Pusula

PUSULA | Emperyalizm, kapitalizm ve gericilik kıskacında İran

PUSULA | Emperyalizm, kapitalizm ve gericilik kıskacında İran

Ali Ateş

İran’ı değerlendirirken tek başına siyasal yönelimleri mercek altına almak yeterli olmuyor. O yüzden üretim ilişkileri, sınıflar ve onların siyasal temsilcileri ile İran’daki kapitalist sistemi öncelikle masaya yatırmak gerekiyor.

Bağımsızlık adına gerici tasallutun sürmesi ya da özgürlük adına emperyalizme boyun eğmek gibi bir ikilem aslında İran’ın egemen güçlerinin tercihi olarak karşımıza çıkıyor. İran emekçileri, bu gerçeklerin farkına vardıklarında, gericilik-kapitalizm-emperyalizm sultasının birbirini tamamlayan bir şer üçgeni olduğunu gördüğünde düğüm kökten çözülecektir.

İran’da yaşanan protesto eylemleri, bir kez daha gözleri İran’a çevirdi. Fransa’dan İran’a gelerek yönetimi alan Humeyni şahsında bugün “molla rejimi” diyebileceğimiz gerici bir rejim İran’da hüküm sürüyor. Bugünkü gerici rejim, geçmişin bütün izlerini silmiş, 1979 yılının öncesi İran ile bugünkü İran arasında toplumsal yaşama nezdinde büyük farklılıklar ortaya çıkarmıştır. Her ne kadar dayatılan toplumsal yaşam, sağından solundan çatırdasa da İslamcılığın Şia versiyonunun egemen olduğu bir rejimin, Sünni Arabistan ile yarışacak çok tarafı bulunuyor.

İslam ve Cumhuriyet yan yana yaşayabilir mi?

Özellikle İslam’ın yeniden yorumuna sahne olan başka bir İslamcılık ekolünden bahsetmek gerek. İslam’ın meşru mezhebi olarak görülmeyen ve tarihten bugüne Şii İslam anlayışının merkezi olan bir coğrafyada “dine karşı din” söylemi üzerinden farklı bir bakış açısı olsa da, yıllardır egemen İslam anlayışına muhaliflik üzerinden gelişen Şiilik iktidar olduktan sonra kendi gericiliğini toplumun her alanına dayatan bir nitelik kazanmıştır. Bu anlamıyla Suudi Arabistan’ın Vahabi anlayışı, Mısır’ın, Tunus’un, Suriye’nin ve Türkiye’nin Müslüman Kardeşler zihniyeti gibi İran’da yaşanan İslamcılığın da büyük tabloya baktığınızda paralel bir karaktere sahip olduğunu görebilirsiniz.

Ortada, tam anlamıyla bir din devleti var. Rejimin ve devletin bekası mollalardan oluşan bir kurula teslim edilmiş bulunuyor. Her ne kadar İran’da seçimler yapılsa da, düzenin sahibi, silahlı kuvvetleri ve önemli kurumları din adamlarının elinde bulunuyor. İslam Cumhuriyeti kavramı bu anlamıyla cumhuriyet fikrinin ters yüz edildiği bir gerici rejim olarak karşımıza çıkıyor.

İstibdat tek adam yönetimi ise, İran’da mollalar diktatörlüğünden bahsetmek gerek. Bu gerici rejim, kendi iktidarını kurduktan sonra, din adına doğru saydığı uygulamaları devletin resmi uygulaması haline getirmiş, toplumsal doku ve gündelik yaşam, devlet dayatmasıyla gericileştirilmiştir. Kadınların başı açık olarak gezmesi yasaklanmasından tutun kadınların ne tür kıyafetler giyeceğine kadar sokakta devlet sopasının kendisini her daim hissettirdiği bir düzenin adıdır İran’daki bugünkü rejim.

Fransız Devrimi’nin büyük ideali cumhuriyet fikrinin, gericilik elinde bir oligarşiye dönüşmesi, İran örneği ile karşımızdadır. Bu adlı adınca şeriat yönetiminden başka bir şey değildir.

 İki İran

İran tek başına gerici bir rejimle yönetilmiyor. Aynı zamanda köküne kadar kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu bir düzen var ülkede. Devrim Muhafızları gibi askeri bir örgütlenmenin kontrolünde büyük ekonomik birimlerin bulunması bu gerçeği değiştirmiyor. Sosyalist değilseniz, sosyalist bir ekonomik modeli önünüze koymadıysanız ve İslam teorisine göre bir ülke yönetimi kurguladıysanız kapitalizmden ötesi bulunmuyor zaten.

İran’da gerici baskı ve dayatmadan kaçıp Türkiye’ye gelen zenginleri görüyoruz. Yılbaşı gecesi iki İran’ı birlikte gördük. Bir yandan iktisadi sorunlara karşı ayağa kalkan, işsizliğin belirgin bir biçimde kendini gösterdiği koşullarda artık yeter diyen toplumsal kesim ile diğer yandan Türkiye’de yılbaşı kutlaması yapmak için gelen zengin İranlıları. Birinci kesimin gerici rejimi sorgulamaya başladığı açık. İkincilerin ise bu gerici rejimden kurtulmak istedikleri daha da açık.

Özgürlük adına emperyalizme sarılmak

Ancak tam da burada bir sorun çıkmaktadır. Bugün İran’da sermaye sınıfının bir bölmesi (Mollalar da sermaye sınıfının parçası olarak ayrıca görülmeli) ve orta sınıfların aynı zamanda molla rejimine karşı daha liberal bir İran hayali kurduğunu söylemek yersiz olmayacak. Bu anlamıyla, özellikle batı ülkeleriyle daha fazla yanaşan İran’ın ekonomik sorunlarını daha kolay aşabileceğine dönük bir yaklaşım, tam da liberal siyasetin zemini olarak görülmeli. Kaldı ki, bugünkü İran hükümeti, bu zemin üzerine siyasal güç haline gelmiş, ABD ile nükleer silah üretimi konusunda varılan anlaşma bu politikanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştı.

Tersinden de, ABD açısından liberallerin daha fazla güçlenmesi, işine gelen bir durum. Ancak dış politikada ortaya çıkan bu durumun, altında yatan ekonomik temellere bakıldığında kapitalist bir zeminin olduğu bir kez daha görülecektir. Bu anlamıyla, İran’daki egemen siyaset, ister muhafazakarlar ister, reformistler olarak bölünsün, bu çıkar kavgasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Doğal ki, burada özgürlük, reformist kanadın siyasi söylemi haline gelmekte ve bu durum, gerçeklerin üzerini örten bir illüzyon yaratmaktadır.

Gericiliğin tahakküm kurduğu bir rejim, kapitalizmin bütün sonuçlarıyla muzdarip bir biçimde özgürlük başlığını tartışıyor. Gerici tasallutun karşısına konulan şey emperyalizme yakınlaşmak oluyor. Ancak üstündeki örtü kaldırıldığında ücretli emek sömürüsüne dayanan gerçek çelişki rahatlıkla görülebilecektir.

Bu anlamıyla, bağımsızlık adına gerici tasallutun sürmesi ya da özgürlük adına emperyalizme boyun eğmek gibi bir ikilem aslında İran’ın egemen güçlerinin tercihi olarak karşımıza çıkıyor. İran emekçileri, bu gerçeklerin farkına vardıklarında, gericilik-kapitalizm-emperyalizm sultasının birbirini tamamlayan bir şer üçgeni olduğunu gördüğünde düğüm kökten çözülecektir.

Yukarı