Pusula

Nâzım Hikmet, sanat ve sanatçı

PUSULA | Nâzım Hikmet, sanat ve sanatçı

Cengiz Kılçer

Nâzım Hikmet’in kültür sanat dünyasına etkisi azımsanamayacak derecede büyüktür ve aynı şekilde dünya ölçeğinde de büyük bir entelektüeldir. Türk resim sanatının büyük ustası Ressam Avni Arbaş Paris’te yaşamaktadır ve yine kendisi gibi büyük bir usta olan ressam Abidin Dino kendisini arar, Nâzım’ın geldiğini, Montparnasse’da bir kafede bulaşacaklarını söyleyerek davet eder. Avni Arbaş ertesi gün eşiyle beraber buluşmaya gider. Nâzım Avni Arbaş’ı görür görmez sanki uzun süredir görmediği bir dostuymuş gibi kucaklar. O sırada Arbaş’ın eşi Henriette Nâzım’la tanıştırılırken başlarından geçen bir olayı anlatır. İspanyol ressam ve heykeltıraş 20. yüzyıl resim sanatının en ünlü isimlerinden Pablo Picasso ile tanıştıklarında Henriette: “Dünyada en çok tanışmak istediğim iki kişi vardı biri sizsiniz (Picasso) biri de Charlie Chaplin” demiştir. Henriette bunu söyledikten sonra Picasso “Ve Nâzım Hikmet…” diye ekler.

Eleştiren, yol yordam gösteren, çarpıcı çözümlemeler yapan biridir Nâzım. Yetiştirdiği sanatçılar arasında en bilinen isimler Orhan Kemal, Kemal Tahir, İbrahim Balaban akla ilk gelenlerdir. Bir de bu isimlerin haricinde Nâzım Hikmet’in etkide bulunduğu bir dolu sanatçı vardır. Bunlara bir bakalım: Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Havaya Çizilen Dünya adlı şiir kitabına dair şairin gerek içsel gerekse de dışsal bakımdan yol arayan, yetenekli bir şair olduğunu düşünüyor. Dağlarca’nın üzerinde durmaya değer uyak denemeleri yaptığını, şiir dilinin hiç de kötü olmadığını söylüyor. Dağlarca’nın şair olarak gelişim gösterdiğini belirtip, “olgunlaştığı vakit dışı kadar içi de aydınlık ve mükemmel olabilecek mi?” diye soruyor.

Sabahattin Ali de Nâzım’ın önemsediği gelecek vaat eden yazarlardan biri olarak öne çıkanlardandır. 17 Haziran 1936 tarihli Akşam gazetesinde Sabahattin Ali’nin “Kağnı” adlı kitabını inceliyor ve Kağnı hikâyesini gerçekliği, hareketi, görüşündeki derinlik bakımından Türk edebiyatında eşine az rastlanan bir buluş olarak değerlendiriyor. Nâzım, Kağnı adlı kitabı okuduktan sonra o günkü edebiyatı eleştiriyor. Sabahattin Ali’nin Fransız edebiyatının soysuzlaşmış tarafının etkisi altında bulunan ve bütün hünerleri incir çekirdeği doldurmaz şeyleri boya ve çağrışım palavrasıyla şişirmek, pireyi deve yapmaktan ibaret bulunan bazı yazarlar gibi ‘derinlik’, hayat, hareket ve fikir kısırlığı çekmediğini tahlil ediyor. Sabahattin Ali’nin Kağnı kitabını “Türkiye edebiyat tarihine, daha yapılmamış ve yarın yapılacak olan ‘sahici’ edebiyat tarihine girmiş bir eser.”olarak niteliyor. Nâzım Hikmet’e göre Sabahattin Ali “Türk edebiyatının büyük şehididir, hürriyet için, büyük bağımsızlık için dövüşen Türk halkının büyük şehidi… Ve zannediyorum ki, bizde gerçek halk edebiyatının da ilk kurucularından biridir.”[1]

Türk öykücülüğünün ileri gelen yazarlarından olan Sait Faik, çağdaş öykücülüğümüze yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır. Nâzım Hikmet Sait Faik hakkında şunları söylüyor: “Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbin, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Hâlbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.“[2]

Nâzım sadece edebiyatla değil sanatın neredeyse tüm dallarıyla derinden ilgilidir. Yaptığı tablolarla olduğu kadar ilginç hayatıyla da izler bırakan ünlü ressam Fikret Muallâ da Nâzım’ın kadrajına girer. 1903’te İstanbul’da doğan Fikret Muallâ, Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde okuduktan sonra, mühendislik öğrenimi için gittiği Almanya’da resme yöneldi, yapıtları çeşitli Alman dergilerinde yayımlandı. 1930’da Türkiye’ye dönen Fikret Muallâ, Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulu’nda resim öğretmenliği yaptı; İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetlerin kostümlerini çizdi. Nâzım’ın, 1932 yılında Suhulet Yayınları’ndan çıkan kitabı “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”nün içerisinde bulunan yedi çizim Fikret Muallâ’ya aittir.

Nâzım ressam Fikret Muallâ’yı bir sanatçı olarak harikulade bulur. Resimlerinde çizgilerin, renklerin inanılmayacak bir sadeliği ve bu sadeliğin dehşetli bir bileşimi vardır. “Bana öyle geliyor ki ancak yazı, resim ve musiki bir araya gelirse ve resme musiki zihniyeti hâkim olursa ‘İstanbul’un Eski Evleri’ isimli eser meydana gelir. Ben Fikret’in bu eseri kadar İstanbul’un eski evlerini böyle hüzünle içeren bir nesne görmedim. Fikret Muallâ yeni bir âlem!”[3]şeklinde yorumlar Fikret Muallâ’nın resimlerini.

Nâzım’ın 1920’lerde Aydınlık dergisinde yayınlanan şiirleri modern Türk şiirinin öncüsüdür. Nâzım Hikmet’in Türk şiirine getirdiği yeniliği tek cümleyle ifade edersek: Nâzım Hikmet şiirinde biçim ve içeriği özdeşleştirerek yeni bir dil oluştururken aynı zamanda geleneksel olanı hem içerip hem de aşar. Örneğin Açların Gözbebekleri adlı şiirini Türk edebiyatının ilk modern şiirine örnek göstermek mümkündür. 835 Satır’da (1929) yayımladığı Açların Gözbebekleri, alt alta sıralanmayan kural dışı uzunluk ve kısalıktaki dizeleri, farklı punto ve kalınlıkta basılan sözcükler dikkat çekicidir ve aynı zamanda geleneksel şiirden uzaklaştığının da işaretlerini verir.

Nâzım Hikmet’in şiir sanatındaki görüşleri, denemeleri sabit değildir ve sürekli bir yenilik, çağdaşlık arayışındadır. Son dönemlerinde sanat konusunda sekterliği en büyük düşman olarak yorumlar ve sekterliği nihilist olmanın bir türü olarak tarif eder. Kendini de sekterlik konusunda eleştirir: “Gençliğimde, ben de az sekter değildim. Klasik halk vezinleri ve kafiyeleriyle şiir yazdıktan sonra, şekilde yenilikler aramaya başladım, kendime göre bir çeşit serbest vezinle yazmaya başladım.”[4]

Oysa son dönemlerindeki şiirlerinde bütün şiir biçimlerinden yararlanır Nâzım. Halk edebiyatı vezniyle de yazar, kafiyeli de. Aşktan da, barıştan da, devrimden,hayattan ölümden, sevinçten, kederden de, umuttan ya da umutsuzluktan da bahsetmektedir şiirlerinde. İnsana özgü olan her şeyin şiirine de özgü olmasını istemektedir. SanırızNâzım’ı onun şairliğini komünistliğini, sanat anlayışını yine en güzel kendi anlatıyor: “Şair oldum olalı, güzel sanatlardan beklediğim, istediğim şey, halka hizmetleri, halkı güzel günlere çağırmalarıdır. Halkın acısına, öfkesine, umuduna, sevincine, hasretine tercüman olmalarıdır. Sanat telakkimde değişmeyen işte budur. Geri yanı boyuna değişti, değişiyor, değişecek. Değişmeyeni en dokunaklı, en usta, en faydalı, en güzel, en mükemmel ifade edebilmek için durup dinlenmeden değiştim, değişeceğim.”[5]

[1]Nazım Hikmet, Konuşmalar, Adam Yayınları, İstanbul 1998, s. 91

[2] A.g.s s. 110

[3]Nâzım Hikmet, Sanat Edebiyat Kültür Dil / Yazılar 1, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 49

 

[4] Nâzım Hikmet, Konuşmalar, Adam Yayınları, İstanbul 1995, s. 185

[5] A.g.e s. 186-187

Yukarı