emperyalizme karşı mücadele konferansı
Köşe Yazıları

Düzenin çizgisi ve devrimin çizgisi: Demokratik cumhuriyet ve sosyalist cumhuriyet

Ekim Devrimi’nin 100. yılının kutlandığı ülkemizde bu tartışma önem taşıyor. Tarihte sosyalizmin ayakları üzerine dikildiği ve insanlık açısından yok edilmesi imkansız olan kazanımların odağı olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kazanımlarını ileriye taşıma sözü verdiğimiz günlerden geçiyoruz.

Bu sözü verirken kendi topraklarımıza bakmamız gerektiği açıktır. Buradan hareketle Türkiye topraklarında sosyalist bir cumhuriyetin kuruluşu güncel ve politik bir mesele olduğunu savunuyoruz.

Neden politik bir mesele? Çünkü Türkiye sol ya da devrimci hareketinin önemli bir bölümü bunu tarihin ileri dönemlerine havale etmiş ve aşamacılığı kendine bir kere daha şiar edinmiş durumda. Bu tablo ivedilikle tersine çevrilmelidir.

2000’li yıllarda ve AKP döneminde Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin 2013 Haziran direnişine kadar önemli bir dönem geçirdiği konusunda kimsenin şüphesi yoktur. 2013’ün bir dönemi kapattığını, yeni bir örgütlenme ve politizasyon döneminin açıldığını bugün söylemek yanlış olmayacaktır. Yalnız bu dönemin içinde büyük politik olanaklar barındırmakla birlikte Türkiye solu için zorlu bir süreç ve büyük bir sınav başlamıştır. Bunun farkında olmayanlar ya yüksekten uçmaya devam ediyorlar ya da aşamalı devrim tezlerine sarılmaya başladılar bile.

Bu yazıdaki derdimiz Haziran direnişinin tarihsel önemine dair yaptığımız vurguyu farklılaştırmak değil. Eksikleri ve fazlaları ile yaşadığımız bir dönemin bugüne yansımaları ve geleceğe dair düşüncelerimiz ile ilgili bir durumdan bahsettiğimiz konusunda net olmalıyız.

O yüzden gelecek tahayyülümüzün de gerçek bir zemine ve politik bir hedefe oturması gerekmektedir. Adlı adınca sosyalizm mücadelesi ve devrim arayışı bu zeminde yeniden üretilmelidir.

Bugün için gerçekçi bir değerlendirme yapmak gerekirse, ülkemizdeki iki ana politik çizginin varlığı ortaya konulmalıdır. Yazının başlığında da bahsettik, ülkemizde Türkiye’deki kapitalist düzenin tamir unsuru olarak kendini var eden demokratik cumhuriyet çizgisi ile bu düzeni ortadan kaldırmak için canla başla mücadele eden sosyalist cumhuriyet çizgisi bulunuyor.

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılını kutladığımız şu günlerde yüz yıl önceki tartışmaların aynılarını olmasa da benzerlerini yaşıyoruz.

AKP iktidarının demokratik kurtuluş reçetelerinin adresi olarak iktidara geldiği ve desteklendiği günlerden, AKP’den kurtuluş reçetelerinin demokrasi mücadelesine endekslendiği günlere geldik.

Şimdi bazı okurlarımız demokrasi kavramının kendilerinde çağrıştırdıkları anlamlar üzerinden bizlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesine karşı olduğumuz sonucunu çıkartabilirler. Böyle değil tabii ki… Biz sosyalizmin getireceği özgürlüğü ve demokrasiyi sonuna kadar savunuyoruz. Bunu bir kenara not edelim ve geçelim.

Bugün ülkemizde demokratik cumhuriyet diye pazarlanan şeyin ne olduğunu ortaya koymak gerekiyor.

Sosyal demokrasinin yani adlı adınca ülkemizde CHP tarafından temsil edilen siyasi çizginin arayışı, AKP iktidarında yıprandığı varsayılan cumhuriyeti restore ya da tamir etmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Bu tarihsel görev güncel bir yanılsama ile ortaya çıkıyor. Dinci gericiler ve liberallerin canla başla yıkarken sermaye sınıfının bir güzel izlediği 1923 cumhuriyetinin restorasyonu denilen kavramın bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilelim. Bu mümkün değil. Sembolizm ise kafamızı karıştırmamalıdır. Sovyetler Birliği’nde sosyalizme en büyük ihanetin yapıldığı Gorbaçov’lu yıllarda ihanetçilerin Lenin’in arkasında nasıl sığındıkları tarihte bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Tabii ki CHP böyle politik bir söylemi (restorasyon ya da tamir) merkeze koymuyor ancak, toplumsal alanda yaygın olarak çağrışım yapan ana akımın bu olduğunu görmemiz gerekiyor.

AKP’li veya değil, CHP bu düzeni biraz daha katlanılabilir hale getirmeye çalışacak. Yoksulluk sınırının 5000 TL olduğu bir sistemde CHP’nin 1500 TL asgari ücreti savunmaya devam etmesinin başka bir açıklaması bulunmuyor. Ya da emperyalist odaklarla olan ilişkileri bitmeyen CHP’den daha fazlasını bekleyebilir miyiz?

Sermaye sınıfının çıkarları, emperyalizmin ekonomik ve siyasi yönelimleri… Demokratik cumhuriyeti inşa etmeye çalışanların hesaplaşmadığı odaklar bunlar olduğu sürece toplumsal mücadelelerde bir arpa boyu yol alınamayacağını göstermek bugün bizim görevimiz.

Demokratik cumhuriyet tezinin birinci vechesi bu. Yani birinci cumhuriyete dönüş paradigması…

Demokratik cumhuriyet tezinin diğer vechesinin ise çok şaşırtıcı olacak ama birinci cumhuriyetin yıkılma dinamikleri ile örtüştüğünü ortaya koymak önem taşıyor.

1923 cumhuriyetinin yıkmak için canla başla çalışan liberaller ve gericilerin temel tezinin ne olduğunu çok yazdık çizdik. AKP iktidarı ile birlikte şekillenen koalisyon demokratik cumhuriyet propagandası sayesinde cumhuriyet ile hesaplaşırken, yeni Osmanlıcı ideallerini de topluma pompaladı durdu.

“Demokrasinin büyük beşiği ve halkarın, inançların en önemli özgürlük odağı” olarak pazarlanan Osmanlı İmparatorluğu ve onun üzerinden yayılan Osmanlıcılık ideolojisi liberallerin akademik eserleri, İslamcıların ise ana propaganda malzemesi olarak ortaya çıktı

Bu noktada 1999 yılında yakalanan Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği temel tezin de demokratik cumhuriyet olması şaşırtıcı değildir. Bugün de ideolojik olarak bu çizgiyi taşıyan Kürt siyasi hareketi, AKP iktidarı döneminde açıktan gericiler ile aynı hatta oturmasa da, genel olarak liberaller ile aşağı yukarı aynı çizgiyi savunmuş ve birinci cumhuriyetin çözülüş dinamiklerinde yerini almıştır.

Pek tabii ki Kürt siyasi hareketinin Osmanlıcılık ideolojisinin Türkiye’deki temsilcisi olduğunu söyleyecek kadar hataya düşecek değiliz. Ancak çıkışı itibariyle Türkiye’deki Kürt emekçi ve yoksullarının kapitalizme karşı yıkıcı gücünü temsil eden Kürt hareketinin sistematik makas değişimi Türkiye tarihinde ve cumhuriyetin tasfiyesinde krtik bir noktaya oturmuştur. Söylemsel radikalizm ve silahlı mücadele ise esas işlevlerinin yanında aynı zamanda bu makas değiştirmenin de önemli bir aracı olarak kullanılmıştır.

Çünkü çatışma-çözüm sürecinin diyalektik bir bütünlüğe sahip olması ve bunların ideolojik, devamında politik çatısını demokratik cuhuriyet tezinin oluşturması bugün de geçerlidir. Güncel siyasi hedeflerin demokratik özerklik, demokratik konfederalizm, demokratik komünalizm gibi adlandırmalarla tanımlanması ise bu bahsettiğimiz durumu değiştirmemektedir.

Kürt emekçilerinin ve taşıdıkları potansiyel devrimci dinamizmin sistematik olarak Türkiye’de kapitalizme sisteme entegrasyonunda büyük yol alınmış, bunun kaldıracı olaraksa demokratik cumhuriyet hattı önemli bir işlev görmüştür.

Tüm bu tabloyu ele aldığımızda bugün de güncel bir şekilde karşımıza çıkacak olan demokratik cumhuriyet çizgisinin mahkum edilmesi gerekmektedir. Çünkü, AKP “demokrasi” havariliğine tekrar soyunmaya çalışacak, TÜSİAD düzene “demokrasi ve çağdaşlaşma” aklı verecek, CHP “laik, demokratik, çağdaş” Türkiye’nin bekçisiyiz diye ortaya çıkacak, liberaller “demokrasi” adına bu sefer AKP’den ricacı pozisyonuna girecekler, Kürt hareketi bu sefer Ortadoğu’daki “demokrasi” örneklerini Türkiye’ye nasıl taşırız diye politika yapacak…

Dolayısıyla demokrat geçinenlerin hepsi “biz cumhuriyetçiyiz” diye ortada dolaşmaya başlayacak.

Demokratik cumhuriyet hattı düzen siyasetinin buluşma noktası olacak gibi görünüyor. Bunun dışına çıkma niyeti olanlar ise başka bir yolu tercih ediyorlar.

Sosyalist cumhuriyet hattı ise yolu bugün daha fazla belirginleşmeye başlayan Türkiye devriminin ana hattıdır. O yüzden iki çizgi var diyoruz. Bu çizgilerden biri Türkiye’de emekçilerin kurtuluş mücadelesinin adıdır ve bu yoldan gidilerek kazanılacaktır. Devrim çizgisi buradadır. Gericiliği de, AKP’yi de, ülkemizdeki sömürü düzenini de, emperyalizmi de yenecek temel güç burada şekillenecektir.

Yukarı