Pusula

PUSULA | İran ve “maddileşen” İslamcılığın krizi

PUSULA | İran ve “maddileşen” İslamcılığın krizi

İlker Demirer

İran, Türkiye’de, özellikle cumhuriyetçiler arasında, uzun yıllar boyunca İslamcı siyasetin merkezi olarak görüldü. 1979 yılındaki devrimin hızla karşı devrime ve İran’ın yeni rejiminin “devrim ihracı” retoriği ile içeride “yaygın” destek kazanma çabası, Ortadoğu ve çevre ülkelerinde “İran karşıtı” bir çizginin yaygınlaşmasına neden olmuştu. 90’lı yıllarda Türkiye’de yükselen karşı devrimci gericiliğin siyasal, ideolojik destekçisi olarak görülen İran, gericilerle pozitif bir ilişki tutturdu.

İran’daki gerici rejim uluslararası İslamcılığın dikkatini üstüne çekmesine karşın içinde barındırdığı çelişkiler nedeniyle bir tıkanma ile karşı karşıya. Krizin alt yapısında “maddileşen İslamcılığın” sosyal sınıflar üzerindeki etkisiyle ilişkisi bulunuyor. Marx’ın “katı olan her şey buharlaşıyor” tespitiyle kapitalizmin tüm sosyal yaşam üzerindeki dağıtıcı etkisini ifade ettiği önerme, İran’daki “İslamcı” rejimin yarattığı pratik açısından bir kez daha doğrulanmıştı.

Bugün İran kapitalizminin yaşadığı sorunlar ve bu sorunları aşma çabası, 90’lı yıllardan bu yana süren Şii İslamcılığın krizinde yeni yol ayrımlarını yaratmış durumda. Şii İslamcı siyasal anlayışın dünden bugüne taşıdığı tüm sorunlar aynı zamanda bu anlayışın gerici karakteriyle ve dayandığı sosyal sınıflarla da yakından alakalı.

Şii İslamcı siyasal anlayışın İran’da iktidara gelişi ile birlikte tartışılan temel İslamcılık ile Batılı değerlerin birbirine dönük karşıtlığı olmuştu. Hâlbuki İran’da gericiliğin ideolojik altyapısını oluşturan şey, bu ülkenin 20. yüzyıl boyunca emperyalist sistemle kurduğu bağlarla yakından ilgilidir.

İslamcılığın İran’daki kökenleri ve dayandığı sosyal karakter

İran’ın 20. yüzyılın son çeyreğine kadar “yarı-sömürge” görünüme hapsolması, bu ülkeyi temel bir sorunla karşı karşıya getirmişti. İran halkının bağrında taşıdığı tüm çelişkiler köklü bir sosyal kopuşla düzeltilebilir durumdaydı. Nitekim bu nedenle İran, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar güçlü bir devrimci hareketlilikle çalkanıp durmuştur. 20. yüzyılın başında İran, Çin ve Türkiye ile birlikte “burjuva demokratik devrimine” tanıklık etmişti. Bu üç yarı sömürge konumda olan ülkede farklı bir biçimde tezahür eden burjuva demokratik hareketler, İran’da kapitalizm öncesi yapının çözülmesini sağlayamadı.

İran’ın önce İngiliz, daha sonra ise ABD etkisinde kalarak “yarı-sömürge” bir konumdan çıkamaması bu ülkedeki “batı karşıtlığını” güçlendirmişti. “Batı karşıtlığının” bir kanalı anti-emperyalist siyasetle bütünleşerek sosyalizan bir görünüm alırken, 1930’larda İngiliz sömürgeleri olan Mısır ve Pakistan’da şekillenen “modernite karşıtı” İslamcılık İran’da kendine alan bulmuştu.

Pakistanlı İslamcı olan Muhammed İkbal’in görüşleri İran mollaları tarafından 50’lilerin sonundan itibaren benimsenmeye başlandı. Bu dönem İran’da İslamcı siyaset ile bağ kuran sosyalist hareket, benzer bir yaklaşım üretiyordu. “Garpzede” olarak bilinen ve İran’ın “Batılılaşma” siyaseti tarafından açık pazar haline dönüştüğünü savunan söylev bu dönemde güç kazandı. “Dine karşı din” söylemi ile popülerleşen Ali Şeriati’nin düşüncelerinin olgunlaşması da bu dönemde gerçekleşti.

Dönüm noktası: İşçi sınıfı siyasetinin ortaya çıkışı

Ulusal kurtuluşçu bir anlayışa sahip Musaddık’ın 1953 yılında CIA tarafından devrilmesinin ardından iktidara gelen Şah, ülkede “hızlı” bir reform başlattı. Bu reform kapitalist bir ülke yaratmayı hedeflerken, ülke içinde geri unsurların bir kısmını da tasfiyeye girişmişti. Özellikle tarımdaki kapitalistleşme ile topraklarına el konulan büyük toprak sahipleri duruma tepki gösterirken, İran’ın ABD’nin uydusu haline getiren politikalarda kentlerde işçi sınıfı arasında ciddi bir tepkisellik yaratıyordu.

Mollalar böyle bir politik iklimde örgütlenirken, Marksizm’den taklit ettiği kavramlarla Şah’ın sosyal yıkım politikalarını eleştiriyordu. Nitekim 74 Petrol Krizi ile başlayan ekonomik bozulma Şah rejiminin müttefiklerini de azalttı. İşçi sınıfının ve halkın geniş kesimlerinin başlattığı eylemlilik dalgası Şah rejimini yıktı.

Oluşan iktidar boşluğunda aldatıcı söylemleri ve İran sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu örgütlülüğü gösteren Mollalar, İran karşı devrimini kısa süre içinde gerçekleştirdi. İslamcı retoriğin tıpkı 1930’lı yıllarda faşizmin Avrupa’da yaptığına benzer bir etkiyle iktidara gelmesi tesadüf değildi. Kapitalizm kriz zamanlarında karşı devrimci akımlar yoluyla iktidarını işçi sınıfına karşı korumayı sağlar.

İran da İslamcı rejim de benzer bir etki yarattı. Humeyni’nin devrim sonrasında “beni ekonomi değil, İslam ilgilendiriyor” diyerek ekonomi politikalarında köklü bir değişiklik yaratmayacağı sözünü vermesi dikkat çekiyordu. Buna karşın İran karşı devrimi iktidarını sağlamlaştırmak için “planlı ekonomi”, “sosyal adalet”, “sınıfsız toplum” gibi kendi karşıtı ilan ettiği Marksizm’in retoriğini kullanmaktan çekinmedi.

İslamcı yuppiler ile gelen uyum arayışı

İslamcı rejimin 1980’lerde Irak’la girdiği savaş, ABD ile yaşadığı kriz ve diğer bir dizi nedenle ayrıksı bir yan taşıması 90’lı yıllardaki “uyum politikaları” ile değişti. 97 yılındaki seçimlerle İran ekonomisi “İslamcı yuppiler” eliyle emperyalist sisteme açıldı. O günden bugüne kadar yol alan İran kapitalizmi, ambargo sopası ile dizginlenmeye çalışıldı.

Şii İslamcılığın 1979’dan bu yana olan pratiğinde kapitalist yapının korunarak geliştirilmesi ciddi bir tartışmaya da yol açmış durumda. 110 milyar dolarlık özelleştirme ile ekonomik dönüşümün gerçekleştiricilerinden olan Ahmedinejad dahi İngiliz basınına “ülkeyi 300 kişi elinde tutuyor” söylemi ile eleştirmesine neden olan gerçek Şii İslamcılığın krizidir.

İran kapitalizminin koruyucusu olan Mustazaflar kuruluşunun ülke ekonomisinin yüzde 10’nunu elinde tutması ve benzer kuruluşların ülke ekonomisinin yüzde 40 ile rejimi ayakta tutması dikkate değer bir başka gerçektir. Bu oluşumların tamamı karşı devrim sonrası kuruldu. Petrol endüstrisinden elde edilen gelirleri diğer sektörlere aktarmaları ile biliniyorlar.

Bugün İran kapitalizmi, emperyalist sistem ile entegrasyonunu sağlama amacı güderken, bu noktada İslamcı tonunu azaltma yolunu seçiyor. Bu doğrultuda daha milliyetçi bir görünümü zorlayan rejim, “dönüşüm” isteklerinin de baskısı altında. Bu dönüşüm kapitalizmden başka bir yola işaret etmezken, İran halkının ana sorunu hala devam ediyor; sosyal eşitsizlik. Bu sosyal eşitsizlik ise İran’da işçi sınıfı tarafından bir devrim yoluyla aşılmadığı sürece derinleşmeye devam edecek.

 

  1. Pusula: “Müslüman Kardeşler: Selefileşen siyasal İslam
  2. Pusula: “Yobazların ipleri emperyalizmin elinde: Radikal İslamcılık nereye?
Yukarı