girişim umduğumuz gibi başarılı olursa İstanbul Avrupalı silahlı güçlerce işgal edilir ve Ermeni Meselesi arzu ettiğimiz gibi çözülürdü.” şeklinde ifade ettiği Osmanlı ülkesinin emperyalist devletler tarafından işgal edilmesini sağlama stratejisi, Dadrian’ın kitaplarında -tıpkı günümüzde Irak işgalini meşrulaştırmak için emperyalistler tarafından yapıldığı gibi- “uygar dünyanın insani müdahalesini temin etmek” olarak resmedilmektedir.

Keza 1912 yılında patlak veren Balkan Savaşında Osmanlı ordusunun uğradığı hezimetin yarattığı travmanın ittihad-ı anasır ve Osmanlıcılık anlayışını İttihatçıların zihninden tamamen silerek Türkçülük ideolojisinin güç kazanmasına sebep olduğu, 1913 Babıali Baskınıyla iktidarı tamamen ele geçirerek kendi diktatörlüğünü tesis eden İttihat ve Terakki’nin, bundan sonra gayretlerini Osmanlı ülkesini Türkleştirme hedefine yoğunlaştırdığı ve Ermenilerle meskûn vilayetlerde ikinci bir Balkan sorununun ortaya çıkmasını engelleme stratejisini benimsediği sıkça ileri sürülür.  Bu değerlendirmede haklılık payı bulunmakla birlikte, Balkan Savaşı’ndan sonra İttihat ve Terakki’nin Ermenilere yönelik değerlendirmelerinin değişmesinde belirleyici olan yalnızca İttihatçıların tek taraflı ideolojik ve politik tasarrufları değildir. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok sayıda Ermeni askeri sadakatle görev yapmışsa da savaş başlar başlamaz Taşnaklar, Ermeni halkının yoğunluklu yaşadığı bölgelerin  dışındaki bu coğrafyada Bulgar ordusu saflarında Osmanlı’ya karşı savaşmak üzere bir Ermeni gönüllü birliği kurarak Osmanlı ordusuna karşı çok sayıda savaşa katılmışlar, bu birliğin komutanlığını yapan Taşnak liderleri hizmetlerinden ötürü Bulgar vatandaşlığı ve subaylık rütbesi ile ödüllendirilerek, maaşa bağlanmış ve nişanlarla taltif edilmişlerdi.

İttihat Terakki’nin ideolojik açıdan yeknesak bir ırkçı çizgide bütünleşmiş, homojen ve monolitik bir parti olduğu iddiası, partinin ve dönemin tarihi hakkında en yüzeysel bir okuma yapmış herkes için gülünç ötesi bir iddia olduğu gibi, Ermeni milliyetçi tarih yazımı İttihatçılar ile Taşnaklar arasında inişli çıkışlı bir seyir halinde uzun yıllar devam etmiş yakın işbirliği olgusunu hasır altı etmekte Türk milliyetçi tarih yazımı ile ortaklaşmaktadır. Ermeni milliyetçi tarih yazımının Türk milliyetçi tarih yazımı ile farklı bir cenahtan ortaklaştığı bir diğer husus da ilginç biçimde tehcir edilenlerin bir bölümünün akıbeti konusudur. Örneğin Radikal gazetesi’ne verdiği bir ropörtajda Hrant Dink, tehcirden sağ kurtularak geri dönen Ermenilerin sayısı ile ilgili tartışmaya dair şunları söylemekteydi: “Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu? Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni dünyasının da çok namuslu davrandığını düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda, ‘Orasını karıştırma’ diyorlar. ‘Karıştırma’ dedikleri noktanın, ‘Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü’ tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. ‘Öldüler’ demek işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş.”

Devamı yarın

“Ermeni sorunu: Yalanlar ve gerçekler” yazı dizisinin önceki yazıları…

Ermeni sorununun doğuşu

 

Yukarı