Sportmence

Fatih Terim vesilesiyle..: Spora pasif katılım ve izlemek

Fatih Terim vesilesiyle..: Spora pasif katılım ve izlemek

Kerem Usluer

“Toplumdaki ahlaki değerlerin çöküşü ve doğal çevreden kesin çizgilerle kopuş, sıra ‘özgür saatlere’ geldiğinde bir boşluk yaratır. Böylece iş dışındaki zamanın doldurulması da piyasaya bağımlı hale gelir. Piyasa abartılmış ölçüdeki pasif eğlenceleri, oyalanmalar ve kütlesel izlenceleri kentin el verdiği kısıtlı olanaklar çerçevesinde, yaşamın kendisine bir alternatif gibi insanlara sunar. Her çeşit spor ve eğlenceyi, sermayenin büyütülmesi amacıyla bir üretim faaliyetine dönüştürmüş olan büyük şirketler de tüm boş zamanları doldurmanın bir aracına dönüşen bu pasif etkinlikleri halkın üzerine boca ederler.”

Harry Brevarman aslında bugünün izleyicisi olduğumuz spor karşılaşmalarının geldiği durumu uzun yıllar evvel tarif etmeye çalışmış.

Bugün bu pasif etkinlikler üzerimize boca ediliyor tam anlamıyla. Kentlerin büyümesi, ulaşım sorunları, kapitalizm için engel oluşturmuyor gidemediğiniz bu etkinlikleri ekranlara taşıyarak sizi hapsediyor.

Ekranlar hafta sonları sabahtan akşama kadar spor karşılaşmaları ile doluyor. Artık karşılaşmaların saatleri bile yayın planlarına göre belirleniyor. İzleyici iyi bir dekor olarak aranıyor artık. Kısaca spor kapitalizmin çıkarı doğrultusunda organize ediliyor.

Kapitalizmin spordaki çürütücü etkisini sayfalarca anlatabiliriz, hatta eksik kalır bir çok şey ve kimse de bu çürümüşlüğe itiraz etmez ancak ne olursa olsun bu çürük düzenin sunduklarını izlemekten, yorumlamaktan ve taraf olmaktan vazgeçmeyiz.

Sporun lokomotifi futbol

Sporda kendini özel olarak ayıran, kitleler üzerindeki büyük etkisi ile futboldur. Herkesin söyleyeceği, yazacağı vardır; hele futbol ile ilgiliysek. Bilmiyorsak da sorun değil mutlaka bilen, ilgili birileri vardır yanımızda. Ve herkes tüm bu çürümüşlüğü unutarak yanında olduğu taraftan bakar sahaya. Hakem hep bizim aleyhimize hata yapar, medya hep bizi haksız gösterir, hep bizim futbolculara faul yapılır, tüm rakipler kimseye oynamadığı oyunu hep bize karşı oynar.

Sahamızda rakip futbolcuya muz gösterilir, ırkçılık yapılır, susarız; bahis şikesinin varlığını bile bile bahis oynar tüm manipülasyon iddialarını duymayız; gelir adaletsizliğinin her gün kendini hissettirdiği bir ülkede futbol üzerinden dönen rantı görmeyiz. Evet, futbol olduğunda üç maymunu bile bile oynarız çünkü herkes oynamaktadır.

Kapitalizmin tüm alanlardaki çürümüşlüğü ve yıkıcı etkisi üzerine onlarca yazı yazar, okuyabiliriz. Ama söz konusu futbol olunca ona dokunulmasın isteriz. Takımları bir üst kimlik olarak hayatımıza yerleştiririz. Nerede doğduğun kadar hangi renklere aşık olduğunda mutlaka yanıtlanması gereken bir durumdur. Çünkü ne doğduğun yer, ne tuttuğun takım değişebilir. Ve giderek bu kimliğin baskın hale gelmesi, algılarını etkiler.

Fenerbahçe bir tarafı ile cumhuriyetin son kalesidir, Ali İsmail Korkmaz’ın takımıdır; diğer yanı ile Kenan Evren için taziye ilanı yayınlayabilir kulüp ve yıkılmaz son kalenin başkanı bu satırlar yazılırken Sudan’da Cumhurbaşkanı’nın himayesinde işbirliği anlaşmasına imza atabilir.

Galatasaray kurulduğu lisedeki Fransa ekolü nedeniyle aydınlanmacıdır; ama futbolcu kadrolarının eğiliminden dolayı ‘FETÖ’cü olarak görülür. Aydınlanmacılık iktidarın ilk ayarına kadar sürer, kendini gizler, siner.

Beşiktaş halkın devrimci takımıdır; efsane başkanı MİT mensubu olabilir, Sarraf itiraflarında kulüp üzerinden kara para akladığını itiraf edebilir.

Mehmet Ağar Galatasaraylıdır, Sedat Peker Fenerbahçeli, Abdülkadir Aksu’nun oğlu Murat Aksu Beşiktaşlıdır. Tuttuğunuz takımı ideolojinize uydurmaya çalışmanız hep duvara çarpar ama vazgeçmezsiniz. Yaşadığınız çelişkileri kabul etmek yerine görmezden gelmeye, karşı takımın zaafları üzerine giderek kendinizi aynı çelişkilerden kurtarmaya çalışırsınız.

Zaaflar üzerine gidersiniz. Örneğin Fatih Terim iyi bir örnektir.  Terim’in tüm kötü özelliklerini kronolojik sıraya dökebilirsiniz. Kabadayıdır, kibirlidir, sırtını iktidarlara dayar, dostu mesela Mehmet Ağar’dır. Karşısına çatıştığı başkanı Ünal Aysal’ı koyarsınız. Berkin Elvan’ın cenazesine çelenk göndermiştir, twitter yasağını protesto etmiştir kulüp adına. Ama o aynı zamanda sermaye sınıfının örnek temsilcisidir. Yaptıkları TÜSİAD’ın KHK açıklamaları gibidir, arkası boştur. Geri adım her zaman mümkündür çünkü korunacak, büyüyecek sermaye sahibidir.

Düzene yoğunlaşmak

Ama düzenle değil simgeler ile uğraşırız ve bu uğraşıyı da düzeni yıkmak için kullanmayız. Terim milli takımdan “çok” maaş mı alıyor, bizim verdiğimiz vergilerin kuruşunun hesabını sorarız. Bilmeyiz ki federasyon özerk bir kurumdur ve hazineden kuruş yardım almamakta sponsorların gelirleri ile bütçesini oluşturmaktadır. Düzene değil Terim’e öfke duyarız.  Terim’den sonra koltuğa gelenin ona yakın aldığı maaşı sorgulamayız. Sorgulamamız gereken bu maddi gücün futbolun gelişmesi, altyapıya harcanması olacakken biz çürük düzenin ürününe yoğunlaşırız. Halbuki o düzen sürekli çürük ürün üretmektedir.

2011 şike soruşturması sırasında herkes yapıyordu radar bizi yakaladı diyen Aykut Kocaman vardır, aynı sezonun mağduru olan ve bunu her demecinde dile getiren Şenol Güneş ise aynı soruşturmanın diğer sabıkalı takımına gitmekte sakınca görmez. Terim kabadayıdır, Güneş ondan eksik kalır mı o da gücün etkisi ile hakemlere ekrandan izlenen küfürleri sallar.

Kulüp yöneticileri burjuvazinin seçkin üyeleridir. Sermaye sınıfının tüm özelliklerini kulüplere taşırlar. Daha çok kulüpleri iş yaşamlarına katacakları katkı ile kullanmak isterler.

Medya futbolun ne kadar tüketildiğini iyi bilir. Okunma, izlenme ve tıklanma oranlarına göre haber yapılır. Futbolun rantından yiyebilmek için  şarlatanlığa kadar uzanırlar.

Futbolu organize edenler oyunun daha çok izlenmesini bu sayede daha çok harcanmasını isterler. Makyaj her zaman gereklidir. Modern statlar, terbiye edilmiş seyirciler, şovlar…

Peki taraftarlar? Takım sorunlarına duyarlı kendi sorunlarına duyarsız bir toplam. Piyasanın futbola çökmesi ile taraftar kimliğinde aşınma, taraftarlığın ruhundaki kolektivizmden kopartılma. Pahalı biletleri, dayatılan Pasoligi kabullenme. Kendi sorunlarından uzaklaşma ve bu düzene giderek uyarak onun hizmetine girme.

Birde “romantik” ler vardır. Futbol güzeldir düzende sorun yoktur ama tadına varamamaktadırlar. Biz bunlara yanıt üretirken az gelişmiş ülke olmamızın sonuçlarından dem vurur gelişmiş kapitalist ülkelere gıpta etmemizi isterler.  Halbuki oraların göbeğinden bir ünlü futbolcu çıkar ve oranın gerçeklerini sizin suratınıza vurur. Söz şimdi Juan Mata’da..

“Modern futboldan nefret eden insanları anlıyorum. Eskisi gibi değil. Basında çok daha fazla yer alıyoruz ve pastadan pay almaya çalışanlar çok. Bir baloncukta yaşıyor gibiyiz. Saçmalık derecesinde paralar kazanıyoruz. Futbol dünyasına göre normal bir maaş alıyorum ama İspanya’nın %99’u ve dünyanın kalanına göre abartı kazanıyorum. Kazancımızı belirlerken diğer futbolcuların kazandıklarını parametre olarak kullanıyoruz. Normal bir hayat yaşamıyorum. Bazen ne kadar korunduğumu gördükçe korkuyorum. Yaşadığım en ufak sorunda birileri gelip benim için halledecek. Normal bir hayat yaşamadığımızın belirtilerinden birisi de bu. Futbolun endüstri tarafından hoşlanmıyorum. Eğer daha az endüstriyel futbol olacaksa maaşımdan kesintiyi kabul ederim. Sporu, antrenmanı ve rekabeti seviyorum. Genç oyuncuların üzerinde çok fazla baskı oluyor. Kendilerini rock yıldızı gibi görüyor ve pahalı arabalara biniyorlar. Onlara sadece çok azlarının en tepeye ulaşabileceği ve %99.9’unun oralara gelemeyeceği öğretilmeli.”

Futbol düzeni piyasanın egemenliğinde. Ve bu egemenlik çürütüyor futbolu. Fatih Terim bu düzenin ne ilk ne son ne dipteki ne zirvedeki temsilcisi. Sadece bir tarafın günah keçisi, diğer tarafın ise kahramanı, efsanesi. Bir taraf kıyasıya eleştirirken diğer taraf coşkuyla savunuyor. Kimse düzenin kendisini sorgulamıyor; elde edilecek başarı/başarısızlık üzerine kurulan hayatlar bunu dayatıyor çünkü.

Bu çürümüşlük son bulacak bir gün. O gün kapitalizm olmayacak ve spor toplumun olacak. Toplumun olduğu gün oynamaktan da , izlemekten de zevk alacağız.

Yukarı