Pusula 38

PUSULA | Gericiliğin kuşatmasında kadın

PUSULA | Gericiliğin kuşatmasında kadın

Aydan Güner

 

“Kadınlar, uygar ödeve, milis içinde görev almaya ve politik hayata çağırılmazlarsa, ev işi ve mutfağın bunaltıcı atmosferinden çekilip alınmazlarsa, gerçek özgürlük temin edilemez -değil sosyalizm-, demokrasi bile kurulamaz.” Lenin

İnsanlığın gelişim süreci içerisinde kadın ve erkeğin konumu ve aralarındaki ilişkiler sürekli değişmiştir. Üretim ilişkilerine bağlı olarak süren bu değişim, doğanın diyalektiği gereği değişmeye de devam edecektir.

İnsanın ve toplumun bu diyalektik gelişim evresi içerisinde kadının konumuna biraz daha yakından bakalım. Tarih öncesinin ilk dönemlerinde kadın, topluluk içerisindeki konumu itibariyle erkekle eşit, hatta erkekten daha ileri bir konumdayken, zamanla madenlerin bulunması ve kullanılması, mülk kavramının ortaya çıkması, çıkar çatışmaları ve savaş, erkeğin toplum içerisindeki konumunu güçlü kılmaya başladı. Mülkiyetin belirginleşmesi ve soyun erkek tarafına geçmesi kadının toplum içerisindeki konumunda uzun dönemler boyunca sürecek sorunları da beraberinde getirdi.

Aile kurumunun mülkiyet ekseninde kurumsallaşmasıyla da kadın için sosyal yaşam erkeğin soyunu ve dolayısıyla mirasını aktarmasını sağlayacak “erkek” çocuklar dünyaya getirmek, bitmek bilmeyen ev işlerini yapmak ve tabii erkeğin hazlarını doyurmak noktasına kadar gerilemiştir.

17. ve 18. yy ile birlikte hızlı bir yükselişe geçen burjuvazi, kadının toplumsal konumunda çok da fazla bir değişiklik yapamamıştır. 18.yy’ın sanayi devrimiyle birlikte kadın toplumsal anlamda iş hayatına girmeye başlaması ne kadının mücadele sonucunda elde ettiği bir hak, ne de burjuvazinin kadına verdiği bir haktır. Tamamen seri üretime geçen sanayinin ihtiyaç duyduğu ucuz iş gücünü sağlamak amaçlı yapılan bir hamledir. Burjuvazinin bu ikiyüzlülüğü bir noktada istemeden de olsa kadını bilinçlendirmiş ve toplumsal iş bölümünde rol edinen kadın kendi haklarının farkına varıp bunları elde etmek için mücadele vermeye başlamıştır.

Burjuvazinin tarih boyunca kadına yaklaşımı aynı olmuştur ve bugün de en barbar dönemini yaşamaktadır. Yine bir küçükburjuva hareketi olan feminizmin de kadına ve onun hak ve özgürlüklerine olan yaklaşımında kendi sınıfının yanında durmuş -normal olarak- proleter kadının hak ve özgürlükleri ile çok da ilgilenmemiştir. Dönem içerisinde gelişen feminist akımlar proleter kadın ile burjuva-küçükburjuva kadını bir tutmuş ve kadın ile erkek arasında mülkiyet -aile ve sınıf ilişkilerinin doğurduğu ezme-ezilme ilişkisini hiçbir bilimselliği olmayan, iki cinsin tamamen biyolojik farklılıklarından kaynaklı bir ezme-ezilme ilişkisi şeklinde statik bir anlayışla yorumlamıştır. Bu hastalıklı ve sınıf bölücü anlayış günümüzde Türkiye’de dahil olmak üzere birçok yerde kendini çeşitli kisvelerle göstermekte, işçi ve emekçi kadınların aklını bulanıklaştırmaya devam etmektedir.

Ülkemizde kadının toplumsal yeri

Türkiye’de ise yüzyıllar süren dinci-gericilikle yoğrulmuş Osmanlı toplumunun etkileri halen devam etmektedir. Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, tüm iktidarlar kendi burjuva çıkarları çerçevesinde kadını değişik biçimlerde kullanmış ve aşağılamışlardır. AKP ile gerici burjuvazinin dillerinden düşürmedikleri türban serbestliği meselesi, bu gerici dayatmanın ve bunun siyasal bir rant aracı olarak kullanılmasının yanı sıra kafasını örten genç kızların üniversiteye girmelerinin önünün açılması şeklindeki yaklaşımların da ötesinde, temelde kadının, ona ait olduğu atfedilen sorunun ve sosyal pratikteki konumunun üretim-mülkiyet ilişkileri bağlamının dışında suni gündemlerle üstünün örtülmesi, örtülmeye çabalanmasıdır.

AKP iktidarı boyunca bir yandan neo-liberal politikalarla kadın emeği fütursuzca sömürülürken, öbür yandan dinci-gerici zihniyetle ve aynı zamanda devletin tüm kurumlarına dayanılarak kadınlar üzerindeki baskı yoğunlaştırıldı. Diyanet kurumu üzerinden dine dayalı bir yaşam dikte edildi ve her türlü cemaat ve dinsel organizasyonlarla bu politikalar pekiştirildi. Eğitim alanında 4+4+4 ve diğer uygulamalarla kız çocuklarının varlığı sınırlandırılırken, anaokullarında dinsel propagandayı, örgün eğitimde müfredat değişiklikleri ve türban serbestisi tamamladı. Açılan her türlü vakıf, yurt vb. ile dinci-gerici kuşatma güçlendirildi. Sermayenin genç nüfus ihtiyacını karşılamakla birlikte yeni “dindar” nesiller yaratmak amacıyla sağlık alanında kamusal hizmet olan nüfus planlaması/doğum kontrolü uygulamaları kaldırıldı, kürtaj sınırlandırıldı. Hukuk alanında ise kadının değil, ailenin korunması bakışı çerçevesinde, kadına yönelik her türlü baskı-ayrımcılık-şiddet polis-yargı kalkanı ile sürdürüldü. Şiddeti devletin kolluk güçleri görmezden geldi, yargı “iyi hal indirimi”yle, yasama ise “cinsel istismar yasa tasarısı” vb. düzenlemelerle şiddeti meşrulaştırdı.

AKP’nin kadına biçtiği rol

Toplumu tepeden tırnağa dinsel dogmalara dayalı bir zihniyetle yoğurmak için özel bir çaba sarf edildi. İktidar sözcüleri tarafından kadın ile erkeğin eşit görülmemesi, etek boyu, kadının kahkahası vb. söylemler, tabanda “kadına tekme atmak” olarak karşılık buldu. Saldırılar, bugüne kadar kazanılmış kültürel-sosyal değerlere ve “yaşam tarzına” müdahale ile birleşti.

AKP siyaseti, kadının kamusal alanda yer alması tartışmalarını ancak görsel bir çizgide suni bir biçimde yaptı. Kadını özgür kılan hayatı ve seçimleri hakkında söz sahibi yapmayan mümkün olduğunca geleneksel rolleri dışına çıkmasına izin vermeyen çizgisini korumaya devam etti, sosyalleşmesi, politikleşmesi gibi hedeflerden uzak zeminlerdeki faaliyetlerde ön plana çıkmaları, önlerinin açılması sağlandı. Siyasi vitrinindeki kadınlarınsa söz yetki ve karar mekanizmalarının içine dahil olabilecekleri kadına ve kadın sorunlarına yönelik her türlü faaliyetten uzak durdukları göze çarpmaktadır. Türban tartışmaları dışında ne şiddet, ne sağlık, ne eğitim alanında, ne de iş istihdamı alanında kadına yönelik ciddi programlar oluşturulmamıştır.

 

Yukarı