Pusula

Arap İslam’ı mı Anadolu İslam’ı mı: İslamcılık kimlik bunalımında

ALİ ATEŞ

İslamcılık kavramı her şeyden önce siyasal bir kimliği ifade ediyor. İslam adına yola çıktığını söylese de siyasal bir hareketin adı olarak öncelikle kavranmalıdır İslamcılık. Bu manasıyla, biz de İslamcılık derken, tam da siyasal bir zemin üzerinden değerlendirme yaptığımız notuyla yazımıza başlamak gerek. İslamcılık siyaseti, sadece ülkemizde değil, bugün neredeyse dünyanın bir çok “Müslüman ülkesinde” en önemli tartışma başlıklarından birisi. Afganistan, Pakistan, İran, Mısır, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Cezayir vb. ülkeler başta olmak üzere hemen hemen bütün Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip ülkelerde İslamcılık önemli bir sorun olarak görülmeli.

Bugün bu ülkelerde ortaya çıkan İslamcılık hareketleri, tek tek ülkelerin kendi tarihsel gelişiminin belirleyiciliği altında bulunsa da ortak özellikleri de belirtilmeli ve bu siyasal hareketlerin birbirini besleyen objektif yanlar taşıdığı ayrıca ifade edilmeli.

Emperyalizmin 5. Kolu

Öncelikle etkin ve baskın İslamcı siyasal hareketlere baktığımızda gördüğümüz açık gerçek şu oluyor: Neredeyse hemen hemen hepsi emperyalist güçlerin şemsiyesi altında bir gelişim gösterdiği. Başka bir deyişle neredeyse dünyada da öne çıkan bütün İslamcı siyasal hareketler, emperyalizmin 5. Kolu olarak işlev görmüştür. Afganistan’da Taliban ya da El Kaide, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Irak ve Suriye’de IŞİD, El Nusra, Türkiye’de FETÖ ve AKP… Bütün bu siyasal akımların kendi ülkelerinde oynadıkları roller açık iken, aynı zamanda bu siyasal güçler kendi ülkeleri dışında da fazlasıyla rol sahibi oldular. Örneğin Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Mısır, Tunus, Filistin, Suriye gibi kolları örnek olarak verilebilir. Örneğin cihatçı El Kaidecilerin Yugoslavya, Çeçenistan, Libya, Suriye gibi ülkelerde birer aparat olarak kullanıldıkları gibi.

İslamcılık siyaseti, emperyalizmin kolları altında, bir vurucu güç olarak kullanılmış, bu daha çok radikal İslamcılık olarak kodlanmış, bir yönetsel güç olarak kullanılacağı zaman ise Ilımlı İslam kavramı ile nitelendirilmişti.

Türkiye’de İslamcı siyasetin gelişiminde benzer bir yön görmek mümkün. Örneğin FETÖ’nün kanlı 15 Temmuz Darbe girişimi bir Amerikancı darbe olarak tarihe geçti. Ancak aynı FETÖ’nün uzun zamandır siyasal İslamcılık kavramına karşı Sivil İslamcılık kavramını kullanmaya çalıştığını sadece not etmek gerek. Ortada siyasal olmayan bir durum yoktu ve sonunda hepsi Amerikancılıkta ortaklaşıyordu.

İslamcı İdeologlar ve Türkiye özgünlüğü var mı?

İslamcılık siyasetinde öne çıkan hareketlerin bazı isimleri “İslam Dünyasında” bilinen isimler. Örneğin Pakistan Cemaati İslamiyye kurucularından Seyyid Ebil Ala El Mevdudi ya da Mısır’da kurulan İhvani Müslümüni Hareketi’nden Hasan el Benna ve Seyit Kutub isimleri gibi. Her ne kadar iki farklı dünya görüşünü temsil etse de bu isimlerin yanına İran’dan da şu isimler eklenebilir: Ali Şeriati, Ruhullah Musavi Hümeyni, Hüseyin Ali Muntazari. Bu isimler söylem ve yazıları ile, bütün İslamcı hareketler üzerinde etkili olmuş, neredeyse İslamcı siyasal hareketlerde benzeşme emperyalizmin bütün dünyaya müdahalesiyle paralel bir gelişim göstermişti. Buna mukabil, siyasal İslamcılığın bu isimlerinin karşısına dönem dönem Türkiye’den başka isimler konulmaya çalışılmıştı.

Özellikle yukarıdaki isimlerin karşısına bunların panzehiri olarak Türkiye’den Süleyman Hilmi Tunahan, Abdülhakim Arvasi, Hüseyin Hilmi Işık, Cemil Meriç gibi isimler çıkartılmıştı. Bunların yanına Bediüzzaman Saidi Nursi, Mehmed Zahid Kotku, Necip Fazıl Kısakürek ve Fethullah Gülen isimleri eklenebilir.

Tez özetle şu idi: Radikal-siyasal İslamcılara mesafeli duran Türkiyeli İslamcılar var.

Aynı zamanda bu anlayış özel olarak da Mevlana, Yunus Emre gibi Anadolu’da tasavvuf akımını temsil eden tarihsel figürleri öne çıkarmayı ihmal etmiyordu.

Halk İslam’ı kavramı ve tarihsel bir not

Genel olarak Selçuklu ve Osmanlı tarih yazımlarında, söz konusu din ya da dinsel hareketler gündeme geldiğinde, kısaca öne sürülen şey şuydu: Şeyhülislamlık makamı dışında İslam tarikat ve medreseler üzerinde durarak bugünlere geldi. Bu anlamıyla daha çok “Ehli Sünnet” anlayışı olarak kendilerini görenler dünden bugüne tarikat ve medreselerin yaşaması gerektiğini ve İslamcılığın bu örgütsel zeminler üzerinden büyüyeceğini iddia etmektedirler. Bugün FETÖ’ye karşı çıkıp da tarikatların gerçek rolüne dokunmamaları işte bu bakış açısıyla ilgilidir.

Bununla birlikte en az tarikat ve medreseler yanında başka bir İslami ekolden de bahsetmek gerek. Özellikle İslamcı tarihçilerin kendi kavramlarıyla ifade edersek Halk İslami dedikleri daha çok dergah, ocak ve tasavvufi tarikatlar üzerinden şekillen bir anlayış. Halk İslam’ı kavramıyla bunun popüler bir yan taşıdığını söyleyerek “resmi İslam” anlayışının dışına çıkarırken başka bir açıdan da bu ekolü İslam dairesi içine almaya çalışmaktaydılar. Özcesi, İslam anlayışının kalıplarına sığmayan ancak İslamcılığın içine çekmeye çalıştıkları bir çaba olarak okunmalı.

Mevlana, Yunus Emre başta olmak üzere İslam tarihi içinde çıkan bu isimler bir dönem İslamcılık içinde çok popüler edildi. Mevlana ve Yunus Emre haftaları düzenlemek, hatta resmi törenler organize etmek ilk akla gelenler.

Anadolu İslam’ı ve Arap İslam’ı

İslamcı siyaset bu anlamıyla büyük bir kimlik sorunu yaşıyor. Bir yanda dünya çapında bizzat emperyalizmin oyuncağı olmuş İslamcılık siyasetinin bir devamcısı ve örneği olmaya çalışırken diğer yandan Anadolu İslamı’nı temsil eden anlayışları öne çıkarmaya çalışıyor. Bir yandan Müslüman Kardeşler gibi bizzat Nazi Almanya’sının ve sonra Amerikan Emperyalizmi’nin aparatı olarak işlev gören Müslüman Kardeşler’in destekçisi olurken diğer yandan Türkiye’de yükselen İslamcı figürleri tarihlerinin bir parçası olarak sayıyorlar.

Örneğin bugün Diyanet’in ve genel olarak İslamcı siyasal hareketlerin toplumsal yaşama dönük müdahaleleri düşünüldüğünde belki de Anadolu İslam’ı dedikleri uygulamaların tamamen dışında neredeyse Vahabi İslamcılığın uygulamalarına paralel bir evrimleşme içinde olduklarını söylemek yersiz olmaz. Örneğin Yunus Emre anlayışı ile Vahabi anlayışı nasıl yan yana getirebilir ciddi merak konusu…

Vahabileşen ya da Araplaşan İslamcılık

İslamcı siyasi hareket, kendi köklerinde ve ideolojik yapılanmasında kimlik sorunu yaşamaktadır. Belki de kökleri olarak ya da ideolojik kutupları olarak gördüğü bütün bu isimlerin aslında birbirlerinden farklı anlayışları hatta temelden zıt anlayışları temsil etmesi. Bu heterojenliğin getirmiş olduğu bir kimlik bunalımı.

Net olan ise, İslamcılığın bir tarihsel bir çerçeveden değil bizzat siyasal bir çerçeveden olaylara ve güne yaklaşımı. Bu yaklaşımın ise ortak noktası bizzat Amerikancılık oluyor. Tam da bu noktada ve genel olarak emperyalizmin dünyada İslamcılık üzerinden geliştirdiği yeni projeler, İslamcı siyasetleri daha çok yan yana getirmekte, burada da Anadolu İslam’ı gibi “değerlerin” gitgide Vahabi İslam’ın egemenliği altına girmesi durumunu ortaya çıkarıyor.

Çünkü belirleyen emperyalizmden başkası değil. İslamcılığın, siyasal olarak, emperyalizmin 5. Kolu olarak işlev görmesinin sonucu olarak bu durumu okumak gerek. Bir yandan Mevlana ve Yunus Emre, diğer yandan Hikmetyar, Müslümanların Rabia’sı ve Vahabi anlayış!

İslamcıların işi zor!

Yukarı