Pusula

Nâzım, cumhuriyet, kurtuluş...

PUSULA | Nâzım, cumhuriyet, kurtuluş…

Orhan Deniz

Afşar Timuçin Nazım Hikmet’in Şiiri kitabında şunları yazıyor: “Nazım Hikmet bir dehaydı; engebesiz bir yaşamdan gelip deha olmanın engebeli dünyasına ya da deha olmakla dünyanın engebelerine dalıvermişti. Bizi rahat yataklardan tozlu çamurlu yollara, ev içi mutluluklarından kavgalara, dingin ortamlardan savaşlara, ılık sevecenliklerden kaskatı gerçeklere doğru durmadan iten nedir? Engebesiz bir yaşamdan çıkıp deha olabilmek için ya da daha doğrusu deha oluşunu gerçekleştirebilmek için, ilkin dümdüz yaşıyor olmanın erincini atmak gerekir. Hırka giymeyen torunları için üzülen büyükanneler, askerdeki oğulları için gözyaşı döken anneler, varını yoğunu oğullarına harcayan babalar dehanın yalnızlığı ve etkinliği karşısında durup kalmazlar mı?”. Kitabın ilerleyen sayfalarında da ekliyor: “Kavgası sanatının, sanatı kavgasının ürünüdür.”

Hem anne hem baba tarafından paşa torunu olan Nâzım’ın bir komünist olarak yaşamayı seçmesinin ve ömrünü sosyalizm için mücadele ederek geçirmesinin güzel bir ifadesidir Afşar Timuçin’in yazdıkları. Timuçin’in “deha” kavramlaştırması üzerinden oluşturduğu çerçeve başka şekillerde de ifade edilebilir tabii; aydın sorumluluğu denilebilir örneğin ya da tarihsel ve sınıfsal bilinç öne çıkarabilir. Değişmeyecek olan insanlık tarihinin en büyük şairlerinden birinin kolay olanı değil, doğru olanı seçtiğidir.

Timuçin’in “kavgası sanatının, sanatı kavgasının ürünüdür” tespiti yapılacak bir ekle daha da yerine oturur sanırım: Nâzım Hikmet de yaşadığı çağın, büyük altüst oluşların yaşandığı bir dönemin ürünüdür. Çocukluğu Osmanlı’nın dağılışına, gençlik yılları emperyalist işgale, işgale karşı ulusal kurtuluş savaşına ve ilk sosyalist kuruluşa tanıklık eder. İki dünya savaşı yaşar, yıllarca mahpus yatar, illegal koşullarda parti çalışması yürütür, vatandaşlıktan çıkarılır ve daha bir çok şey…

Nâzım’ı aynı koşullarda yaşayan bir çok çağdaşından ayıransa günün karşılarına çıkardığı zengin olgu çeşitliliğinin ötesinde, tüm bu zenginliğin kaynağı olan sınıfsal ayrışmayı görebilmesi ve kendisini bu ayrışmanın bir tarafı haline getirebilmesidir. Şüphesiz, bunu yapabilmesinde bir şaire yakışan coşkunluğun da katkısı vardır. “Minnacık kadın” Nüzhet’e ailesinin söylediği “her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… geçinemezsiniz” demeleri boşuna değildir!

Nâzım ve ulusal kurtuluş

Nâzım ile ilgili en çok tartışılan başlıklardan birisidir bu. Ulusal kurtuluş mücadelesine ve daha önemlisi 1923 Cumhuriyeti’ne bakışı –ki bu Kemalizmle ilişkisi anlamına da gelir- farklı uçlarda değerlendirmelere neden olmuş ve ironiye bakın ki, genelde, ya Kemalist ilan edilerek yerilmiş ya da Kemalist ilan edilerek övülmüştür.

Bu oldukça tuhaf bir durum ve oldukça hastalıklı bir bakıştır. Üstelik Nâzım özelinde tariflediğimiz bu tablo genel olarak komünist harekete bakışta da geçerlidir. Yani, emperyalizme karşı verilen bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ve bu mücadelenin bir sonucu olan ve çağına göre oldukça ileri adımlar atılarak kurulan cumhuriyetin komünist hareketle ilişkisinin tarihsel ve sınıfsal bir çerçeveye oturtulmadan, öznel ve derinliksiz yargılarla kurulmaya çalışılması daha baştan sığ ve kısır bir çerçeveyi dayatır. Bu tartışmayı çok detaylandırmadan, Nâzım’ın yazdıkları üzerinden, Nâzım’ın ulusal kurtuluşa ve yeni cumhuriyete nasıl baktığına, tarihsel ve sınıfsal bakışının nasıl geliştiğine birkaç örnek verelim.

İşgale öfke ve Anadolu’ya geçiş

İstanbul’un işgali ve Anadolu’da yükselen kurtuluş hareketi Nâzım’ın ilk büyük yolculuğunun nedenleridir. Vâlâ Nurettin, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz’la çıkar yolculuğa. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında bu yolculuğa çıkışını “Anadolu’ya gidiyorum, Mustafa Kemal Paşaya.” diye anlatır.

Bu ilk yolculuk Nâzım’a asıl büyük yolculuğunun kapısını açar. Ulusal kurtuluş için çıkılan yol Nâzım’ı alır ve toplumsal kurtuluşun ülkesine götürür. İnebolu’da tanıştıkları Spartakistlerin anlattıkları Nâzım ve Vâlâ’nın Sovyetler Birliği’ne gitmelerini sağlar. Nâzım komünist olmaya Batum’da karar verir: “Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere… Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstün körü seyrettiğim Anadolu. Yüreğim getirdi beni geldiğim yere… İşte böyle…” Benzer bir ifadeyi yıllar sonra Şeyh Bedrettin Destanı’nda görürüz: “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların/ zarurî neticesi bu!/ deme, bilirim!/ O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim./ ama bu yürek/ o, bu dilden anlamaz pek”. Hasılı, yürek Nâzım’ın yaşamının ve sanatının en önemli öğelerindendir ve bir anlamda onun isyanının kaynağıdır. O yüzdendir ki, yıllar sonra hazırladığı İnsan Manzaraları’ndaki portrelerin önemlice bir bölümünü “kıyısından şöyle bir üstün körü seyrettiği” Anadolu’nun yoksul insanları oluşturur.

Nâzım ve Mustafa Kemal

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ndeki yıllar Nâzım için muazzamdır. Hem Marksizm –Leninizmi öğrenir hem de çok çeşitli sanat dallarında yeni, yaratıcı ve devrimci fikirleri keşfeder ve deneyimler. Bu dönem gerçekleşen Mustafa Suphilerin katledilmesiyse Nâzım’ın Ankara Hükümeti’nin sınıfsal tercihini içselleştirmesi/netleştirmesi açısından önemlidir. Suphiler’in katli için yazdığı şiirinde şöyle anlatır durumu: “burjuva kemal’in omzuna binmiş/ kemal kumandanın kordonuna/ kumandan kahyanın cebine girmiş/ kahya adamlarının donuna”. Ek olarak, görünen o ki, Nâzım’ın Mustafa Kemal’e olan bakışında en ciddi kırılma da Suphiler’in katliyle oluşur. Otobiyografik romanında şöyle bir kısım vardır: “Kimseye düşman değilim. Mustafa Suphi’yi öldürtenlerden, öldürenlerden başka, bir de sömürücü sınıflardan, ama yalnız bizimkilerden değil, yeryüzünün bütün sömürücü sınıflarından; faşistlerden, emperyalistlerden, Lenin’i yaralıyan karıdan, bir de Kolçaktan, Denikinden, Anuşkanın babasını öldüren iri gözlü, sarışın subaydan, sağcı sosyal demokratlardan”(*).

Zekeriya Sertel, Nâzım’ın otobiyografik romanını 1961 yılında yazdığını söylüyor. Yani, yukarıda aktardığımız satırlar ömrünün sonlarına doğru ve Kuvayi Milliye’deki “Sarışın bir kurda benziyordu./ Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.” dizelerinden çok sonra yazılmıştır.

Toparlarsak, ortada kişileri ait oldukları ya da tercih ettikleri sınıflardan bağımsız değerlendirmeyen, tarihin ileri doğru akışını görmekten muazzam keyif alan ve insanlığın tek gerçek kurtuluşu olan sosyalizme inancı sonsuz bir komünist şair vardır. Ulusal kurtuluş savaşını halkın büyük bir mücadelesi olarak görür, saltanatı yıkan, hilafeti kaldıran, bağımsızlık isteyen yeni cumhuriyeti destekler ama kendi sözünü de sakınmadan söyler. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’na katılan Kartallı Kâzım için yazdığı dizelerdeki gibi: “Ve kavga bittiği zaman/ ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman./ Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,/ kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…”

(*) Dönemi anlatan TKP yayınlarında da, o dönemin TKP kadrolarında da görülen ortak fikir, Suphiler’in öldürülmesinin sorumlusunun Ankara olduğudur. Daha yakın tarihlerde gündeme gelen ve bu katliamın Enver Paşa için yapıldığını söyleyen iddialar, o yıllar için, değerlendirilmeye alınmaz.

Yukarı