Pusula 37

PUSULA | 27 Mayıs: Mevzu biraz karışık; Devrim mi, darbe mi, ihtilal mi?

27 Mayıs sonrası dönemin Türkiye’de sosyalizmin en hızlı ve toplumsal olarak en etkili büyüdüğü dönem olması, siyasal iktidarın ele geçirilmesi fikrinin –modellerden bağımsız olarak- güncel hale gelmesi, siyasal yapının MBK öncülüğünde yeniden tesis edilmesi, yasama-yürütme-yargı ayrılığının anayasal düzlemde daha tanımlı hale getirilmeye çalışılması, ordunun politik alanla ilişkisinin çok daha sıcak hale gelmesi gibi başlıklar bu müdahaleyi önemli bir laboratuar haline getirmiştir.

Orhan Deniz

27 Mayıs müdahalesi Türkiye darbeler tarihinin özgün ve ayrıksı bir örneğidir. Öncelikle cumhuriyetin kuruluşundan sonra, siyasal alana yapılan ilk ciddi askeri müdahaledir. Cumhuriyetin ilanından 37 yıl sonra gerçekleşen bu müdahale, farklı bir bakış açısıyla, DP’nin ilk kazandığı 1950 seçimlerinden 10 yıl sonra gerçekleşmiştir; ki bu Türkiye’deki düzenin yaklaşık 10 yıllık periyotlarla yaşadığı sıkışmalara/krizlere de daha uygun bir göstergedir. Kaldı ki, böylesi bir okuma, Türkiye siyasi tarihi açısından, DP’nin iktidara gelmesinin üzerinde çokça durulan askeri darbeler kadar önemli ve dikkate alınması gereken bir gelişme olduğuna da işaret eder.

27 Mayıs’ın öne çıkan ikinci özelliği, bu müdahalenin teamüllerin, yani emir-komuta zincirinin, dışında gerçekleşmiş olmasıdır. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerindeki ordu hiyerarşisi 27 Mayıs’ta yoktur. 27 Mayıs daha alt rütbelilerin, olumlu ya da olumsuz içerikler yüklenerek yapılan tanımla “genç subayların”, işi organize ettiği bir müdahaledir. Bu durum ordunun Türkiye’deki kurucu ve koruyucu misyonuyla ilgili olduğu için önemlidir. Ordu sınıfsal olarak sermayenin tarafındadır ve sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda organize edilmiştir. 27 Mayıs’ta ortaya çıkan tablo bu organizasyonun bütünlüğünün bozulduğunu ve bundan sonra da bozulabileceğini göstermiştir.

Üçüncü özgünlük, müdahalenin hedefinin sol hareket olmayışıdır. Hedefte DP iktidarı vardır ve cumhuriyet sonrası siyasi tarihte tekrarı olmayan bir aşırılıkla bir başbakan ve iki bakan idam edilmişlerdir. Menderesler’in idamı Türkiye siyasetindeki bazı konumları, toplumsal algıdaki izdüşümleriyle birlikte, geri dönülmez şekilde birbirinden uzaklaştırmış ve sabitlemiştir. 27 Mayıs’ın bugünün siyasal kavgalarında hâlâ sıkça anılmasının ana nedenlerinden biri bu konumlanışlarla ilgilidir.

27 Mayıs gökten zembille mi indi?

Bir müdahale olması için müdahaleyi gerektirecek koşulların olması gerekir. 27 Mayıs öncesi Türkiye’si yaşadığı ekonomik ve siyasal krizlerle, toplumda yaşanan yarılmayla ve devlet yapılanmasını oluşturan kurumlardaki (ordu, üniversite, bürokrasi) rahatsızlıklarla bu koşulları fazlasıyla taşıyordu. Kritik nokta bu durumdaki bir düzenin yola nasıl devam edeceği ve yola devam etmek için yapılacak müdahalenin niteliğiydi.

Yola nasıl devam edileceği kısmı az çok belliydi, ekonomide ve siyasal alanda sürekliliği sağlamak gerek şart olarak görülüyordu. Nitekim, 27 Mayıs müdahalesi DP döneminin, özellikle ekonomik ve dış politikasını, devam ettirmiş, emperyalizme ve emperyalist kurumlara bağlılık buradaki önemli belirleyen olmuştur.

DP dönemi emperyalizme entegrasyonun en hızlı gerçekleştiği dönemdir. Aslında bu entegrasyon daha öncesinden, 1946’dan başlar ve DP döneminde iyice hızlanır. Dış ticarette korumacılığın gevşetilmesi ve yabancı sermayenin ülkeye giriş koşullarının uygun hale getirilmesi şeklinde başlayan hamleler kanuni düzenlemelerle, IMF, Dünya Bankası, Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü üyelikleriyle ve nihayet dış borç ve kredi alımlarıyla devam etmiştir. Bu ilişkinin Türkiye açısından anlamı her geçen gün daha fazla artan ve politik, ekonomik ve askeri boyutları derinleşen ve çeşitlenen bir bağımlılık olmuştur. 1954 yılına kadar devam eden liberal ekonomik politikalar döneminin yarattığı refah yanılsaması bozulmaya başladığında, emperyalizme kurulan ekonomik ilişkilerin yarattığı maliyet de daha açık görülmeye başlanmıştır.

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin elinde 250 milyon dolarlık bir döviz rezervi vardır ve 1946 yılında da 100 milyon dolara yakın dış ticaret fazlası verilir. 1946-1953 arasıysa dış ticaret açığı 500 milyon dolara ulaşır ve bu açık ABD yardımlarıyla ve kredilerle kapatılır. Yani, DP’nin altın yıllarının arkasında, başka bazı parametrelerle birlikte, yabancı sermaye ve onun verdiği borçlar vardır!1954 sonrası ekonomik politikalarda yapılan değişiklikler 27 Mayıs tarafından da devam ettirilir. Korkut Boratav bu durumu şu şekilde özetliyor:

“27 Mayıs 1960 sonrasında, planlı bir iktisat politikası anlayışına yönelerek ekonomiyi yeniden genişleyen bir doğrultuya sokma çabaları ilk meyvelerini 1962’de vermeye başlamış ve 1960, 1961 yılları bütün özellikleriyle 1958’de yürürlüğe konan istikrar programının izlerini taşımıştır.”

Ekonomik alandaki süreklilik tespit ediliyor. Aynı durum emperyalist kurumlar sözkonusu olduğunda da geçerli. Alparslan Türkeş’in okuduğu bildiride şunlar söylenmektedir:

“Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’tur.”

Gerek ekonomik ve gerekse de dış politika alanlarında gözlemlenebilen süreklilik 27 Mayıs müdahalesinin arkasında başka nedenler aramayı gerekli kılıyor. Yukarıda bahsettiğimiz düzenin yola devam etmek için yapacağı müdahalenin niteliği konusu da burayla ilgili. Emperyalizmin 27 Mayıs öncesinde de sonrasında da ekonomik, politik ve askeri olarak Türkiye’yi kontrol etmesinde bir sorun görünmüyor. Emperyalizm açısından olası en büyük sorun, güçlü bir Sovyetler Birliği’nin olduğu o dönemin koşullarında, ciddi bir yapısal krize doğru sürüklenen Türkiye kapitalizminin kontrol dışına çıkabilecek dinamikleridir. 50’li yılların ekonomik politikalarının önemli bir sonucu kontrolsüz bir kentleşme ve proleterleşmedir. Kentlerin diğer belirleyici katmanlarıysa cumhuriyet devrimlerine bağlı ve bir ideolojik kimlik olarak bu devrimlerin mücadelesini veren, aynı zamanda, DP dönemi uygulamalarından da reel olarak en fazla etkilenen kesimlerdir.

DP iktidara geldiği andan itibaren hem dini referansları yoğun olarak kullanmaya başlamıştı hem de otoriterleşiyordu. Parti kapatıyor, CHP’nin tüm malvarlığına el koyuyor, muhalifleri bastırmak için kanunlar çıkarıyordu. Öyle ki, basının iddialarını ispat etme hakkını ellerinden alan bir yasa bile çıkarılmıştı. 1960’a doğru DP’nin baskı uygulamaları iyice artmış, muhalefet çalışma yapamaz hale getirilmişti. “Milli Şef” İsmet İnönü neredeyse gittiği her yerde saldırıya uğrar, hatta linç edilmeye çalışılır hale gelmişti. Kurulan Tahkikat Komisyonu ve Vatan Cephesi çalışmaları içteki gerilimi iyice artırıyor, Said-i Nursi türü şeriat yanlılarının siyasetteki etkinliği iyice artıyordu. Tüm bu baskı ortamında cumhuriyet tarihinin ilk büyük öğrenci eylemleri gerçekleşiyor ve yaşanan politizasyon şiddetli bir şekilde sokağa taşınıyordu. 555K eylemi ve 21 Mayıs’ta Harbiyelilerin yaptığı yürüyüş bu açıdan malumun ilanı olmuştu.

Sonuç olarak, 27 Mayıs müdahalesi öncesi, sonrası, müdahaleyi gerçekleştirenlerin siyasal pozisyonları, sermaye sınıfı ve emperyalizme ilişkileri, bugünün siyasal mücadelesine miras bıraktıkları bağlamında oldukça zengin ve “şu mudur, bu mudur” şeklindeki basit kalıpların dışında ele alınması gereken bir müdahaledir. Ancak ortadaki tablo kapitalist Türkiye’nin devamından başkası değildir.

27 Mayıs sonrası dönemin Türkiye’de sosyalizmin en hızlı ve toplumsal olarak en etkili büyüdüğü dönem olması, siyasal iktidarın ele geçirilmesi fikrinin –modellerden bağımsız olarak- güncel hale gelmesi, siyasal yapının MBK öncülüğünde yeniden tesis edilmesi, yasama-yürütme-yargı ayrılığının anayasal düzlemde daha tanımlı hale getirilmeye çalışılması, ordunun politik alanla ilişkisinin çok daha sıcak hale gelmesi gibi başlıklar bu müdahaleyi önemli bir laboratuar haline getirmiştir.

Yukarı