Sosyalist Kültür

Kaan Kavuşan yazdı: “Stalin’in Ölümü” veya tarihi sulandırarak bükmek

Sovyetler Birliği ve Stalin artık yok ama anısı bile bugün sınıfsal konumu farklı olanları rahatsız ediyor. Üstüne, Doğu Blok’u ve iki kutuplu dünya çöktü, soğuk savaş bitti. Hâliyle, tek doğrultudan çıkan söylemler, her geçen gün gerçeğin yerini alıyor, tarihi kendine göre yazıyor. Yakın zamanda paylaşılan bir ankete göre, II. Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’da savaşın kazanılmasında en büyük payın Sovyetler Birliği’ne ait olduğuna inananların sayısı %57’yken, ABD diyenlerin oranı %20’nin altındaydı. Bugünse aynı oranlar ters yüz olmuş, iki ülke yer değiştirmiş durumda. Artık kim güçlüyse gerçeği kabadayıca bükebiliyor, insanların hisleriyle oynayarak tarihi alaşağı edebiliyor. Bu filmde de Britanyalı komünistlerin isimlerini tek tek İngiliz istihbaratına öten George Orwell’in bile cesareti konusunda hakkını verdiği Stalin, altını pisleyerek ölen, zorbalığından güç alan “aslında korkak” bir adama dönüşüveriyor…

Konu olarak kendine Stalin’in ölümü sonrasında politbüro içerisindeki iktidar kavgasını seçen filmin yönetmeni Armando Iannucci, bilinçli olarak; olabildiğince uydurma, gerçekten uzak ama ayaklarını gerçeğe basar gibi görünen bir komedi yapmaya çalışmış. Bu sebeple “Bu bir absürt komedi, gerçeğe uymak zorunda değil” şeklindeki tezlerin de geçerliliği kayboluyor. Bizzat yönetmen “komik olan gerçek olması” diyor röportajlarında. “Bu bir parodidir, abartması doğal” tezini öne sürenler de parodilerde bir şekilde gerçek olan bir şeyin karikatürize edilmek zorunda olduğunu atlıyorlar. Örneğin Stalin’in son zamanlarında -doğal sebepleri olan- kuşkulu hâlini alır yüzle çarparsınız, bu hoşumuza gider gitmez tartışılır, ama en azından biçimsel olarak bir parodi öğesidir.

“Kime göre gerçek, neye göre gerçek”lik bir durum da yok. Çünkü gerçek olayların bir yorumuyla uğraşmıyor, aksine olaylar gerçek değil. Bu, yönetmenin kendini gelecek eleştirilere karşı bir savunabilmesi için işlevsel bir hamle. Bunu yaparken asırlık anti-komünist propagandayı tavada hafif bir ters yüz edip, çiğ çiğ önümüze servis ediyor. Devrim sonrasında iç savaş görmüş, Lenin’in ölümüyleyse, “kanıtlı” ve “itiraflı” komplolara tanık olmuş bir ülkenin tarihini es geçerek “ben dalgamı geçiyorum birader zaten” diyor. Sovyetlerin, o dönemin, eleştirilecek tarafı yok mudur? Vardır elbette ama Iannucci’nin yaptığı bu değil, kurduğu hayal ürünü senaryo konuyla ilgili bilgisi az olan insanlar için bir algı oluşturuyor. Bu algı da komünist yönetimlerin de “aslında” Nazi filmlerinden çıkmışçasına kötü olduğu…

Gerçeklerden yola çıkmış gibi yapmak

Senaryo kendini bu yüzden hiçbir şekilde tutarlı olmak zorunda bulmuyor. Bütün hepsini ele almak uzun sürer ancak örnek vermek gerekirse, [1] bütün doktorların öldürüldüğü için Stalin’in ölüm ilanının yapılamaması, [2] oğlu Vasili’nin babasının beynini Amerikanların çaldığı yaygarasını koparması… Ardında yatan amacı okuyabiliyor olsak ve anti-komünist de olsalar parodi öğeleri sayabiliriz bunları. Ancak [3] Beria’nın Jukov’a dövdürülmesinin ardından anında idam edilmesi (ki 1,5 yıl sonra mahkemesi de görüldükten sonra Hruşçov döneminde idam edilmiştir), [4] öldürüldü denen Aleksey Kapler’in 1979’a kadar yaşaması, [5] asabi olarak bilinen Molotov’un mıymıntı bir adama dönüştürülmesi, [6] Gulagtan çıkmadan önce Stalin’in öldüğünü duyduğu için bayılan eşi Polina’nın bu ülkenin mahkemesi, yargısı yokmuşçasına sadece Stalin’in şahsi kaprislerince Gulaga gönderilmiş gibi gösterilmesi ve [6] General Tuhaçevski’nin yargısız infaz edildiği iddiası gibilerinin parodiyle alakası yok. Bunlar öyle tarihsel görünüyor ki, konu hakkında okuma yapmayanların, olayların gerçekten yola çıkılıp abartıldığını, “acı gerçekler” hakkında taşlamalar, şakalar yapıldığını düşünmemesi imkânsız.

Tekrar edelim, Iannucci tam da buna sığınıyor itibarsızlaştırırken, “salın be kardeşim, komik olsun diye yaptım” demeye getiriyor. Kendiyle aynı politik saflarda yer alan seyircisinden de eleştirenlere “sıyrıl ideolojinden, buna mı taktın? Bağımsız değerlendir” demelerini bekliyor. (Sanki öyle bir şey mümkünmüş gibi!) Bizleri ise “kutsallarına saldırıldığı için kuduran” insan pozisyonuna sokma amacında. Örneğin Stalin değil de Atatürk ölürken altına işese ve İsmet İnönü, Kazım Karabekir falan çişine basmamaya çalışsaydı, bu gene de çirkin olurdu değil mi? Atatürk yerine sevdiğiniz, istediğiniz figürü koyabilirsiniz; sonuç pek değişmiyor. Hatta en sevmediğimiz siyasi figürler olsa bile bir çiğlik hissi yaşardık sanıyorum. Film, asırlık türkünün “Ha Stalin, ha Hitler”, “Ha Nazi, ha komünist” nakaratlarına geçiş yapıyor nihayetinde.

Sadece Stalin’e değil, Sosyalizme de karşı

Tabii bu itibarsızlaştırma Stalin’le sınırlı kalmıyor, hatta çok daha fazla olarak, tüm devrimi, reel sosyalizm deneyimini, onun tüm figürlerini ve tarihini karşısına alıyor. Yönetmene göre Hruşçov, Jukov, Malenkov, Kaganoviç, Molotov ve diğerleri arasında da bir tane doğru yerde duran biri yok. Stalin karşıtı olduğu ortada ama ona karşı da kimseyi desteklemiyor, kimseye yüz vermiyor. Çünkü kişilere değil, tamamen sosyalizme karşı. Mevzuya bir yerden Trotskiy dahil edilebilseydi, o da aynı kaderi paylaşırdı, burası da çok net. “Stalin’in bürokratik devleti” gibi söylemlere tutunmaya çalışacak olanlarsa varsa, not olsun diye belirtmek lazım.

“Stalin’in Ölümü”nü salt bir film olarak değerlendirirsek, hiçbir açıdan çok ciddiye alınacak bir eser olarak bulmuyorum ancak Nâzım şiirleri okuya okuya muhalif sanatçı kariyerini inşa eden Genco Erkal bile, aynı Nâzım’ın şiirler yazdığı adam hakkında, “Stalin’in Ölümü adlı müthiş filmi izledim az önce. Diktatörlerin sonu budur beyler. İbret olsun” diye tweet atabiliyor. Yani Hitler eşleştirmesinin yerini, burada Tayyip Erdoğan almış. Böyle gerçekten uzak bir filmi ciddiye aldıran şey de bu. “Yeşiller aktivistliği”nin, “ideoloji dar kafalılıktır solculuğu”nun penceresinden bu filmi değerlendirirken, Sovyetler’in yokluğunda mavi yakalısıyla, beyaz yakalısıyla işçilerin büyük kısmının 12 saat çalışıp geçinmediğini unutmayın yeter…

Yukarı