Mercek

MERCEK | ABD Kudüs kararıyla ne amaçlıyor?

Behiç Oktay

Dünya gündemine bir anda oturan ABD’nin aniden aldığı İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı birçok kişinin kafasında soru işaretleri yarattı. Konunun sebepleri, zamanlaması ve amacı sorgulanması gerekirken ortada genel olarak sonuç odaklı analizlere rastlamak mümkün. Ancak işin sebeplerine bakmak, bu kararın neden çıktığını anlamak, sonuçlarını değerlendirmek kadar önemli.

Bu tezler içerisinde en ağır basan görüş, bu konunun ağırlıklı olarak ABD iç politikasının bir sonucu olduğudur. Tek neden olmasa da ağır basan yanın bu olduğu, bölgedeki güncel duruma bakıldığı zaman anlaşılabilir. Bu kararı ABD Başkanı Donald Trump’ın iç ve dış politikadaki sıkışmışlığı ve yeterli desteği bulamama durumuna bu şekilde bir adımla son verme çabası olarak görmek mümkün. Bunun yanında ABD’de güçlü lobilerden biri olan ve geleneksel olarak büyük ölçüde Demokrat Parti yanlısı Yahudi Lobisi’ni de yanına çekme girişimi olarak görülebilir.

Aslında bu sürecin bir benzerini Nisan ayında ABD’nin Suriye’ye ait Şayrat Askeri Hava Üssü’nü vurması sürecinde de görmüştük. ABD’nin bu saldırısı, Trump’ın başkan seçildiği dönemde sıkça iç politikada sıkışmasına neden olan Putin ve Rusya ile olan yakınlığı iddialarını gölgelemek için, Rusya’nın en önemli müttefiklerinden Suriye’yi direkt olarak vurması ile Trump’ın elini rahatacak bir sonuç doğurmuştu.

ABD’nin İsrail’in başkentini Kudüs olarak ilan etmesinin ABD’nin geçmiş Orta Doğu politikalarından temel bir farkı da bulunuyor: uluslararası meşruiyet sorunu. Bu karar ABD iç politikası açısından meşru olsa bile, ABD dış politikası bugüne kadar uluslararası alanda yapacağı hamleler konusunda yanına güçlü ülkeler veya kurumlar çekmiş, bunların desteği ile emperyalist saldırganlığını gerçekleştirmiştir. Örneğin yakın geçmişe baktığımız zaman ABD’nin, Bush döneminde Afganistan ve Irak işgali, Obama döneminde başta Kuzey Afrika olmak üzere Arap Baharı sonrası Libya ve Suriye’ye müdahil olması, Trump döneminde ise devam eden Suriye ve KDHC krizlerinde, emperyalizmin önemli aktörlerinin ve müdahil olunan bölgedeki ülkelerin desteğini aldığı ve hareketlerine bunun üzerinden bir uluslararası meşruiyet kazandırdığını veya en azından buna dair bir arayışta olduğunu görüyoruz. Ancak Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilan edilmesi konusunda ABD’ye neredeyse bütün dünya tepki göstermiş ve bu hamlenin hatalı olduğu vurgusu yükselmiştir.

Bunun yanında Trump’ın Kudüs ile ilgili açıklamasının düşük tonu da bu meselenin iç politika ağırlıklı olduğunun bir göstergesi olarak görülebilir. Trump açıklamasında söylediği üzere, ABD’nin 2 devletli çözüme ve Kudüs’ün mevcut sınırlarına dair bir itirazlarının bulunmadığını, tarafların anlaşması durumunda barış görüşmelerini destekleyeceğini belirtti. Ancak Trump’ın bu hamlesinin ardından çözümün kısa vadede ne derece mümkün olacağı pratik olarak tartışmalı hale geldi. ABD’nin Filistin’e yönelik emperyalist hamlesi barış görüşmelerinin de seyrini kuşkusuz etkileyecektir. Bunun yanında henüz dünyanın öngördüğü seviyede bir Filistin-İsrail çatışması da görülmüyor. Filistin örgütlerinin ulusal birlik sağlama ve İntifada çağrıları yapması örgütsel olarak olaylara dair yaklaşımlarını belirtiyor. Bugün Filistin’de düzenlenen protesto gösterilerinin 80’lerin sonu ve 2000’lerin başındaki İntifada görüntülerinden uzak olduğu görülüyor. Buna rağmen karara karşı Filistinlilerin yoğun tepkisi devam ediyor. Elbette olayların nereye doğru evrileceğinin tam olarak tespit edilmesi için henüz erken bir dönemdeyiz. 13 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleşecek olan İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısından ne gibi bir sonuç çıkacağı da bu sürecin gidişatını etkileyebilecek bir sonuç doğurabilecek, ancak bir yandan da yalnızca göstermelik bir tepki toplantısı olarak da sonuçlanabilecektir.

Şunu göz önüne almak gerekir, İsrail’in başkentini Kudüs olarak ilan etme kararı kesinlikle yalnızca ABD’nin iç politikasının ve Trump’ın “manyaklıklarının” bir ürünü olarak görülemez. Bugün ABD’nin Orta Doğu politikasının ana hedefi İran’ı kuşatma altına almaktır. Bölgede son dönemde yaşanan gelişmeler de adımların bu yönde olduğunu göstermektedir. Yıl içerisinde çıkan Katar Krizi, Suudi Arabistan’ın Lübnan Başbakanı Hariri’yi yanına çekmeye çalışarak istifa ettirmesi, ABD’nin İran’a bağlı Irak ve Suriye’de savaşan milis güçlerini terör örgütü ilan etmesi, Rıza Sarraf davası, Suudi Arabistan ile İsrail’in İran konusunda can ciğer olması, Yemen’de geçtiğimiz hafta öldürülmeden önce Suudi Arabistan yanlısı eski başkan Ali Abdullah Salih’in Husilere karşı ayaklanma çağrısı yapması vb. olaylar ABD’nin bölgede İran’a karşı attığı adımların en önemlileri olarak sıralanabilir. Kudüs hamlesinin bu durumda nereye oturacağını görmek içinse henüz erken. Ancak karara bölgede en sert tepki verenlerin İran ve Lübnan Hizbullah’ı olması durumun nereye doğru evrilebileceğine dair ipuçları veriyor.

Bugün için Kudüs ile ilgili olarak ortaya çıkan kriz ve yaşananlar ABD iç siyasetinin ve emperyalizminin kendi iç politik çıkarları için bile başta Orta Doğu olmak üzere dünyayı nasıl ateşe atabileceğini görebilmek adına oldukça önemli örneklerdir. Bugün dünyada ve bölgede ABD ve İsrail’den medet uman tüm ülke ve ulusların Filistin halkının yıllardır yaşadığı acıları yaşamaya mahkum olacağı unutulmamalıdır. ABD’nin Orta Doğu’da on yıllardır süren işgal politikaları son bulmadan, bölgedeki ABD kuklası ve işbirlikçisi hükümetler devrilmeden, Orta Doğu’ya da dünyaya da huzur gelemez.

Gündem

Yukarı