Sosyalist Kültür

RÖPORTAJ | Ozbi ile müzik ve memleket üzerine sohbet…

Rap sanatçısı Ozbi (Onur Dursun) ile 2015 yılında ortak bir müzisyen dostumuz olan Onur Özçelik aracılığıyla tanıştım. Hem politik duruşu hem de cana yakın karakteri sayesinde kısa zaman içinde hem dost, hem de yol arkadaşı olduk…

Röportaj: İlke Kızmaz

Fotoğraflar: Ogün Akgül

Rap sanatçısı Ozbi (Onur Dursun) ile 2015 yılında ortak bir müzisyen dostumuz olan Onur Özçelik aracılığıyla tanıştım. Hem politik duruşu hem de cana yakın karakteri sayesinde kısa zaman içinde hem dost, hem de yol arkadaşı olduk. O günden beri birlikte müzik yapmaya devam ediyoruz. O yüzden bu röportajı iki dostun samimi bir sohbeti olarak okuyun. Biz öyle olmasını istedik. Ozbi’ye bugüne kadar sorulmamış soruları sormaya gayret ettim. Şarkıların satır aralarına girmeye çalıştık. Ve ortaya uzunca bir sohbet çıktı. Ozbi’yi ve müziğini daha yakından tanımak isteyenler için bu sohbetten daha iyisi yazılmadı bugüne kadar. Keyifli okumalar ve dinlemeler.

İlke Kızmaz– Sohbete hemen şöyle başlayalım; senin “Benim Hayatım” adında bir şarkı var. Bu şarkıda kendi hayatını anlatıyorsun. Diyorsun ki; “köyden umutlarıyla göçen on kişiyle aynı evde başladı”. Biraz hayatından bahset. Nasıl geçti çocukluğun, nerden göçtünüz? Ne yaptınız, ne ettiniz?

Ozbi- Bu şarkıda ben sosyolojik bir tespit yapmaya çalışıyordum aslında. Anlattığım şeyler gerçekler üzerine kurulu. Ben Gürsel Mahallesinde doğmuşum. Sonrasında Nurtepe’ye taşınmışız. Annemin de, babamın da aileleri Erzincan’dan göçmüş. Bunlar iki ayrı köyün insanları. İkisi de inşaat sektörüne girmişler. Tutunmaya çalışmışlar İstanbul’da. Sonrasında annemle babamı görücü usulü evlendirmişler. Babamlar annemi isterken “ayrı bir ev tutacaksınız değil mi” diye sorulmuş. Babamlar “tabi ki tutacağız” diye cevap vermişler. Öyle deyince annemi vermişler. Yoksa o dönemde kalabalık eve kız vermek istemiyorlarmış. Ama hayat şartları, sıkıntılar, cehalet işte beş-altı yıl boyunca on kişi aynı evde yaşıyor. Amcalarım var, halam var, babaannem, dedem falan epey kalabalığız. 3+1 evde on kişi yaşıyoruz. Yer yatakları… Aynı odada altı kişi uyuyor falan…  Öyle bir evde büyüdüm ben yani.

İ.K.- Şarkıda alt sınıftan olduğunuzu söylüyorsun. Yoksul bir çocukluk geçirdiğini söyleyebilir miyiz?

Ozbi- Yoksulmuşuz… Yoksul bir hayat yaşıyormuşuz. En basiti arkadaşlarımızın atarisi oluyordu, bizim olmuyordu. İsteklerimiz yarım kalırdı hep. Öyle üst baş yoksulluğunu hissetmedik hiç hani. Tüm mahalle hemen hemen aynı şartlardaydı ama annemin geceleyin süt yerine beni su ile kandırmak zorunda olduğu zamanlar yaşamışız. Annemin babası atılgandı baya. Ben çocukken o biraz zenginleşmeye başladı. Zenginleşme dediğim de yani öyle büyük şirket sahibi olmak falan değil ha, küçük burjuva zenginliği gibi.

İ.K. – Orta sınıfa doğru bir yükseliş yani…

Ozbi– Öyle de denebilir. Küçük burjuva olmaya doğru bir yükseliş. O da nasıl oldu; bir düğün salonuna ortak oluyor. Ortak olunca da yavaş yavaş büyümeye başlıyor. Düğün salonu işinden kendine bir yazlık alıyor Silivri’de. Yazlık da küçük burjuva yazlığı. Öyle villa falan, lüks yazlık değil. Silivri’de Madenli Sitesi diye bir yer. O orayı aldıktan sonra annem de ‘bu Nurtepe’de sürekli olay oluyor, çocukları yazın burada bırakırsam olaylara karışacaklar’ diye düşünmeye başlıyor. Çünkü amcamlar karışmış, yan komşunun oğlu karışmış. O hapiste, bu hapiste… Bizi her yaz o yazlığa götürüyordu. Nurtepe sadece kışın vardı hayatımda. Şarkıda da bundan bahsediyorum zaten.

İ.K.- Ailede politik insanlar var yani?

Ozbi- Burada olup da politikaya bulaşmamış biri olamaz zaten. Nurtepe’de doğan biri politik doğuyor. Ya da Gazi, ya da Okmeydanı… Buralarda doğan kişi politik doğuyor zaten. Bizde büyük amcam politikti. Ama sadece politikti işte örgütlü değildi. Hala öyledir. Kendince felsefe ile uğraşır falan. Ben 14 yaşındayken bana ‘Sofi’nin Dünyası’nı verdi manyak. Kitaptan tek hatırladığım şey Sofi’nin gölün karşısında bir kulübe görüp, onun içine girmesiydi. (gülüşmeler)

İ.K.- Şarkıda Nurtepe’yi şöyle tanımlıyorsun; “Güçlü olanın ‘’ insanlık’’ olduğuna inanmış devrimciler ve onların inşa ettiği bir mahalle! Yani Nurtepe! Yani mertlik, yani gerçek mücadele, yani sevgi, dürüstlük ve içten gülümseme”. Nurtepe’yi sevmişsin yani sen.

Ozbi- Nurtepe’yi seviyorum ya. Çocukluğumdan bu yana bir çok arkadaşım oldu geçti. Bir kısmını sevdim, bazısını sevmedim, bazısı halen hayatımda, bazısı silindi ama buradaki arkadaş ortamımı seviyordum. Çünkü çocukken hep sokaktaydık. Hep aksiyondaydık. Sürekli bir maceraya atılıyorduk. Bir tane manyağımız vardı. Harita buluyordu, hazine peşinde koşuyorduk falan. Sürekli kavga ediyorduk, maç yapıyorduk. Aynı şey yazlık için de geçerli orada da sürekli aksiyondaydık. Ya da herhalde ben hep aksiyondaydım…(gülüşmeler)

İ.K.- Sen aslında İstanbul içinde mahalle kültürünü yaşayabilmiş şanslı azınlıktansın.

Ozbi- Hem de iki farklı kültürde. Bizim zamanımızda internet ve bilgisayar ortamı pek olmadığı için burada mahalle kültüründe büyürken, yazlıkta da benzer ama farklı daha apolitik bi kültür vardı. Mahalle yerine site kültürü gibi. Orada da mahalle kavgaları olurda mesela. Küçük burjuvadan bir üstü zengin sayılabilecek bir site vardı mesela. Bizim site fakirdi. Onlarla kavga ederdik. Küçük Emrah’ın 90’lardaki filmleri vardır. Onlar yaşanıyordu yani. (gülüşmeler)

İ.K.- Genel olarak mutlu bir çocukluk geçirdiğini söyleyebilir misin?

Ozbi- Mutlu olduğumu söyleyemem. Çocukken bazı şeyleri farkedemiyorsun. Büyüyünce farkediyorsun. Oyunculuk eğitimi alırken ve psikoloji bilimi ile iç içe olmaya başlayınca, çocukluğunda yaşadığın birçok şeyi anlamaya başlıyorsun. Ben bu şarkıyı yazarken (Benim Hayatım) sosyolojik tespitler vermeye çalıştım. Bu şarkının ikinci kısmında başarmaya çalışmaktan da bahsediyorum. Sürekli başarmaya çalışan bir çocukluk geçirdim. Mutlu olan bir çocuk yok aslında ortada. Sokakta koşturup, kavga eden bir çocuk var fakat devamlı sistemin ailesine dayattığı şeylerden dolayı başarmak zorunda olduğu bir hayat yaşayan bir çocuk da var aynı zamanda. Ben gerçek sevginin, sevilmenin ne olduğunu 28 yaşında falan anladım nerdeyse. Hala da keşfediyorum yani. Ailem ile bana sevgi aktarmalarının zor olduğu bir ortamda yaşıyorduk. Dışlanan, hor görülen bir çocukluk yaşadık temelde. Çocuklukta yaşadığım/yaşadığımız çok travma var. Yaramazlık yapınca, şımarıklık yapınca, ortalığı kırıp dökünce aileden gördüğümüz ceza genellikle şiddet olurdu. Şımarmamız, eğlenmemiz yasaktı bizim ki bu sadece bir detay sayılabilir. Zordu yani.

İ.K.- Eyvallah… Şarkıdaki şu sözlerini biraz açsana; “Ben gerçeğin adamıyım ağa! Ben caddenin sokağıyım ağa! Ben şehrinin kırosuyum ağa! Ben fakirin purosuyum ağa!”

Ozbi- Şimdi baktığımda biraz abartılı buluyorum tabi bu sözleri. Beş-altı sene geçti bu sözleri yazalı. Neden öyle söylüyorum? Çünkü, koşulsuz gerçeği anlatıyorum. Burada anlattıklarımın hepsi gerçek. Ve ben albüm boyunca hep gerçeği anlatmaya çalıştım. O yüzden kendimi ‘gerçeğin adamı’ olarak gördüm. ‘Fakirin purosu’ dememin sebebi de şu; bu yoksul mahallede büyüdüm. Ve ben fakirin o lüksünü gösteriyorum. Yani ben size sosyolojik olarak fakirin zenginliğini gösteriyorum.

İ.K.- Müzik ve rap ile buluşma ne zaman ve nasıl oldu?

Ozbi- Çok küçükken oldu. O zamanlar Cartel vardı ama ben henüz Cartel’i anlayabilecek yaşta değildim. Bizim burada sokak kültüründe müzik vardı ama etraftan veya televizyondan duyduğun kadardı. oSkakta Grup Yorum, Ahmet kaya, Umut Altınçağ vardı. Ailecek kurulan sofralarda türküler vardı hep, düğün salonlarında halay, davul zurna. Dayımlar çok fantezi dinlerdi mesela. Yazlıkta çok arabesk fantezi vardı. Televizyonda Tarkan falan izlerdik o zamanlar. Bize gösterilen starlar başka, sokak başkaydı biraz. Bir müzik kültürümüz tam anlamı ile olmadı hiç bir zaman. Ama CD çalarlar ile çok ilgilenirdim. Bir keresinde kardeşimle birlikte amcamın yanına tatile gittik. Orta ikinci sınıftayız. Amcam Fethiye’de bir otelde müdürlük yapıyor. Evinde beş CD çalarlı bir teyp var. Ben sürekli onunla uğraşıyordum. O zamanlar Metro Hits gibi toplama albümler olurdu. Onun içinde In the Shadows ile Eminem’in The Real Slim Shady parçasını koymuşlar. Bunları dinleyince balkona çıkıyordum, özgürleşmiş gibi sokaklara bakıyordum falan. İçime işleyen bir tarafı vardı o şarkıların.  Sonra amcam bizi otele gezmeye götürdü. Bir müzik mağazasına girdik. Orada Eminem’in albümüne doğru sürüklendim. Amcamdan bana o albümü almasını istedim. ‘Yok, onda çok küfür var, sana gelmez’ dedi ve almadı. Sonra buraya dönünce politik olan amcam bana Yaşar Kurt’un albümünü verdi. Haluk Levent’in Kral Çıplak albümünü verdi. O albümde Haluk Levent ‘Anla’ isimli şarkısında rap yapıyordu. ‘Kıyafetin bozuksa kapıdan giremezsin, saç sakal karışmışsa kafana sopa yersin’ diye politik rap yapıyor bir de adam. Ben o şarkıyı ezberledim. Elimizdeki rap bu yani anladın mı? (gülüşmeler) Yaşar Kurt’u da çok dinliyordum. ‘Ne zaman geldin ruhum’, ‘Hadi baba gene yap’ falan. Sabahları okula gitmeden önce sabah 6-7 gibi açar bunları dinlerdim.

İ.K.- Rap sevdası ortaokul zamanlarında düştü içine yani…

Ozbi- Oradan şöyle bir şeye evrildi durum; liseye geçtikten sonra bizim mahallede bazı arkadaşları gördüm. Bol giyinmişler falan. Kıyafet olarak çok ilginçler, farklılar. Yanlarına gittim. Bir tanesi çocukluktan beri arkadaşım Serkan. ‘Noldu lan size?’ falan dedim. ‘Biz rapçi olduk oğlum’ falan diye havalı havalı konuştular. Bana da anlatın dedim. O zamanlar Türkçe rap albümleri var. Nefret’in albümü, Meclis-i Ala albümü, Yeraltı Operasyonu vardı. Bunları verdiler bana. Ben zaten Eminem’den beri tutulmuşum bu müziğe. Ondan sonra ben de rapçiyim lan dedim. Sonra biz bir grup olduk. Ben de gittim bol pantolon aldım falan. O zamanlar böyle rapçiler, Nefret falan ‘aşkı maşkı boşver, Türkçe rape gel’ diye sözler söylüyorlar. Sürekli pop müziğe laf atıp, rapi yüceltiyorlardı. Bu da benim kendimi ait hissettiğim bir yer oldu. Bol giyinmeler, duvarlara grafiti yazmalar, dans etmeye çalışmalar… Oradan başlayıp bu zamana kadar geldi.

İ.K.- Eyvallah… Bahsettiğin dönem 90’ların sonu, 2000’lerin başlarında rap müzik dünyada çok yaygın ama Türkiye’de underground. Şimdiki gibi değil. Artık ana akım medyada, dizilerde, televizyonlarda bolca rap duyuyoruz. Buna tabi Ceza’nın 2000’lerin başında yaptığı çıkış da yön verdi. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Ozbi- Bu hikaye aslında Eminem’in bir beyaz rapçi olarak dünyaya yayılmasıyla başladı. Ondan öncesinde çok underground idi. Siyahilere ve dışlanmış gruplara özgüydü. 1996-98’e kadar falan böyleydi. Avrupa’da Cartel’in doğuşu siyahi rapten hareketledir. Avrupa bu müzik türü ile tanışınca  Almanya’daki azınlık grup olarak Türkler ve Türklük ön plana çıkmıştı. Fakat yeni nesilde yani milenyum dedikleri çağ ile popülerleşmesinin temelinde Eminem’in bu kadar ünlü olabilmesi yatıyor. Çünkü bir beyaz adam rap yapıyor. Bu da demekti ki aslında bütün dünya rap yapabilir…

İ.K.- Türkiye’de ise endüstriyel müzik piyasasına, ana akıma giriş Ceza ile başlıyor sanırım.

Ozbi- 2000’lerde bizi de, Ceza’yı da, Nefret’i de kapsayan bir yükseliş başladı. 2004-5 yıllarında Ceza popçularla düet yapmaya başladı. Bunun yüzünden çok eleştirildi hatta. Çünkü biz yıllarca kendimizi poptan ayrı bir yere koyduk. Kendimizi ait hissettiğimiz başka bir kültür yaşıyoruz. Popçularla işimiz olmaz. Sagopa Kajmer’in falan popçulara küfreden sözleri vardır. Ceza çok eleştirildi ama başka bir furya yarattı. Başka kapılar açılmasına neden oldu. Sonra Medcezir adında bir albüm yayınladı. Ve albüm patladı. Rapçiler tarafından çok sevildi. Rap müzik böylece yayılmaya başladı.

İ.K.- Daha da önemlisi rapçi olmayanlar tarafından da dinlenmeye başlandı.

Ozbi- Aynen öyle. O dönemler Sagopa Kajmer ile Ceza’nın atışması da yayılmanın faktörlerinden biri oldu. Rap müzik diss (rap müzikte birbirine laf atma) olmaya başladı. Sonra Fuat Ergin çıktı. Rapte laf sokmanın Türkiye’deki en önemli ismi Fuat’tır aslında. Böyle böyle büyümeye başladı. Herkes albüm yapmaya başladı. Ben mesela bilgisayar almak için çalıştım. Kendi şarkılarımı kaydetmek için uğraştım.

İ.K.- ‘Benim Hayatım’ şarkısında bilgisayar almak için bulaşık yıkadığını söylüyorsun.

Ozbi- O oteldeki amcamın yanına çalışmaya gittim bilgisayar almak için. Bulaşıkçılık yaptım yazın bir ay boyunca. Sonra garsonluk yaptım. Keyifliydi bir yandan. Böylece Bodrum’da turizm sektöründe üç ay geçirmiş oldum.

İ.K. – Ozbi lakabını nasıl verdin kendine? Onun hikayesi ne?

Ozbi- Bu son zamanlar, 30 yaşımdan beri yani, Ozbi lakabını biraz ergence buluyorum. Asi şarkısı, Rant Hilafeti gibi şarkılar ile Ozbi ismini yakıştıramıyorum. (gülüşmeler) Bu Bodrum’a gidip çalışıp döndükten sonra, her gün deliler gibi şarkı yapıyordum. O zaman Zeytinburnu’dan Laneth lakaplı bir arkadaşım var benim. Sen de tanıyorsun onu.

İ.K. – Evet. Rakılı Live ilk serisinde düetiniz var.

Ozbi- Bizim onunla çok şarkımız var. Birlikte albüm de yaptık. Bir gün onun Zeytinburnu’daki arkadaşlarıyla tanıştık. O zamanlar saçmasapan lakaplarım var. O çocuklar benim yaptığım müzikleri çok beğendiler. Çünkü hepsi havalı havalı gezip, partilerlerken ben evde oturup müzik yapmaya kafayı kırmıştım. Evde oturmuş Reason programı ile klavyeden müzik yapmaya uğraşıyordum. Bunlar benim müzik yapabildiğimi görünce benimle çok samimi oldular. Birlikte bir stüdyo falan kuralım dediler. Ben benim ekipmanlardan bir şeyler verdim. Kurduk derme çatma bir şey. Bakırköy’de partiler oluyordu, partilere gidiyorduk. Partilerde tanıştıklarımız stüdyomuza geliyordu. Birlikte şarkı yapıyorduk falan filan. O zamanlar bana ‘senin beatlerin (rapçi dilinde ritim kalıpları) büyülü gibi, senin lakabın Oz büyücüsü gibi olsun’ dediler. Ben de OZ büyücüsünü araştırdım. Lakabı Oz olanlar var, Ozi var, Ozzy var falan. Düşündüm taşındım Ozbi olsun dedim ben de.

İ.K.- Kaç yaşındaydın o zaman?

Ozbi- 17-18.

İ.K.- Şimdi çıkış yapsan kendi isminle mi yoksa lakapla mı çıkardın?

Ozbi- Kesinlikle lakap bulurdum.

İ.K. – Başka lakap düşündün mü hiç?

Ozbi- Düşünmedim. Ben 15 ay askerlik yaptım Osmaniye Kadirli’de. Bana hayatım boyunca bu müzikten bir şey olmayacağını, başarılı olamayacağımı, bol giyinmemin yasak olduğunu, bundan vazgeçmemi söylediler. Askere gitmemi, oraya gidince adam olacağımı söylediler. Oysa ben askere gidince bile kendime orada rapçi bir grup buldum. Komutanın düğününde sahneye çıktım. Ondan sonra komutanın bilgisayarında müzik yapmaya devam ettim. Hiç vazgeçmedim. Ve ben askerde kendime Ozbi olarak var olacağıma dair bir söz verdim. Bunu da kendime ispat etmek için -saçma oldu ama- 22 yaşında koluma Ozbi dövmesi yaptırdım. Yani Ozbi olmak benim varoluş mücadelem.

İ.K. – ‘Benim Hayatım’ şarkısında bahsettiğin şu nokta da çok ilginç. Bir rapçi olarak mahallede hayatının hiç de kolay olmadığını görüyoruz. Diyorsun ki; “rapçi olduğun için okulda sağcılar dalarsa, mahallende solcu gençler Amerikalı sanarsa, tüm hayatın rap olur herkes karşı çıkarsa.” Böylece bir reaksiyon olarak sende rap, sarıldığın bir kimlik haline gelmiş.

Ozbi- Aynen öyle. O dönemin bütün rapçileri için öyledir. Dışlanıyorsun yani. Toplum seni tükürüyor. Burada yaşadığımız da çok komik yani. ‘Siz Amerikan emperyalizmine özendiriyorsunuz’ dediler bana abi. (gülüşmeler) Bunu diyenler de 17-18 yaşındaki devrimci çocuklardı. Çünkü biz ilgi çekiyorduk. Biz örgütleniyorduk. Bunlar da karşı örgütlenme falan sandılar. (gülüşmeler)

“Arabesk rap bu coğrafyanın bir gerçeğidir”

İ.K.- Şimdiki rapçiler için hayatın bir nebze daha kolay olduğunu düşünüyor musun? Rap Amerika’da siyahilerin bir isyan müziği olarak ortaya çıktı. Politik temelde ortaya çıkmış bir müzik. Tabi bir süre sonra kapitalizmin egemen ideolojisi altında bu isyan müziği bir sex and drugs yaşam tarzına doğru dönüştürüldü.

Ozbi- Aslında şunu kullanmış oldu sistem. Ezilmiş toplumlarda aşırılıklar olur ya. Sistem onu kaşımasını bildi. Dönemimiz tamamen gösteriş üzerine kurulu ya. Sistem siyahilerin bu ezilmişliklerini kullandı. Onlar için havalı görünmek önemli bir şeydi.

İ.K.- Kapitalizm kendisine ait olmayan değer yargılarını önce yok etmeye çalışıyor. Bunu başaramazsa içini boşaltıp başkalaştırıyor. Ticarileştiriyor, popüler kültür objesi haline getiriyor. Nazım Hikmet üzerinden de bunu yapmaya çalıştılar. Komünist sıfatının yerine büyük aşk şairi sıfatını koymaya çalışmak ve içeriğinden arındırmaya çalışmak tam da böyle bir şeydi. Abi düşünsene bugün Nihat Doğan diye bir herif çıkıp güya kendince Nazım’dan alıntı yapıyor. “Ben elmayı sevdim. Elma beni sevmedi.” diyor. Ulan şiiri de okumamış. (gülüşmeler) Rape de yapmaya çalıştıkları şey bu. Lafı getirmeye çalıştığım yer şu; siz, erken dönem rapçiler, bu işin cefasını çektiniz. Her kesim size saldırdı. Şimdi ise durum farklı ve bunun çok anlaşılır bir sosyolojisi var. Rap artık buranın varoş/getto kültürüyle yani arabesk ile arka mahallelerde buluşmaya başladı. Bu bağlamda yeni rapçiler için hayat biraz daha kolay çünkü rap müzik artık kabul edildi. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Sence bu gidiş iyiye doğru bir gidiş mi rap adına?

Ozbi- Bence bu kötü bir şey değil bir taraftan. Ama bizim öğrendiğimiz rap politik. Ceza son albümünde yineledi mesela “rap harekettir ve de politiktir, bunu hazmedemiyorsan hassiktir” dedi. Ben rap kültürünü öğrendiğimden beri hep protest rap yaptım. Hayatım bununla geçti.  2008 yılında yaptığım albümde de protest rap yapıyordum, bugün de öyle. Bunu yapan insanlar hala var. Ve bunlar da popüler olabiliyor. Gazapizm mesela politik bir adamdır. Sert politik tarafı olan bir adamdır. Belki lirik olarak derinliği fazla yok ama politik bir tarafı var. Ezhel de öyle mesela. Şu an popüler olan iki-üç tane rapçi var ve bunlar politik insanlar. Bu yüzden rapin popüler olması kötü bir şey değil. Eypiyo da normalde politik bir adamdır. Sorun şurada; popülerleşmeye başladıkça değişirlerse sıkıntı olur. Alkolü saklamak gibi mesela. Fotoğrafta alkol görünmesin. Ben bunu maalesef popüler rapçi arkadaşlarda da gördüm.  Bunlar kendi hayallerinin başkaları tarafından işlenmesine izin veriyorlar. Ben ise şurada duruyorum; gerçek olan her şey, toplumda gerçek bir karşılığı olan her şey yapılmalıdır. Bizim dönemin rapçileri arabesk rapi küçümserler ama ben arabesk rapi öyle görmüyorum. Çünkü bir gerçektir o. Bu coğrafyanın bir gerçeği.

İ.K.- Eyvallah… Bildiğim kadarıyla üniversite okumadın.

Ozbi- Üniversite terk. Askere gitmeden önce kazandım ama gitmedim. Askerden dönünce konservatuara girmeye çalıştım, almadılar. Sonra açıktan edebiyat okuyayım dedim.  Okumaya başladım. Osmanlıca öğrenmem gerekiyordu. Öğrenemedim. O da yarıda kaldı. Ondan sonra zaten Craft Tiyatro’da oyunculuk eğitimi aldım. Ben düğün salonlarında büyüdüğüm için çok fazla insan ve çok fazla kültür gördüm. İnsanı anlama üzerine de bu eğitimi alınca bu beni üniversite okumamama rağmen bir sosyolog ile rahat sohbet edecek kıvama getirdi diyebilirim…

“Ben sosyalist düşünceye sahip insanların çok güzel insanlar olduğuna inanıyorum”

İ.K.– Politik kimliğin nasıl ortaya çıktı? Herhalde Nurtepe gibi bir mahallede büyümek başlıca sebeptir.

Ozbi- O konu biraz karmaşık. Aslında temelde ben apolitik bir insanım. Nurtepe’de ben hiç örgütlü bir kimliğe sahip olmadım. Birçok arkadaşım örgütlü oldu, hapis yattı, yurtdışına kaçtı falan. Ben hiçbir örgüte girmedim. Belki yazları Nurtepe’de olsaydım girerdim. Annem bizi her yaz buradan kaçırdığı için, bir de liseyi buranın dışında Şişli Endüstri Meslek Lisesi’nde okuduğum için olayların dışında kaldım. Benim politik tavrım rap müzik ile beraber gelişti. O zamanlar Nefret, Silahsız Kuvvet falan hepsi politikti. Benim örgütlülüğüm Gezi Parkı’nda başladı.

İ.K. – Sen kendini politik olarak nasıl tanımlıyorsun? Devrimci misin abi? Sosyalist misin? Nesin yani?

Ozbi- Ya işte sıkıntı orada başlıyor. Ben dünyayı farkındalığın kurtaracağına inanıyorum. Benim hayatım boyunca gördüğüm ise bu farkındalığa sahip kişilerin devrimciler olduğu. Devrimciler arasında da iki fark var; paylaşmanın kural olmasını savunanlar ve savunmayanlar. Sosyalizmin veya komünizmin hüküm sürebilmesi için önce toplumun bu farkındalığa erişmesi lazım. Demokrasinin algılanması, laikliğin algılanması lazım. Bu bağlamda ben net bir şekilde sosyalistim diyemem. Kendimi tam anlamıyla oraya koyamıyorum. Benim şarkılarımı dinleyen çok sayıda sosyalist insan var. Ben sosyalist düşünceye sahip insanların çok güzel insanlar olduğuna inanıyorum. Bir devrimcinin ölmesine dayanamıyorum mesela. Ama ben kendimi böyle adlandıramıyorum.

İ.K.- Anladığım kadarıyla bunun çok ciddi bir şey olduğunu, daha büyük bir sorumluluk isteyen bir şey olduğunu düşünüyorsun.

Ozbi- Belki de. Das Kapital’i bitirmem lazım benim sosyalist olabilmem için. Ben Marks’ı tam olarak anlamamış bir adam olarak, Marksizm’i baştan aşağı okumamış biri olarak sosyalistim diyemem. Çünkü bu sorumluluğu alabilecek kadar sosyalizmi bilmiyorum. Ama içsel olarak şunu biliyorum; biz farkındalığımızı o kadar yüksek bir seviyeye taşıyacağız ki paylaşmak bir kural olmak zorunda olmayacak. Bunu tartışmak zorunda kalmayacağız. Zaten paylaşıyor olacağız. Öyle bir zaman gelecek. Bugün ise insanı anlamaktan, sevmekten, dinlemekten vazgeçiren bütün sistemlere karşıyım. Benim mevzum bu. Bunları söylediğim için bilim insanları beni sosyalist diye tanımlarlarsa buna da eyvallah derim.

İ.K.- Eyvallah… Gelelim ‘Asi’ şarkısına. Biz seni ‘Asi’ ile tanıdık. 2013 yılında Gezi Direnişi sırasında. Ama daha önce 2008 yılında Küfürbaz adlı bir albümün var.

Ozbi- Ondan önce de var. Kaos diye grubumuz vardı. Beraber Patronlara Saygı Göster adlı saçmasapan bir albüm yaptık Küfürbaz’dan önce. Sonra Laneth ile birlikte Küfürbaz ve Kötü Adam diye amatör bir albüm yaptık. Ardından Sokak, Sanat ve Zanaat diye bir solo albüm yaptım. Ama bunların hepsi benim için birer denemeydi. Ben hayatım boyunca hep yazdım.

İ.K.- Sonra ‘Asi’ ile bir çıkış yaptın…

Ozbi- Ben 2012’de oyunculuk eğitimi almaya başladım. Bu dönem müziği artık profesyonel olarak yapmayı kafama koyduğum zamana denk geliyor. Oyunculuk eğitimin verdiği bir algı genişlemesi vardı.  Bu eğitimi müziğe nasıl aktaracağımı düşünmeye başladım. Farklı karakterlerin ağzından şarkılar yazarım diye düşündüm. Tirat gibi şarkılar yazarım dedim. ‘Asi’ de bu döneme denk geliyor. Sinematografik bir durumu var ‘Asi’nin. Karşısında silah tutan biri var, beni öldürmek üzere ve ben öldürülmeden önce bunları söylüyorum. Böyle kurgulamamın tek bir nedeni vardı; o da oyunculuk eğitimi almış olmam. Tabi ki geçmişimden gelen politik tavır, ve Gezi Parkı’nda hissettiklerim…

İ.K.- ‘Asi’ ile bu kadar popüler olacağını düşünüyor muydun?

Ozbi- Hayır. Fazla oldu. Şaşırdım ve bu durumu kaldıramadım da zaten. Bu şarkıyı 15-20 milyon insan dinledi/izledi. Ben bu kadar ilgi göreceğini düşünmemiştim. Elbette böyle bir isteğim vardı ama beklemiyordum. Sonra arkadaşlarımla tatile gittiğimde o zaman ilk defa insanların şarkıyı tanıdıklarını gördüm.

İ.K.- Bizim seninle tanışmamız da böyle oldu. Ben ‘Asi’ şarkısını biliyorum Gezi zamanlarından ama Ozbi’yi tanımıyordum. Bir de benim hiç rap kültürüm yok. Benim için rap senden ibaret. (gülüşmeler) Ortak müzisyen arkadaşımız Onur Özçelik aradı birgün beni. ‘Ozbi diye rapçi bir arkadaş var. Onun albümünün lansmanını çalalım birlikte. Gelir misin?’ diye sordu. Gelene kadar ben henüz senin ‘Asi’yi söyleyen adam olduğunu bilmiyordum. Onur bana repertuarı gönderince bir baktım ‘Asi’ şarkısı var. O zaman farkettim sen olduğunu.

Ozbi- Evet böylece 2015’te seninle tanışmış olduk. Ben sonra şöyle bir talihsizlik yaşadım. Benim elimde ‘Ey İstanbul’ şarkısı vardı zaten. Önceden yazmıştım o şarkıyı. ‘Kazulet’ şarkısını mesela çok daha önceden yazmıştım. ‘Asi’ şarkısı çok biliniyordu ama bu şarkıyı yapan adamın arkası boş. Bir tek o şarkı biliniyor. Halbuki benim arkam dolu. Bir sürü şarkı var bekleyen. Bu şarkılardan birine hemen klip çekmeliyiz dedim. ‘Asi’yi yaptığım arkadaşım Olgu Baran Kubilay ile konuştum. ‘Kazulet’e hemen klip çekelim dedik. Biz onu çektik ama kurgusu falan nerden baksan 5 ay geçti. Çünkü projenin olduğu harddisk bozuldu abi. İki ay boyunca harddiskin kurtarılmasını bekledik.

İ.K.- Dolayısıyla ‘Asi’nin yarattığı rüzgara tutunamadınız.

Ozbi- Aynen öyle. O bir rüzgardı, değdi ve geçti. ‘Kazulet’i yayınladıktan sonra 50 bin izleyiciye ulaştı ama o da nedense bir hacker mı yaptı bilmiyoruz, silindi. Bizi sıfırlamış oldu. Sonra bir menajer benimle çalışmak istedi. Onunla birlikte yapımcılara gittik. Yapımcılardan biri bana ‘senin daha beş senen var’ falan dedi. Bizim mahallede türkücülere menajerlik yapan bir ablam var benim. Leyla abla sağolsun, beni İber Müzik’e götüreceğini söyledi. İber Müzik de türkücülerle çalışan bir şirket. Daha önce de benim mixleri yapan arkadaşım Çaki bana türkücülerin yatırım yapabileceğini söylemişti. O da benim aklımda duruyordu. Ben de Leyla ablanın önerisini kabul ettim. İber Müzik’e İbrahim abinin yanına gittik. Benim şarkıları gösterdik. Benim ‘Aslına Dön’ diye bir şarkım var. Onu orada canlı söyledim ona. Bu şaşırdı. Etkilendi adam. Ve ‘ben seni Hasan Saltık’a götüreceğim ‘ dedi. Hasan Saltık’a gittik. O da ‘ben seni bekliyordum zaten, iyi ki geldin.’ dedi. Böylece albüme başladık.

İ.K. – Burası bir dönüm noktası oldu.

Ozbi- Leyla abla ve Hasan Saltık bir dönüm noktası oldu, evet. Ama ‘Asi’ rüzgarını kaçırmıştık. Albüm de 7 ay sürdü. Köklü bir albüm yapmak istiyordum çünkü. Madem adını ‘Halk Edebiyatı’ koyuyordum, o zaman oturup araştırıp, yazacaktım.

İ.K.- 2014’ün sonunda ‘Halk Edebiyatı’ albümünü yayınladın. İsmi gerçekten çok iddialı. Ama ben kendi adıma naçizane müzikoloji ile uğraşan biri olarak albüme baktığımda bu ismi taşıyabilecek nitelikte bir albüm olduğunu düşünüyorum. Bu albüm benim için çok şaşırtıcı bir deneyimdi. Hem beklediğimden çok daha nitelikli bir müzikal altyapı buldum. Müziği çok sinematografik buldum. Albümü dinlerken bir film izliyormuş gibi dinledim. Veya bir yolculuk müziği gibi dinledim. Kendi içinde bir hikayesi, bir akışı var gibi hissettim.

Ozbi- Çünkü neden biliyor musun? Bu manyak yönetmen arkadaşım Olgu Baran Kubilay bana albümün başlarında ‘sen bunu bir hikayeymiş gibi anlat, buna birbiriyle bağlantılı klipler çekelim’ dedi. Verdi coşkuyu. Ben de öyle yaptım.

İ.K. – Bu herhalde senin oyunculukla olan ilişkinden kaynaklı bir dramaturji oluşturmuş albümde. Hayat hikayeni öğrendiğimde ise bu albümü daha etkileyici buldum. Çünkü özgeçmişinde üniversite eğitimi falan yok. Toplum içinden entelektüel olarak kategorize edilen bir kesim içinde değilsin. Yoksul bir mahallede büyümüşsün. Alt kültürden geliyorsun. Ama sözlere baktığımda açıkçası bunları yazanın sen olduğundan şüphe etmiştim. ‘Lan bu sözleri gerçekten bu adam mı yazıyor?’ diye sordum yani. (gülüşmeler) Öyle güçlü eserler var ki burada bahsetmek istediğim. Bunlardan bir tanesi ‘Anadolu’. Bu şarkı beni çok etkiledi. Burada Ahmed Arif vari bir tavır gördüm.

Ozbi- Ben bunu yazarken Ahmed Arif’in o şiirini henüz okumamıştım bile.

İ.K. – Babylon’da lansman konserinde bu şarkıyı çalarken tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Burada diyorsun ki; “Ben hep bir aşktım, sol gözüm Pir Sultan Abdal, Dost dedim astılar, En-ell Hak dedim ama yaktılar Madımak’ta, Sivaslıyım, ellerinde meşale ile gözümün akını akıtanlar, sağ gözümün üstüne köşk kurmuş, her yemeğe çatal batırmakta”. Bu muazzam bir şey abi. Bu sohbeti okuyanlar bu şarkıyı mutlaka dinlemeliler. Değindiğin her bölgenin o kadar güzel yerlerinden yakalamışsın ki.

Ozbi- Ben burada sömürü düzenini anlatmaya çalışıyorum.

İ.K. – Biliyorsun ki Türkiye’de protest müzik genellikle ajitatif bir ağıt yakmak ile slogan atmak arasında gidip gelir. Ama seninkinde hem güçlü bir politik tema var, hem de dramatik yanı var. Fakat acıklı değil. Şarkının sonunda diyorsun ki; “Biraz Ermeniyim, biraz Kurmanci ile le biraz da Zaza. Ben bir ölümsüzüm, lakin iktidar hırsıyla öldürüldüğüm yazar.” Bir cümlede Türkiye’de ezilen halkların yaşadığı trajediyi anlatıyorsun.

Ozbi- Kelebeğin Rüyası filmini izledim. Bu melodi benim aklımdaydı zaten. Hasan Saltık bana albüme başladığımızda 5-10 tane albüm verdi. İçinden istediğini kullan dedi. Bu ‘Anadolu’da kullandığım tema da Kardeş Türküler’in bir şarkısıydı. Filmi izleyince sözler kendiliğinden aktı gitti. Bu şarkıyı yazarken iyi bir araştırma yaptım. Bölgelerin neleriyle meşhur olduklarına baktım. Ekonomilerine baktım. Doğu kültürünü daha iyi biliyordum tabi. Dolayısıyla o bölümlerde daha çok yükseldim.

İ.K. – Bu albüm ‘Anadolu’dan ibaret değil tabi ki. Çok güçlü eserler var. Bunlardan biri de politik tavrını en net şekilde koyduğun ‘Rant Hilafeti’ şarkısı. 25 Mart Pazar günü ise bu şarkının yeni bir canlı coverını yayınlayacaksın. Bu şarkıda Türkiye’de son 15 yıldır hüküm süren AKP düzenini nerdeyse tüm detaylarıyla ele almışsın. Şu satırları yazan bir adamı zaten sosyalist olarak tanımlayabiliriz; “Nizam ve düzen dediğiniz şey insanı eğip bükmek içinse ben yokum, çünkü eğilmem demir dövülen ateşe atsalar da, sizin gücünüz insanlıktan değil para yapan arsalardan, taşeronlar işçi kırbaçlıyor, din ile susturduğunuz kırsalda, ‘Bakın büyüdük ey halkım’ diye anlatıyorlar her masalda, lakin insanlık küçülüyor demokrasinizin sunduğu her fırsatta”   

Ozbi- Bu söylem aslında politik bir mahallede büyümüş ama örgütlenmemiş, protest rap ile yoğrulmuş bir gencin Gezi Direnişi ile politize olma hali.  Bu, Gezi Direnişinin ‘Asi’ karakterine yüklediği bir söylem.

İ.K. – Bence sen zaten sosyalistlere, komünistlere derin bir saygı duyduğun için, o sorumluluğu ağır bir sorumluluk olarak gördüğün için kendine böyle bir yakıştırmada bulunmuyorsun.

Ozbi- Büyük ihtimalle öyle.

“Hepimiz susarsak nasıl olacak bu iş abi? Ben kendime susmayı yakıştıramam”

İ.K. – Senin hangi yolun yolcusu olduğu zaten bütün sözlerinden belli. Şarkının sonu Berkin Elvan’a bir selamla bitiyor. Orada dinleyiciye sert bir soru soruyorsun; “Beni isyan ettiğim için mi suçluyorsun? İnançları kendine ipotekleyen, eğitimi, tedaviyi ve gölgesini bile satan, hayasızca acılı bir anneyi bile yuhalatan faşizmi değil de beni mi suçluyorsun?” Bu çok çarpıcı bir soru. Başına gelebileceklerden korkmuyor musun abi?

Ozbi- Bunu bana ‘Asi’yi yaptıktan sonra Hürriyet Kelebek ekinde röportaj yaparken de sormuşlardı. Ben korkarsam nasıl olacak bu iş? Ben korkarsam herkes korkar oğlum. Bazı şeylerde öncü olmak gerekiyor. Birisinin çıkıp bir şeyleri söylemesi gerekiyor ki insanlar kendilerini yalnız hissetmesinler. Hepimiz susarsak nasıl olacak bu iş abi? Ben kendime susmayı yakıştıramam. Biz Gezi Direnişine yazdığımız şarkıyı unutup gidip AKP kongresine şarkı yazmayız. Ben neysem hep oyum. Gündüz Vassaf ‘Cehenneme Övgü’ kitabında ‘korku insanı özgürleştirir de’ der. Benim burada bahsettiğim korkusuzluk değil, cesur olmak.

İ.K.- Aslında hepimizin korkuları var. Korku çok insani bir duygu.

Ozbi- Tabi. Cesur olmak ise korkunla yüzleşmek demektir.

İ. K. – Türkiye çok karanlık bir dönem yaşıyor. Tarihimize baktığımızda karanlık dönemlerle dolu olduğunu görüyoruz. Ve her karanlık dönem bir öncekinden daha karanlık. Buradan mevzuyu memlekete doğru açayım. Çok temel ihtiyaçların bile dillendirilmesinden çekinilen, sudan sebeplerle insanların hapsedildiği, katledildiği bir dönem yaşıyoruz. Sen ülkeye baktığında ne görüyorsun?

Ozbi- Büyük bir sıkışmışlık görüyorum. Bu sıkışmışlığın patlamasının kan dökülmeye kadar gitmesinden korkuyorum. Benim gibi silah istemeyen bir adamı bile faşistlere şiddet uygulamakta sakınca görmeyen biri haline getirdiler. Çünkü ciddi anlamda faşizmle çevrelenmiş durumdayız. Faşist olduğunun farkında olmayan bu güruh bizim başımıza çok büyük dertler açacak. Son dönemde yaşananlar, girilen savaşlar, verilen demeçler tarafları iyice ayırdı. Adam kendi İstiklal Marşı’nı yazmaya kadar gitti. Bu sıkışmışlığın bir şekilde bertaraf edilmesi gerekiyor. Seçimlere inanmak istiyorum ama inanması çok güç. Biz dogmatik fikirlere göre insanların yargılandığı, kendi gibi olmayanların dışlandığı bir düzen yaşıyoruz. Bu sıkışmışlık patlayacak. Biz dinlere yaslanmış gidiyoruz ama bu dinler yok olacak. Dünya oraya gidiyor. Her şey değişmek zorunda. Dünyada 4 milyar hristiyan var ama bunların nerdeyse yarısı ateist olmuş, oluyor. Ama sen IŞİD gibi bir örgütün olduğu yerde dinselleşmeyi daha çok ön plana çıkarıyorsun. Daha çok cemaatleşiyorsun, daha çok tarikatleşiyorsun. Bu sistemin değişmesi gerekiyor. Ama bu patlama ne zaman olur, nasıl olur bilmiyorum.

İ.K. – Tünelin ucunda bir ışık görüyor musun abi?

Ozbi- Umut her zaman var abi. Bizim işkencemiz bu adamlar gidene kadar ya da biz ölene kadar devam edecek. Nietzsche ‘ümit etmek işkenceyi uzatır’ diyor. Bu bizim işkencemiz. Vazgeçenler var. Yurtdışına gidiyorlar ama sömürü düzeninden kaçamazlar.

İ.K.- Sen hiç kaçmayı düşündün mü?

Ozbi- Öyle bir şey hiç düşünmedim. Burada bu kadar sosyolojik tespit yapmaya çalışan bir adam kaçmaz yani. Öyle bir hayatı düşlemem. Ben kendime yakıştırmam bunu. Ben Ozbi olarak bu ülkede var olacağım. Benim amacım bu. Sen bireysel tarihte var olmak istiyor musun? Bir tane ömrümüz var. Bu ömrünü gidip yurtdışında rahat yaşayarak sürmeyi tercih edebilirsin. Fakat burada kalıp mücadele edersen bu mücadele senin çocuğuna yansıyacak. Yani bu mücadelen tarihe kalacak. 60 yıllık ömrün bu tarihe bir iz bıraksın istiyorsan kalacaksın. Çekip gidersen yok olacaksın.

İ.K. – Eyvallah… Seni daha geniş kitlelerle buluşturan 2017’nin başlarında yaptığın Rakılı Live projesi oldu. Sen meşhur oyuncuların rakı sofrası fotoğraflarında rakılarını saklamak zorunda hissettikleri ve böylece komik duruma düştükleri bir dönemde projenin adını Rakılı Live verdin. Bu yola Gülce Duru ile birlikte çıktın. Müzikal olarak baktığımızda bir tarz değişikliği de görüyoruz. Bu rapten ziyade şarkıya daha yakın bir tarz.

Ozbi- Aslında benim bu zamana kadarki bütün işlerimde şarkı var. Ben R&B müziği çok severim. Bluesu da çok seven biriyim. Bütün nakaratlarımda hep melodik bir yapı kurmaya çalıştım hayatım boyunca.

İ.K. – İşte bu anlamda Rakılı Live senin artık bolca şarkı söylediğin, aralara rap yaptığın, özellikle Gülce’nin vokal bölümleriyle farklılaşan bir iş oldu. Bu proje rapçi olmayan önemli bir dinleyici kitlesini de senin müziğine doğru çekti. Konserlerde de birlikte görüyoruz. Sen her konserinde ‘aranızda rapçi var mı?’ diye soruyorsun. Genellikle çok az sayıda rapçi oluyor içeride. Bu bir yandan sanırım rap camiası tarafından rapçi olarak tanımlanmamaya başlamanı da beraberinde getirdi.

Ozbi- Aslında Halk Edebiyatı albümünde de rap camiası beni tam olarak kabul etmemiştir. Çünkü albüm kick ve snare (davul takımının parçaları) üzerine kurulu değildi. Rap müzikte her şey kick, bass ve snare üzerine kuruludur. Ben ise sinematografik bir müziğin içine kendimi sığdırdım. Rap formunun hep dışındaydım ben. Benim derdim hep sözü doyurmaktı.

“Ayran içenlerin ülkeyi ne hale getirdiğini görüyoruz. Biz ayran değil rakı içenlerdeniz”

İ.K. – Sonuçta bu durumdan memnunsun anladığım kadarıyla. Yani rap camiası dışından insanlarla buluşmuş olmaktan…

Ozbi- Tabi canım. Sonuçtu farklı insanlarla duygularımızı paylaşıyoruz. Rapi bırakan birçok insan da beni takip ediyor mesela.

İ.K. – Peki lirik ve müzikal açıdan yumuşadığını düşünüyor musun?

Ozbi- Hayır. Rakılı Live çok politik bir proje. Ben başlarken ‘ismini Rakılı Live koyma’ dediler bana.

İ.K. – Zaten böyle bir dönemde projenin ismine rakı koymak bile politik bir tavır.

Ozbi- Aynen öyle. Sponsor bulamıyoruz abi. Televizyona giremiyoruz. Herkes seni sapkın olarak görüyor. Benim projeye Rakılı Live adını vermemin temelinde şu var; Bu ülkenin Kurtuluş Savaşının lideri çadırında rakı içiyordu kardeşim. Bu kadar! Bundan daha politik bir duruş olamaz. Cumhuriyet karşıtı güruhun 15 yıldır ülkeyi ne hale soktuğunu biliyoruz. Ayran içenlerin ülkeyi ne hale getirdiğini görüyoruz. Biz ayran değil rakı içenlerdeniz. Bu kadar basit! ‘Olmazlara Yandım’ şarkısını iyi dinlesinler abi. Laikliğin bir politik tavır olması çok acı bir durum. Biz projeyi ilk çıkardığımızda ‘oh be mis gibi laiklik koktu’ diyenler oldu. Bu çok doğru bir cümleydi. Ben zaten bunu laikliğin politik bir tavrı olarak çıkardım.

İ.K. – Eyvallah… ‘Olmazlara Yandım’ Rakılı Live 1. Serisinin hit şarkısı olarak öne çıktı. Şu an 2.5 milyonun üstünde bir izlenme oranına sahip. Sponsor yok. Reklam yok. Kemiksiz rakam bu. Bunu da belirtelim. Geçtiğimiz haftalarda ilk Anadolu turnemizi yaptık ve kalabalık bir dinleyici kitlesi ile buluştuk. Bu şarkıda AKP’nin özel hayatlarımıza müdahalesine şöyle değiniyorsun; “kime göre diyemeden evimize niye gece girdiğimizi soran herkese söve söve bitemedi yargılayanlar sevemedi bizi hiç sevgiyi yaftalayanlar -korkuyu pompalayanlar! ele güne rezilliğimiz olsun size ne! içiyoz kime ne! varsın diye yaşamıyım mı lan hıh!” Konserlerde özellikle bu son cümle sloganlaştı. Seyirci hep bir ağızdan söylüyor burayı.

Ozbi- Deli gibi politik işte abi. Nazım’ın da aşk şiirleri var ama onlar da politik. Bu da öyle bir şey.

İ.K. – Abi işin güzel yanı bu. Ben de her solcu bu ülkede bir dönem Grup Yorum, Kızılırmak dinleyerek büyüdüm. Hala da bazı durumlarda dinliyoruz. Bazen marşa da ihtiyacımız oluyor. Ama ben yıllardır devrimci bir müzik başka bir estetikle nasıl yapılır sorusunun peşinden koşuyordum. Slogancı olmadan ama politik mesajını vermekten çekinmeyen, modern formlarla buluşabilen bir devrimci içerik nasıl olur? Bu anlamda Rakılı Live beni bu yönden de tatmin etti.  Rakılı Live ne politik tavrından ne de estetik anlayışından ödün veriyor. Bazı şarkılarda subliminal mesajlarla dinleyiciye selam yolluyor. Bu sohbetle bunun biraz daha ortaya çıkmasını istiyorum. Mesela ‘Babildeki Bahçe’ şarkısında sen birine selam yolluyorsun; “mahirdeki gülüşüm sendin, bir umut uçtu o gün kafesimden” diyorsun. Buradaki Mahir, Mahir Çayan.

Ozbi- Orada mahir olmak anlamını da kullanan subliminal bir mesaj var, evet.

İ.K. – Biz şimdi o büyüyü bozmuş oluyoruz ama bir yandan da bunun bilinmesini istiyorum.

Ozbi– Mahir olmak umut verir. Mahir’in Kızıldere’de Deniz Gezmiş için kendini feda ediyor olmasına selam yolluyorum orada.

İ.K. – Sen aslında orada devrimci dayanışmaya selam çakıyorsun.

Ozbi- Aynen öyle. Bunun kafes kıracağını söylüyorum.

İ.K. – Eyvallah… Rakılı Live böyle bir proje. İçinde aşk var, isyan var, kadın meselesi var.

Ozbi- Dikkat edersen bizim şarkılarımızda kadın çok değerli. Kadın figürü altında ezilen bir erkek var şarkılarda. Kadının varlığını yücelten bir erkek figürü var. O yüzden aşk şarkıları bile politik aslında. ‘Bu Nasıl Sevda’ şarkısı bile sözleri itibariyle politiktir. Feodal kültürde kadın dinlenmez mesela ama biz şarkıda kadını dinlemeyi özlüyoruz…

İ.K. – 2018’de Rakılı Live 2. Serisini çıkardın. İkisini birlikte konuşalım. Bu ikisinde de Nazım Hikmet var, Atilla İlhan var, Orhan Veli var, Bukowski var, Dostoyevski var. Yani şiir ve edebiyat var. İki seri de aynı tadda politik yapıya sahip. İkinci seri aşk temasının biraz daha ön plana çıktığı bir seri oldu. İkinci serinin çıkış şarkısı olan ‘Façalı Yürekler’ de epey ilgi gördü. Bu biraz da arabesk bir müzikal temaya sahip. Yine aslında yaralı yüreklere hitap ediyor.

Ozbi- Onu da burada biraz açalım. ‘Façalı Yürekler’i araba façası gibi anlayanlar var. Ezhel’in ‘Façamızı Kes’ diye şarkısı falan var. Faça göstermekten gelir. Kendine kesik atmak anlamı da var. O da aslında acını göstermek. Yani aslında şarkıda acısını gösterenlere sesleniyoruz. Birlikte derdimizi paylaşalım diyorum yani.

İ.K. – Umarım bu sohbeti okuyanlar, bugüne kadar keşfedemedikleri yanları da dönüp tekrar dinleyerek görsünler. O satır aralarını anlasınlar.

Ozbi- Bunun enteresan bir örneği ‘Hayat Garip’ şarkısıdır. Ben şarkıyı yazdığımda sevgilime okudum. İki-üç kere söyledim. Aynı evdeyiz. Üstünde nerdeysen yıl geçti. Biliyor şarkıyı yani. Şarkı çıktı. Bunun da üstünde 2-3 ay geçti. ‘Ya sen burada “ileri gidenler durun, garda çalınmış bavul, geriye gidenler çalıp çoktan yarılamış yolu” diye böyle bir şey mi anlatmışsın?’ diye sordu bana.

İ.K. – Abi bazı cümlelerinde ne kastettiğini anlamak için birkaç kere okumak gerekiyor bazen. Çünkü genellikle şöyle bir önyargı var; rapçiler kafiye olsun diye söz uydururlar. Ama sende bu böyle değil. Sende metinlerin bir anlam bütünlüğü var.

Ozbi- Ben kafiyeli bir cümle buluyorum. Ardından gelecek kafiyeyi düşünmektense onun arkasına getirdiğim cümlenin sonrasına kafiye bakıyorum. Onu düşünüyorum.  Bazen o anlamı oturtmak için günlerce düşünüyorum. Derdim bir anlam bütünlüğü yakalamak. Ama tabi eğlence olsun diye yaptığım şarkılar da var.

“Ali İsmail’in düşüncesinin yaşamasını istiyorum”

İ.K. – Eyvallah… Son dönemde yine bir Live Session yayınladın. Geçenlerde Ali İsmail Korkmaz’a bir şarkı ithaf ettin. Aslında senin Halk Edebiyatı albümünde ‘Ölüm’ diye bir şarkın vardı. Onun sözleriyle ‘Magusa Limanı’ türküsünün nakarat sözlerini birleştirerek yeni bir beste yaptın. ‘Uyan Alim’ şarkısı böyle ortaya çıktı.

Ozbi- Biz sahnede Ahmet Kaya’dan ‘Beni Vur’ şarkısını çalıyoruz ya. Bunu yapmaya başlayınca benim kafa açıldı. ‘Beni Vur’un arasına başka şarkı ekledim. Böylece farklı şarkıları birleştirmek konusunda kafam açılmaya başladı. Aslında ‘Ölüm’ şarkımda bir karakterin iç yolculuğu, kültürü ve sonunda geldiği nokta, öldüğü an anlatılır. Ben aslında o şarkıyı Ali İsmail’i düşünerek yazmıştım. Ama söylemedim hiçbir yerde. Zaten benim nerede durduğum belliydi. Sonra son bir senedir gitar öğrenmeye başladım. Bir gün sevgilimle oturmuş tıngırdatırken, sevgilim Magusa Limanı’nı çok sever, onu söylemeye başladık. Ve o anda ‘Uyan Alim’ şarkısı ortaya çıkmaya başladı. Sonra bunu Ali İsmail’e ithaf ederek unutulmamasını istedim. Ali İsmail’in düşüncesinin yaşamasını istiyorum. Şarkıda ‘uyan’ diye haykırdığım yer Ali İsmail’in fikrinin uyanmasına bir sesleniştir.

İ.K. – Şarkı yayınladıktan sonra Ali İsmail’in ailesi ile bir temas oldu mu?

Ozbi- Evet. Gürkan (Ali İsmail’in ağabeyi) ile konuştuk. Gürkan şarkıyı twitterda retweetlemişti. Bunun üzerine ben aradım onu. Duygusallaşmışlar tabi. Teşekkür etti. Bunun üzerine konuşmak zor tabi. Ben de ona ‘biz de varız. Buradayız’ dedim. O da ‘eyvallah’ dedi.

İ.K. – Eyvallah… Rakılı Live’in müzisyen kadrosundan da bahsedelim. Ben de bu kadrodayım ama kendimi dışında tutarak konuşayım. Çok şanslısın. Çok yetenekli ve genç bir kadroyla çalışıyorsun. Gitarlarda yaşı çok genç olmasına rağmen Türkiye’nin önemli gitaristlerinden biri olarak kabul görmeye başlamış Cihan Tanrıverdi var.

Ozbi- Aslında biz Cihan’ı Rakılı Live 2. Seride çok da fazla kullanamadık. Ama Cihan sahnemizde devleşti.

İ.K. – Bas gitarda Enver Muhamedi var. O da çok genç ve yetenekli Kosovalı bir müzisyen. Yaşına nazaran çok büyük işler yapmış bir müzisyen. Caz dünyasında adından söz ettiriyor. Avrupa’da müzik eğitimi almış. Çok önemli müzisyenlerle projelerde yer alıyor. Keza Barış Mert Peker de öyle. O da caz dünyasında tanınmaya başlanmış genç bir müzisyen. Enteresan yani. Ekibinde iki tane cazcı var. Cihan rockçı. Sen rapçi. Müzikal bir karma var. Ve ekibinde herkes müzik okumuş. Müzik okumayan bir tek sen varsın. Diğerlerinin hepsi, ben dahil, konservatuarlı. Ama bu yolculukta sanırım Enver’in çok önemli bir rolü var.

Ozbi- Enver’in ince bir ruhu var. Birinci seride piyanoda Umut Ünleyen vardı. O beni Enver ile tanıştırdı. Aslında birinci seride beni bu işe iteleyen birkaç isim var. Birincisi Can Göleli. Can benim mahalleden çocukluk arkadaşım. Rakılı Live serilerini kaydeden sesçi arkadaşımız. Can ben bu işi hallederim dedikten sonra ben projeyi Gülce ile paylaştım. Sonra ‘Ey İstanbul’ şarkısının klibinde oynayan oyuncu arkadaşım İrem beni Umut ile tanıştırdı. Ben Gülce’yi tanıdıktan sonra cazcılarla çalışmak istedim. Fikirlerimi cazcıların üzerinden aktarmak istedim. Sonra herkes birbirini getirdi. O onu, o onu derken bir araya geldik. Birinci seride gitarları Ufuk Alkan çaldı. İkinci seride yine gitarlarda Kerem Türkaydın eşlik etti. Ama ilk ön ayak olanlar Can, Gülce ve Umut’tur. Bunu burada söylemek lazım.

İ.K. – Gülce’nin sesine aşığız zaten abi.

Ozbi- Zaten öncesinde biz Gülce ile Halk Edebiyatı albümde bir düet yapmıştık. Ben o şarkının Gülce’ye az geldiğini düşündüm sonra. Yetmez dedim. Gülce ile daha fazlasını yapmalıyım, onun sesini daha fazla öne çıkartmalıyım diye düşündüm. Gülce’ye zaten hayrandım.

“Ben bu hayatta sahneden hiç inmeyen adam olmak istiyorum”

İ.K. – Eyvallah… Nasıl gidiyor konserler? Memnun musun halinden?

Ozbi- Biraz daha yolumuzun olduğunu düşünüyorum. Şunu farkettim ki biz performans yapmalıyız hep. Sahnede kendimi kaybediyorum şarkı söylerken. Bunun kalıcı hale gelmesini istiyorum. Ben bu hayatta sahneden hiç inmeyen adam olmak istediğimi yeni yeni keşfediyorum. Buraya doğru da yavaş yavaş evriliyoruz.

İ.K. – Orta vadede hedeflerin neler? Bir albüm hazırlığında olduğunu biliyorum.

Ozbi- Hedeflerim Ozbi solo albümü ve onun ardından Rakılı Live 3. Seri. Sonra da uzunca bir süre konserler.

İ.K. – Bunlar için bir takvimin var mı?

Ozbi- Solo albümü bu yaza yetiştirmeye çalışacağım. Yaz sonu Rakılı Live 3. Seriyi kaydedeceğim. Onu da kış ortasında yayınlamayı düşünüyorum. Şu an çok yoğun bir çalışma içindeyim. Arşivim yarısı bitmiş şarkılarla dolu. Onları tamamlamam lazım. Biraz zaman alacak. Rakılı Live konserleri başka, solo Ozbi konserleri başka olacak. Böyle iki tür konser yapmak istiyorum.

İ.K. – Bence buradan söyleyelim. Sponsorumuz olsa Rakılı Live projemiz için işler daha kolay olur. Sponsor bekliyoruz abi. Sözümüzü daha geniş kitlelere ulaştırmak istiyoruz.

Ozbi- Bize sponsor çok zor bulunur.

İ.K. – Zaten sponsorluk müessesesine ideolojik olarak karşıyız. Eyvallah. Sanat sermaye gruplarının insafına bırakılmamalı.

Ozbi- Şu ana kadar öyle yürümedi. Ben çalıştım. Başka işler yaptım. Parayı buraya harcadım. Cebimden harcadım.

İ.K.- Maalesef kapitalizmde yaşıyoruz. Koşullar belli. Bizim tavrımızı bilen, bizi böyle kabul eden, destek olmak isteyen cesur insanlar varsa buyursunlar. Buradan da duyurmuş olalım.

Ozbi- Ya böyle de söylemesek mi? (gülüşmeler)

İ.K.- Bunların burada söylenmesinde sakınca yok bence. İnsanlar da bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilsinler. Bu işler parayla yürüyor. Bizim tuzumuz kuru sanmasınlar. Maalesef bizim sol cenaha da buradan iki çift laf edeyim. Dayanışma kavram olarak karşılıklı bir şeydir. Kolektif bir şeydir. Fakat biz yıllarca çok örnekte bunu tek taraflı olarak yaşadık. Etkinliklerde kimilerine para ödenirken, biz hep ‘bizim çocuklar’ muamelesi görüp bütçesiz bırakıldık. Biz dayanışmaya gittik ama bizimle dayanışılmadı. Kimse bize faturaları ödeyebiliyor musunuz? diye sormadı. Kimse biz de size bir destek atalım demedi.

Ozbi- Bu devri kapatacağız umarım. Eğer Rakılı Live 3. Seriyi istiyorsa insanlar, bilsinler ki bu büyük bir maddi külfet. Bir şekilde sponsor bulmamız gerekiyor. Yoksa yapamayabiliriz…

İ.K. – Aynen. Son olarak şu noktaya değineyim. Kendini şair olarak görüyor musun?

Ozbi- Tabi ki. Ben şiir yazıyorum. Rap bir şiir türü zaten. Açılımı Ritmik Amerikan Şiiri (Rhythmic American Poety- RAP) demek. Ama ben serbest ölçü şiir de yazıyorum.

İ.K. – Yazdıklarını kitaplaştırmayı düşünüyor musun?

Ozbi- Düşünüyorum, evet. Aslında Rakılı Live şarkılarının uzunca şiirleri vardır. Ben sadece bir kısmını seçip şarkılara koydum. Ben ‘Aysel’ şarkısını yazdıktan sonra, Rakılı Live içinde bir şiir yazma haline geçtim. Rap dışına taşan bir şiir yazma durumuydu bu. Buna da yaşadığım bazı olaylar sebep oldu. O günden beri yazıyorum. Ama kitap çıkarmak başlı başına bir uğraş. Yapmam gereken albümler var. Belki onlardan sonra olur.

İ.K. – Gerçi bu da riskli bir şey. Ot, Kafa, Bavul vb. bu yeraltı edebiyatı denen şeyden haz etmem. Sen de oralara karışmak istemezsin herhalde?

Ozbi- Yok ya. Ben yaparsam başka bir şey yaparım. Gene karşıtlık içeren başka bir şey yaparım. Ama benim asıl derdim sinema yapmak. Filmleştirmek istediğim hikayelerim var. İmkan meselesi bu. Bir fırsat doğarsa yaparım.

İ.K. – Bu arada şunu da söylemeden bitirmeyelim; Rakılı Live 1. Serisinin çıkış şarkısı ‘Olmazlara Yandım’, bugünlerde vizyona giren ‘Kaybedenler Kulübü Yolda’ filminin müzikleri arasına girdi. Filmin de çok güzel bir yerine koymuşlar. Meraklılar gidip izlesin.

Ozbi- Yönetmen ve oyuncular Gülce’nin arkadaşı. Yönetmen bizim şarkıların hastasıymış zaten. İlk çıktığından beri takip ediyormuş. ‘Bodrum Masalı’ diye bir dizi yapmıştı. Oraya da bu şarkıyı istemişti. Ama o zaman çeşitli nedenlerden dolayı olmamıştı. Filmi yaparken aradı, istedi. Biz de seve seve verdik. Yönetmen de çok tatlı bir adam.

İ.K. – Sohbeti bitirirken bir takvim açıklayalım;

25 Mart günü Rant Hilafeti coverı youtube kanalında yayına giriyor.

28 Mart Moda Kayıkhane konseri

30 Mart Beylikdüzü Bamya Rock konseri

4 Nisan Taksim Sanat Performans konseri

7 Nisan Ankara 6:45 konseri

20 Nisan Mersin Hayal Kahvesi konseri

21 Nisan Adana Şinasi Bar konseri

Ozbi- Evet bekliyoruz.

İ.K. – Sohbeti genelde oyunculara sorulan bir klişe ile bitireyim; senin konserine neden gelsin abi insanlar? Ne alarak dönecekler evlerine? (gülüşmeler)

Ozbi- Yüksek enerji, dopamin, seratonin, haz ve en önemlisi umut hissedecekler. Evlerine umutla ve gülümseyerek gidecekler.

İ.K- Eyvallah…

Yukarı