Yazarlar

Afrin, iç politika ve seçimler

Hukuk Defterleri dergisinin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında çıkan sayısında yaşanan süreci anlatırken şöyle yazmıştım:

Türkiye sermayesi açısından en büyük sorunun, tek kutuplu dünyada kendi konumunu belirlemek olduğu bir tarafa yazılmalıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılması öncesinde iki kutuplu dünyada denge politikası ile konumunu koruyan Türkiye sermayesi, yeni dünya düzenine geçiş̧ sonrasında da önceki konumunu korumaya çalışarak bir pozisyon bulmaya çabalamaktadır. Ancak Türkiye sermayesinin bu talebini karşılamak, yeni düzenin nesnelliğine uygun düşmemektedir. Denge politikalarının bittiği, bu politikalar ile kurulmuş̧ veya devamlılığını bu şekilde sağlamış̧ ülkelerin peyderpey değişim/dönüşüm, yıkım/yeniden yapılanma süreçleri yasadığı bir dünyada, Türkiye’nin eski koşullarıyla kalması objektif olarak imkansızdı. Tek kutuplu, neoliberal ekonominin egemen olduğu emperyalist-kapitalist düzende Türkiye’nin bu sisteme bağımlılığının artması için 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yıllar içinde tahrip edilmiş̧ olsa da kısmen varlığını koruyan ilkelerinin tasfiye edilip, yeni düzene uyumlaşması gerekmekteydi. Söz konusu uyumlaşma hamlesi ise, AKP ile birlikte “ılımlı İslam” projesiyle gündeme gelmiştir. 14 yıllık AKP iktidarı döneminde darbe teşebbüsü de dahil yaşanan bütün siyasal gelişmeler tam da bu uyumlaşma sancılarının bir sonucudur.”

Bugünü anlamak için de yukarıda yazılanlar bir temel oluşturuyor.

Bu dönüşüm/uyumlaşma sürecinde AKP, ABD’nin politikaları doğrultusunda başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’ya müdahale etmeye çalıştı. Ancak AKP’nin van minütlerle, Davutoğlu projeleriyle Ortadoğu’da soyunduğu dış politika iflas eşiğine geldi ve çark etmek zorunda kaldı. Esad’lı çözümlerin tekrar gündeme geldiği, emperyalistler tarafından cihatçı çetelerin plandan çıkarıldığı/düşman olarak belirlendiği ve PYD’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerini geliştirdiği bu dönemde AKP, bu planda kendine yer bulmak için farklı kanalları denemek zorunda kaldı. İşte darbe sonrası döneme de buradan devam edebiliriz.

15 Temmuz darbesi sonrasında İslamcılıktan daha fazla milliyetçiliği öne çıkarmaya başlayan AKP, Ortadoğu’daki dengelerin de değişimi ile birlikte “milli ve yerli” söylemlerine daha fazla sarıldı.  Yeri geldi “anti-emperyalist” söylemlerde bulunarak ABD’ye laf söyledi yeri geldi Almanya ve Hollanda ile ilişkileri gerginleştirerek AB’ye kafa tuttuğunu, boyun eğmediğini göstermeye çalıştı. Bu arada Rusya ve İran’la ilişkilerini arttırdı. Oysaki tüm bu süreçte dillendirmiş olsa da ne NATO’dan çıktı ne AB ülkeleriyle ilişkilerinden, silah anlaşmalarından vazgeçti ne de emperyalist merkezlerin örtülü ya da açık onayı olmadan bir adım attı.

Dolayısıyla Afrin’de de durum farklı değil.  Afrin başlığı emperyalist ülkelerin Suriye ve Ortadoğu’da nasıl yerleşecekleri/burayı nasıl bölüşecekleri ve Türkiye’nin de nasıl bir konumu olacağı ile ilgili. Birkaç hafta önce Kudüs meselesinde ABD’ye “meydan okuyan” AKP’nin bu operasyonunu ABD’den onaysız yapmadığı açık. Operasyonun ilk günlerinde hükümetin NATO’ya yönelik yaptığı açıklama, ABD, AB ve Rusya’nın tutumu da bunu gösteriyor.

Türkiye, dış siyasetteki sıkışmışlığını Afrin operasyonuyla azaltabilecek mi? Bu önümüzdeki günlerde bölgedeki öznelerin aldıkları konum ve anlaşmalarla netleşecek.

Peki, bu operasyonun iç politikaya yansımaları nasıl olur?

İç politika, milliyetçilik ve seçimler

2017 Mart ayında Anayasa referandumu çok az bir farkla kabul edildi ve başkanlık sistemi gelmiş oldu. Neredeyse halkın yüzde ellisinin hayır dediği bir sistemi şimdi oturtmaya çalışıyorlar. Erdoğan, seçimlerin zor geçeceğinin farkında.

Zaten 2017 referandumu sonrasında yayınlanan seçim anketlerinde AKP’nin oyunun azaldığı görülüyordu. Erdoğan ise partide metal yorgunluğu olduğunu söyleyerek partinin belediye ve yerel örgütlerinde değişime gitmeye başlamıştı.

2017 sonu ve 2018 Ocak ayının ilk haftalarında ise erken seçim iddiaları gündeme geldi. AKP sözcüleri ve başkan yardımcısı ile AKP’ye yakın köşe yazarları kesinlikle erken seçim olmayacağını söylese de; ekonomik belirsizlikler ve başkanlık sistemindeki geçiş sürecinin hızlandırılması gibi nedenlerle AKP’nin erken seçime gideceği söyleniyordu. Belediye ve yerel örgütlerdeki değişim buna bağlanıyor, MHP ile referandumda başlayan anlaşmanın, seçim ittifakına dönüşerek erken seçime gidileceği belirtiliyordu.

Bu iddialara, muhalefet de yeşil ışık yaktı. Kılıçdaroğlu erken seçimlere CHP’nin hazır olduğunu belirtirken; Akşener, darbe girişiminin ikinci yıldönümü olan 15 Temmuz 2018’de erken seçim olacağı beklentisini dile getirerek, cumhurbaşkanlığı adaylığını erkenden ilan etti. Bahçeli ise referandumdan birkaç ay sonra “seçim ittifakı” ve “seçim barajının düşürülmesi” önerilerini gündeme getirdi.

***

Dış tehdit ve savaş varlığı, milli duyguları perçinleyen halkta kuvvetli bir hükümetin olması gerektiğine ikna eden süreçlerdir. Afrin operasyonu da bu anlamda AKP’nin imdadına Hızır gibi yetişti.

HDP hariç Meclis’teki tüm partiler ve patronlar operasyona destek mesajlarını açıkladı.

Özellikle 15 Temmuz ve sonrasında artan milliyetçi söylemlerin etkisiyle Afrin operasyonu öyle bir milli mesele haline getirilmek isteniyor ki, sosyal medyada ve sokakta operasyonun aleyhine konuşanlar tutuklanıyor, destek vermeyen ünlüler televizyon programlarında topa tutuluyor. Afrin operasyonuna karşı gelmek ve hatta desteğini açıklamamak/yorum yapmamak bile adeta vatana ihanet olarak görülüyor.

Böyle bir desteği almış AKP’nin erken seçime gitmesi hala bir olasılık. Ve eskisine göre daha artmış bir olasılık.

***

Ancak şunu unutmamak gerekiyor.

AKP, referandumda bir sistemsel dönüşümün hukuki boyutunu gerçekleştirmiş ancak tam olarak toplumsal meşruiyetini sağlayamamıştı. Yüzde ellinin hayır demesi bunun bir göstergesidir. Bu dönüşümün meşruluğunu seçimlerle -hem halk nezdinde hem de dış ilişkiler bakımından- sağlamalı ancak 7 Haziran gibi bir sürpriz yaşatma riskini bertaraf etmelidir. Dolayısıyla, AKP seçim kanunlarında değişiklik ihtiyacı hissetmektedir. Ancak bu değişikliklerin ve seçimlerin kamuoyunda meşru görülmesi için CHP’nin ayak bağı olmaması, MHP’nin ikna edilmesi, değişikliklerin KHK ile değil Meclis yani yasama yoluyla yapılması gibi hususlar AKP’yi zorluyordu.

Ancak -erken seçime gitsin ya da gitmesin- AKP ve Erdoğan’ın, Afrin operasyonuyla aldıkları destek ile seçim kanunlarında değişiklikleri, çok daha rahat yapabileceği görülmelidir. Dış tehdit ve savaş varlığı -halkta tam da güçlü bir merkezin olması gerektiği düşüncesini ve “milli” birlik ve beraberlik” duygularını arttırırken-  AKP’nin elini güçlendiriyor, muhalefetin ise alanını daraltıyor.

AKP, Ekim ayında ortaya atılan daraltılmış seçimli sistemi ve bununla ilgili değişiklikleri işte tam da bu destekle yapacaktır.

Tam da bu sebeplerle, Afrin gündemi, seçim kanunu değişikliklerine CHP’nin engel olma ve zorluk çıkarma olasılığını azaltmıştır. MHP’nin Meclis’e girememe tehlikesi sebebiyle Bahçeli’nin açtığı seçim barajının düşürülmesi başlığı bile hızlıca bertaraf edilebilecektir. Çünkü MHP, sınırdışına, YPG’nin bulunduğu bir bölgeye operasyon yapılırken, barajın düşürülerek HDP’nin Meclis’e girmesini hem de bu değişikliği talep ederek adeta bunun sorumlusu olmayı tercih etmeyecektir.

O halde, bu gündem AKP’nin iç siyasette sıkışmışlığını aşmasına -belki de- dış siyasete göre daha fazla yardımcı olacak.

Peki burada sola ne düşüyor?

Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Yukarı