Pusula

Yapay zeka: İnsanlığın sonu ya da kurtuluşu mu?

PUSULA | Yapay zeka: İnsanlığın sonu ya da kurtuluşu mu?

Deniz OLCAY

Nedir bu yapay zeka?

Yapay zeka tartışmaları günden güne büyüyor. Konuyu sadece sosyal medya veya TV ve gazetelerden takip edenler için tartışma insanların yerini alacak robotlarla sınırlı. Hatta tartışma “ya bu robotlar kontrolden çıkarsa ne olacak?” sorusunun etrafında dönüyor. Öncelikle yapay zekanın sadece insansı davranışlar sergileyen robotlar demek olmadığını belirtmekte fayda var. Fakat sanıyoruz ki ister istemez konu gelecekte bu noktaya varacak.

Peki, bu yapay zeka denilen şey nedir? Yapay zeka birden fazla alt kolu olan, sadece komutlarla çalışan bilgisayarların zeki canlılara (hatta insanlara) benzer şekilde bir takım faaliyetleri yerine getirme kabiliyeti olarak özetlenebilir. Hayatımızı kolaylaştıran ve çevirmenlerin baş belası olarak gördükleri çeviri sitelerinin yapay zekanın bir alt disiplini olarak görülen yapay öğrenme/makine öğrenmesi ile gittikçe mükemmele yakın sonuçlar vermesi bu konu için iyi bir giriş örneğidir.

Benzer şekilde simultane çeviriler yapan kulaklıklar, bunu da alabilirsiniz diye sanki içinizi okuyan alışveriş siteleri, sürücüsüz araçlar, size trafikte en hızlı yolu söyleyen navigasyon uygulamaları da benzer örneklerdir. Aykırı ya da şaşırtıcı bir örnek olarak da tahlil sonuçlarınızı, semptomlarınızı vs. bilgilerinizi paylaştığınızda ortalama 15 yıllık bir hekim kadar başarılı bir şekilde hastalığınıza tanı koyan bir yapay zeka programının var olduğunu da belirtmek gerekir.

Fakat tartışma bunun bir adım sonrasına, insanların yerini alacak ölümcül robotlara sıkışmış durumda.

Yeni bir sınıf(!) doğuyor: Robotlar

Hepimiz işsiz kalacağız

Çevirmenlerin işlerini makineler yapıyor, Beyoğlu’nda 1 dolar karşılığında adres sorduğumuz büfelerin işini makineler yapıyor, sürücülere de yakında ihtiyaç kalmayacak, doktorların işlerini de yapmaya başlamışlar. O zaman kesin hepimizin işini robotlar yapacak.
Evet, aslında beklenti yeterince veri ve bilgiye sahip olunan konularda hataya yer vermeksizin kararların makineler tarafından alınması. Bu yeni bir dönemin başlaması hatta yeni bir devrim olarak da isimlendiriliyor. Hayatımızda önemli birer sorun teşkil eden her konuya yapay zekanın dahil olması bir yerden sonrası kendisinin de bir sorun olarak karşımıza çıkmasına neden olacak.

Tartışma şu anda iki kutuplu şekilde yürüyor; karşımıza çıkan seçeneğin yapay zeka çalışmalarını durdurmak ve hatta engellemek olduğunu söyleyenler ile, yapay zekayı engellemeye çalışmanın sanayi devrimine karşı çıkmakla bir olduğunu iddia edenler.

İnsansız üretim mümkün mü?

Bütün bu tartışmalardan bağımsız olarak yapay zekaya karşı olan, olmayan bütün girişimciler(!) mümkün olduğu kadar insan hatalarını ve dolayısıyla insanı üretim sürecinden çıkartacak Endüstri 4.0 (endüstri dört sıfır)‘ın saffındalar. Üretimin tamamen bilgisayarların kontrolünde olacağı, ısıdan ışığa her faktörün sensörlerle kontrol edileceği, raporlanacağı ve kârın maksimize edileceği bu yaklaşım tabii ki hepsi için iştah açıcı. Isıtma, aydınlatma, yemek, servis, sendika, zam, hastalık vs. hiçbir insani faktörün olmaması onlar için heyecan verici. Teknolojik gelişimlerin bizi bugün getirdiği noktada bile bunun mümkün olduğu görülüyor.

Tek sıkıntıları bir psikopatın/diktatörün bu robotlarla bizi öldürmeye başlaması değil o zaman. Üretimde inanılmaz bir kârı beraberinde getirecek bu modelin kimin tekelinde olacağı. Bu modeli en gelişkin haliyle önce kimin uygulayacağı.

Ne kadar tanıdık geldi değil mi? Savaşta nükleer silah kullanan tek ülkenin müttefiki olmayan  ülkelerin nükleer enerji tesisi kurmasını “hayır olmaz, siz silah yaparsınız” diyerek engellemeye çalışması ve hatta onları işgal etmesi… (Nükleer enerjinin tehlikeleri vs. bu yazının konusu değildir, sadece örnekleme için bu konuya değiniyoruz)

Hepimiz pil olacağız: Daha ne kadar sömürecekler?

Bu durumda insanlar/insanlık ne olacak sorusuna da yanıt aranıyor. Kimisi Hollywood filmlerindeki gibi insanların sadece makinelere pil olacağını söylerken kimisi de zaten finans kuruluşları bizi pil olarak kullanıyor diye kestirip atıyor.

Makinelerin üreteceği ürünlerin birileri tarafından tüketilmesi gerektiği, üreticilerin daha fazla gelir için kendi pazarlarını geliştirmeye çalışacakları, bu pazarların doğal olarak sadece hammadde temin edilecek yerler olamayacağı ve üretim süreçlerinin birer paydaşı olacağını ayrıca uzun uzun anlatmak gerekebilir. Fakat üretim sürecine ortak olacak insanların ya makineler üzerinde çalışan nitelikli emekleriyle ya da makinelerin çalışmasının verimli olmayacağı noktalara yoğunlaşacağı nitelik gerektirmeyen emekleriyle iki farklı öbekte toplanacağı öngörülmekte.

Makine Kırıcılar (Luddistler)

İşimizi alacak, hatta bizi öldürecek makineleri kırma fikri bundan yaklaşık 2 yy önce ortaya atılmış ve sanayi devrimiyle birlikte henüz kitleselleşememiş işçi sınıfının ilkel bir tepkisi olarak hayat bulmuştu. Sadece ilkel bir tepki olarak kalmayarak, sınıf mücadelesinden henüz bahsedilemeyecek manifaktür döneminde örgütlü (yeminle girilen Luddist örgütlerin varlığı bilinmektedir), bir amaç taşıyan (işçilere/zanaatkarlara fazla ücret veren işletmelerin makineleri kırılmadığı bilinmektedir) yaygın bir harekete dönüşmüştür. Zamanla makine kırıcılığın idam ile cezalandırılması ve  sanayi devrimi ile proletaryanın bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkışının ardından ortadan kalkmıştır. Burada önemli olan etken cezalarla bastırılması, yer yer kimi olaylarda tekrar Luddizm’e atıfta bulunulması değil; işçi sınıfının gerçek düşmanı makineler değil üretim araçlarının sahipliğini belirleyen kapitalist sistemin tanımlanmasıdır. İşçi sınıfının iktidarına giden yolun bu tanım ile açıldığı ve tarihin çarklarının artık geriye döndürülemeyeceği bizler için açıktır.

Dolayısıyla bizleri işsiz bırakacak olan şeyin üretim ilişkileri ve üretim araçlarının sahipliği olduğu açıktır. Dolayısıyla insansız üretimi değil, bu üretim sonunda ortaya çıkan metanın paylaşımının nasıl olacağını belirleyen bir eksende konuyu değerlendirmemiz gerekir. Makinelerle üretilecek yüksek kalitede teknolojik ürünlerin toplumsal fayda analizi de bunun üzerinden gerçekleşmelidir.

Elektrikli otomobiller için üretilen elektriğin fosil yakıtlarla veya nükleer santrallerle üretilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının inşasında yaşam alanlarının tahrip edilmesi, hidroelektrik santrallerinin tarım ve hayvancılığı bitirecek şekilde konumlandırılması da aynı fayda analizi ile değerlendirilmelidir. Doğa dostu elektrikli otomobiller gerçekten doğa dostu mu sorusu da bu araçların hangi üretim ilişkisinin sonucu olduğu ile bu yüzden doğrudan ilişkilidir.

Kurtuluş insanlığın Mars’ta koloni kurması mı?

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm (*)

Bu konuda tartışılan bir diğer başlık da Elon Musk’ın müthiş(!) ideası ile Mars’ta ve hatta diğer gezegenlerde kurulacak koloniler üzerinedir. Kurduğu devasa fabrikalardaki çalışma koşullarının kötülüğü tartışıldığında; işçileri eğlensin diye fabrikanın eğlence bölümüne lunapark makineleri koyacağını söyleyerek cevap veren bir işletme sahibine, insanları yıldızlara taşıyacak diye sempati besleyen bir hayran kitlesinin var olması bizim için anlaşılırdır. Sonuçta finans devlerinin arasında onlara kafa tutarak bir ödeme sistemi geliştirip bunu satarak zengin olmuş, bu parayı harcamak yerine yeni sektörlere cesurca(!) yatırım yapmış birinden söz edilmektedir. Üstelik bu adam temiz elektrik için güneş enerjisi işine de girmiştir. Bu adamın Mesih olup olmadığına dair tartışma bizim için nettir.

Sömürünün, sınıfların olmadığı, insanların kâr hırsıyla doğayı tahrip etmediği bir dünya hayaline sahip olmayan burjuvazi için yıldızlara yaşam taşımak ancak oralardaki hammaddelerin koşulsuza talan edilmesi isteğiyle açıklanabilir. Nazım’ın insanların yıldızlara hayatı götürmesi hayali barışın, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünyada mümkün olabilir. Aksi halde yıldızlara götüreceğimiz tek şey dünyamıza da inen ölüm olacaktır.

İnsanlığın kurtuluşunu yapay zekada ya da yapay zekaya karşı mücadelede görmenin bizim için anlamı bir yerden sonra bulunmamaktadır. İnsanlığın kurtuluşu ancak örgütlü işçi sınıfının burjuvaziye karşı mutlak zaferi ile mümkündür.

 

(*) Stronsium 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
            ota, süte, ete,
            umuda, hürriyete,
            kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.

Nazım Hikmet – 6 Mart ’58 – Varşova

Yukarı