Pusula

PUSULA | Şahtan Mollalara İran

PUSULA | Şahtan Mollalara İran

Behiç Oktay

İran diğer Orta Doğu ülkelerine benzer bir şekilde pek çok devrim, ayaklanma ve emperyalist müdahalenin gerçekleştiği bir ülke olmuştur. Bölgede modernleşme yanlısı halk hareketleri her daim gözlenmiş olsa de bu çabalar bir çok zaman bölgede önemli çıkarları bulunan emperyalizmin müdahalesine maruz kalmıştır. İran, emperyalizmin Orta Doğu’ya yönelik saldırgan politikalarından en çok etkilenen ülkelerden biri olmuştur.

1. Dünya Savaşı dönemde Orta Doğu’da keşfedilen petrol yatakları 1900’lerin başından bugüne kadar Orta Doğu siyasetinin ortasında yer tutmuştur. Bu yıllarda İngiltere ile yakınlaşmaya başlayan İran, ülkedeki petrolün çıkarılmasında İngiltere’ye büyük imtiyazlar tanımıştır. İran’daki petrol yataklarını almak isteyen İngilizler, bugün BP (British Petroleum) olarak bildiğimiz, ancak 1908’de Anglo-Pers Petrol Şirketi (APOC) adı ile kurulan şirketi aracılığı ile İran’daki petrolü çıkartmaya başlamıştı. Ancak emperyalizmin bir gereği olarak petrol gelirlerinin çok küçük bir kısmı İran’a bırakılmaktaydı. Bu gelir İran halkına ulaşmıyor, dolayısıyla İran halkı kendi ülkelerinin petrol gelirinden faydalanamıyordu.

1925 yılında Şah olan Rıza Pehlevi, ülkesini modernleştirme amacı olan asker kökenli bir hükümdardı. Pehlevi, özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye ile yakın ilişkiler kurmak istiyor ve Türkiye’de gerçekleşen değişimi yakından takip ediyordu. Atatürk’ün daveti ile Ankara’ya gelen Pehlevi’nin ziyaret amacının yalnızca devletler arası bir görüşme amacı taşımadığını, Türkiye’de Osmanlı sonrası modernleşmenin nasıl gerçekleştiğini gözlemlemek amacı taşıdığını söylemek mümkündür. Zira, Pehlevi’nin Türkiye ziyareti yaklaşık 1 ay sürmüştür (9 Haziran – 5 Temmuz 1934).

Ancak Pehlevi’nin Ankara ziyareti öncesi ve sonrası İran için oldukça gergin bir dönemdi. 1925’te iktidara gelen Rıza Pehlevi Atatürk’ü kendine örnek alıyor, ülkesini modernleştireceğini söylüyordu. Bu durum Türkiye’deki gelişmeleri takip eden İran açısından karışık bir hal almaya başlamıştı. Özellikle Türkiye’de 1921’de laikliğin anayasaya girmesi ve 1924’te halifeliğin kaldırılması İran’da ulema sınıfını oldukça rahatsız etmişti. Bunun yanında İran’ın giderek batı ile olan bağını kesmeye başlaması, İran’da ekonomik olarak eli güçlü olan İngiltere siyasi nüfuzunu kullanarak siyasi olarak ülkede huzursuzluğu artırmıştı.

Rıza Pehlevi, İngiltere ile ters düşmeye başlamasının ardından 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na yanaşmış, bunun sonucunda İran İngiltere ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Özellikle İran petrollerinin kullanımı konusunda önemli olan bu işgal 1946 yılına kadar sürmüş, Rıza Pehlevi’nin de görevi bırakmasına ve yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’nin gelmesine yol açmıştı.

Emperyalizmin değişmeyen rolü

İngiltere’nin İran üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik hegemonya 1950’li yıllarda önemli sarsıntılar geçirdi. Bunda birinci derecede rol oynayan kişi ise Muhammed Musaddık idi. Musaddık, 1940’ların sonunda yükselen muhalif hareketler ve Rıza Pehlevi döneminde palazlanmış milli burjuvazinin bir arada yer aldığı Ulusal Cephe’nin adayı olarak İran Başbakanı seçildi. Musaddık 1951-53 yılları arasında İran Başbakanı olarak görev yaptı. Görevi süresince TUDEH’ten de destek alan Musaddık’ın ana hedefi İran petrollerini önemli ölçüde kamulaştırmaktı. İran’da çıkartılan petrol gelirinin yalnızca %16’sı İran’a kalırken, Musaddık bu oranın en az %50 olması gerektiğini savunuyordu. Bunun gerçekleşmesi durumunun Sovyetler Birliği’ne yarayacağını düşününe ABD ve İngiltere’nin 1953’te ortaklaşa düzenlediği Ajax Operasyonu, İran’da darbe ile Musaddık’ı devirmiş, İran’da bir kez daha ABD ve İngiltere’nin siyasi ve ekonomik etkisini güvence altına almıştı.

2013 yılında, yani Ajax Operasyonu’ndan 60 yıl sonra açılan CIA belgelerinde ise “Askeri darbe ABD dış siyasetinin bir parçası olarak, CIA yönetiminde gerçekleştirildi” ifadesi yer alıyor. Bunun yanında bu operasyonda İngiltere’nin istihbarat örgütü MI6’in de rol aldığı belirtiliyor. Darbe planlayıcılarından Donald Wilber bu durumu şu şekilde açıklıyor: “İran’ın Demir Perde’nin gerisine kayması tehlikesinin büyük ölçüde arttığı düşünülüyordu. Bu gerçekleşseydi Soğuk Savaş’ta, Sovyetler Birliği açısından bir zafer, Batı ve Orta Doğu açısından ise önemli bir yenilgi anlamına gelecekti.”

Bu dönemde İran’da ortaya çıkan gösterilere ulema sınıfının da destek verdiği unutulmamalıdır. Ülkede toprak sahibi olan ulemaların da Musaddık’ın olası bir toprak reformuna karşı, kendilerine ait toprakları teslim etmemek adına emperyalizm ile işbirliği yapmış, Musaddık’ın devrilmesine katkıda bulunmuşlardı.

Yeşil Kuşak ve İslam Devrimi

Musaddık’ın iktidardan emperyalizm eliyle alınmasının ardından Pehlevi İran’ı ABD kampının yanına çekmişti. Önceden İngiliz petrol şirketlerinin ağırlıkta sahip olduğu İran petrolleri çoğunlukla ABD’nin eline geçmiş, bunun yanında Hollandalı ve Fransız petrol şirketleri de İran petrolüne ortak olurken İran’a sahip olduğu petrolden neredeyse hiç pay düşmüyordu.

1960’lı yılların başında Şah, İran’ı Beyaz Devrim olarak adlandırılan bir reform sürecine sokmuştu. Bu süreçte altyapı yatırımları artmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş ve bunun gibi diğer modernleşme girişimleri gerçekleşmişti. Bunun yanında bir toprak reformu da gerçekleşmişti. Ancak bu reform, ülkedeki köylülere toprak dağıtmıyor, toprağı satıyordu. Bu durum İran köylüsünü borçlandırarak daha da yoksullaştırmış, halkı sefalete sürüklemişti. Köyden kente göçen İran köylüsü kentte de iş bulmakta zorlanıyor işsizlik yükseliyordu. Bunun yanında İran topraklarında ABD’ye askeri bir takım ayrıcalıklar tanınmaya başlanmıştı.

Bu süreçte Ayetullah Humeyni, özellikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı, toprak reformu ve ABD’ye imtiyazlar tanınmasını kendi lehine kullandı. Ülkenin Şii kimliğini kaybederek batılı bir görünüm aldığını savunuyordu. İran’da ulemanın merkezi olarak kabul edilen Kum şehrinde Şah karşıtı söylem ve eyleme girişem Humeyni tutuklanarak Irak’a sürgün edildi. Ülkedeki ekonomik ve siyasi sorunlar bir yandan İslamcıları güçlendirirlen bir yandan da özellikle ülkenin sanayi merkezleri ve SSCB ile sınırı olan bölgelerinde komünistler de güçlenmeye başlamıştı.

Pehlevi’nin ABD ile arasını açmaya başlayan olay, ülkede ekonominin büyümesi ile orduya çok para harcaması, bunun sonucunda ekonomiyi iyileştirmek için OPEC’te aktif rol alıp petrol fiyatlarını yükseltmek istemesiydi. Şah 1974’te petrole %14 zam yaparak batı ekonomilerinde ciddi bir krize yol açtı. İran neredeyse bir gecede zengin olmuş, ancak sonrasında artan harcamalarla enflasyon fırlamış ve toplum ekonomik olarak kötü bir hale gelmişti. Ülke ekonomisi iyi ancak halkın durumu kötüydü. Bu da her zaman olduğu gibi halkın monarşiye karşı harekete geçmesine neden olmuştu.

Bunların üzerine 1975’te şahın başta olduğu tek parti dönemi başladı. Pehlevi ülkedeki gücünü artırmaya çalışırken bir yandan da İran’daki İslamcıları komünistlere karşı güçlendirmeye başlamıştı. ABD’nin SSCB’ye karşı kullandığı yeşil kuşak projesi ile uyumlu olan bu adım, İran’da Pehlevi ile İslamcıların ittifakı ile oluşmaya başlamıştı. İslamcılar ülke içinde desteklense de Irak’ta bulunan Humeyni’nin Pehlevi’ye dönük muhalefeti sürüyordu.

İran’da bununla beraber şeriata karşı bir toplumsal dinamik de gelişiyordu. Ülkenin pek çok yerinde uzun süren grevler yaşanırken insanlar demokrasi ve laiklik talep ediyordu. Buna rağmen sokakta Humeyni en çok öne çıkan isimdi. Uzun süren sokak hareketleri sonrası 16 Ocak 1979’de Pehlevi ülkeden kaçtı ve yaklaşık 2500 yıl süren monarşi sona erdi. Pehlevi’nin kaçışından 2 hafta sonra Humeyni İran’a ayak bastı. İran’da monarşi yıkılmış, teokrasi kurulmuştu.

Humeyni liderliğindeki teokratik yönetim, Şah yanlılarını ve toplumda kendilerine muhalif kesimleri çoğunlukla idam ediyor ve hapse atıyordu. Bununla beraber Şah pek çok ülkeye sığınmış, en sonunda tedavi olamk için soluğu ABD’de almıştı. ABD’nin Şah ve ailesini kabul etmesi ise İran ile ABD’nin İran’da şeriatın kurulmasının ardından başlayıp bugüne dek süren gerginliğin başlangıcı olmuştu. Devrim sonrası İran’da ABD Büyükelçiliği basılmış, buradaki görevliler yaklaşık 2 yıl boyunca rehin olarak tutulmuştu. Bunun ardından Irak ile İran arasında bizzat ABD’nin müdahil olduğu 8 yıl sürecek bir savaş başlamış, ABD İran’a yönelik ilk yaptırımlarını uygulamaya başlamıştı. Bunun yanında İslamcı devlet İran halkına huzur getirememiş, Şah dönemine benzer baskılar devam etmiş, özgürlükler daha da fazla kısıtlanmıştı.

Monarşiye karşı olmak ve ekonomik olarak kötü durumda olmak dışında hiçbir ortak yönü bulunmayan kesimlerin, İslamcılar ve solun ittifakı ile devrilen bir monarşinin, emperyalizm ile en çok bağı olan İslamcıların zaferi ile sonuçlanması, ilkesiz ve gerçek dışı siyasi ittifakların kim için ne gibi faydaları ve zararları olduğunu göstermiştir. Zulme ve baskıya karşı toplumun tüm kesimlerinin bir araya gelmesinin yıkıcı etkisi güçlü olsa da, asıl önemli olan kurucu etkisi yeterince güçlü olamayan komünistler, İran’da İslamcıların devrim sonrası iktidarı almasının önüne geçememişlerdir. İran’da herkesin istediği gibi Şah tahttan inmiş, ancak yerine gelen teokratik yapı da İran halkını baskı altında tutmaya, ekonomik olarak yoksullaştırmaya devam etmiştir.

Gündem

Yukarı