Pusula

Tekeller, rekabet ve hegemonik güç

PUSULA | Rekabet, tekeller ve hegemonik güç

Hakan YURDAKAN

Ancak şu an için, emperyalist devletlerden birinin ya da Çin veya Rusya’nın, ABD’nin yerini alması mümkün gözükmemekte olup; dünya seviyesinde sermayenin yeniden üretilmesini koordine edecek ekonomik ve askeri güce sahip değillerdir. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde emperyalist-kapitalist sistemin bir interregnuma (hükümdarsız ara dönem) doğru ilerlediği söylenebilir.

19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren rekabetçi kapitalizm, sahneyi tekelci kapitalizme bırakmış ve günümüzdeki ulusal ve uluslararası ekonomiye hakim olan tekeller ortaya çıkmıştır.

Burjuva iktisatçıları kapitalizmde tekellerin istisnai bir durum olduğunu söyleseler de, gerçek tersidir.

Tekel, rekabetin çocuğu; tekelci kapitalizm, rekabetçi kapitalizmin zorunlu sonucudur.

 

Rekabet ve Sermaye Birikimi

Neden rekabet? Bu sorunun yanıtı, kapitalizmin sınırsız sermaye birikimi üzerine kurulu bir sistem olduğu gerçeğinde aranmalıdır.

Kapitalizmin işleyişi; “daha fazla sermaye birikimi için rekabet edebilmek, daha güçlü rekabet edebilmek içinse sermaye biriktirmek” döngüsüne dayanmaktadır.

Her bireysel sermaye, yaratılmış olan toplam artık-değerden, toplam toplumsal sermaye içindeki oranı ölçüsünde pay almaktadır. Daha büyük ve aynı zamanda işçi başına daha yoğun teknolojiye ve otomasyona sahip olan sermaye, teknoloji yoğunluğu görece daha düşük ve küçük olan sermaye birimlerince yaratılmış olan artık-değerin bir kısmını, ortalama kar ve fiyat mekanizması yoluyla kendisine aktarmaktadır. Böylece, büyük şirketler, artı bir kar (tekel karı) daha elde etmektedir.

Rekabet ve sermaye birikimi, hangi süreçler üzerinden işlemektedir?

1)  Sermayenin yoğunlaşması, 2) Sermayenin merkezileşmesi.

Sermayenin yoğunlaşması; üretim sürecinde canlı emek tarafından yaratılan artık-değerin önemli bir kısmının sermayeye ilave edilmesi (yatırım) yoluyla sermayenin çapının devamlı büyümesidir.

Sermayenin merkezileşmesi ise; rekabete dayanamayan küçük/orta boy işletmelerin, büyük çaplı sermaye tarafından yutulması; iflas eden işletmelerin yok pahasına ele geçirilmesidir.

Yoğunlaşma ve merkezileşme, çok büyük boyutlarda sermayenin gittikçe daha az sayıda bireysel kapitalistin elinde birikmesine ve tekelleşmeye yol açar.

Merkezileşme sürecine en büyük destek kredi sisteminden gelecektir.

Sermayenin yoğunlaşmasının olmazsa olmazları ise; “sürekli ve ortalamanın üzerinde bir kar oranı” ile “artık-değerin realizasyonudur (metaların satılarak para-sermayeye dönüşmesi)”.

Bilindiği gibi; rekabet, emek üretkenliğinde artışı, bu da daha fazla teknolojiyi gerektirir. Bu ise, işgücü başına daha yoğun makine kullanımına ve üretim sürecinde canlı emeğin payının azalmasına yol açar. Bu da; diğer koşullar (başta sömürü oranı, reel ücretler vb.) aynı kaldığı takdirde kar oranlarının düşmesi eğilimini doğuracaktır. Böylece ülke içindeki rekabet sonucunda ulusal seviyede düşen kar oranları ile iç piyasaların doyma noktasına yaklaşması, büyüyen artık-değer kitlesinin realizasyonu bakımından iç pazarın yetersiz duruma gelmesine ve tekellerin içinde büyüdüğü ulusal sınırların dışına taşarak, uluslararası nitelik kazanmasına yol açmıştır.

Bu anlamda, Hobson’un “emperyalizm, kapitalizm için bir tercih değil, bir zorunluluktur” sözünü hatırlamak gerekir. (1)

Böylece, sermayenin yoğunlaşması/merkezileşmesi ve tekellerin oluşması;  kısaca tekelleşme süreci, artık sadece ulusal boyutta değil, uluslararası düzeyde de yaşanmaktadır.

Ancak, tekelleşme süreci, ulusal ve uluslararası piyasalarda rekabetin tamamen ortadan kalktığı, her sektörde üretimin tek bir şirket tarafından yapıldığı ve üretici güçlerdeki gelişmenin durduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksi, eşitsiz gelişmenin görmezden gelinmesi demektir.

Tekellerin ülke dışına yayılmasına bağlı olarak, kapitalist devlet, ülke dışında aşağıdaki başlıklarla ilgili kararlara ve düzenlemelere müdahil olacaktır:

Yurtdışı pazarlar yaratılması, enerji ve kritik hammaddelerin tedariki, ülke dışı yatırımlarda teşvikler elde edilmesi, karların vergisiz bir şekilde ülke içine transfer edilmesi, bağımlı ülkelerdeki kamusal varlıkların özelleştirilmesi, henüz ticarileşmemiş alanların piyasalaştırılması, bankacılık/finans sektörlerinin tekelci sermaye lehine serbestleştirilmesi ve elde edilmiş tüm ayrıcalıkların ve yatırılmış sermayenin diğer ülkelere karşı korunması, vb.

 

Ultra-emperyalizm veya benzeri görüşler ne kadar gerçekçidir?

Kautsky kaynaklı olan ultra-emperyalizm görüşü; kısaca, emperyalistlerin aralarında dünyayı paylaşacakları ve bir ittifak kurarak iç çelişkilerini çözecekleri, dolayısıyla yeni bir paylaşım savaşına girmeyecekleri şeklinde özetlenebilir.

Öncelikle, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile emperyalist güçlerin “ortak düşmanlarının” ortadan kalktığını; kendi aralarındaki çelişkilerin ve rekabetin, iki kutuplu geçmişe göre daha fazla su yüzüne çıktığını söyleyebiliriz.

Ultra-emperyalizm tezinin gerçekleşebilmesi için, dünya seviyesinde kar oranlarının eşitlenmesi gerekir. Bu ise; emperyalist güçlerin her birinin sahip olduğu sermaye miktarının, pazar büyüklüğünün, sermayenin organik bileşiminin (ve teknoloji seviyesinin), sömürü oranlarının, emek üretkenliklerinin ve işçi ücretlerinin eşit ya da neredeyse eşit olmasını gerektirir.

Bir benzetme yapmak gerekirse; dünya ölçeğinde ekonomik entropinin (*) sıfır ya da sıfıra yakın olması gibidir.

Kısaca, ultra-emperyalizm düşüncesi olasılık dahilinde bile olmayıp, ayrıca sınıf mücadelelerini de yok saymaktadır.

 

Yeni Bir Hegemonik Gücün Çıkması Olası mı?

1900-1980 arasında dünyadaki mal ve hizmet üretiminin %70-80’i Avrupa ve Amerika’da yoğunlaşmıştı. 1970-80 yıllarından bu yana bu oran düzenli olarak azaldı. 2010 yılında tam olarak %50’ye indi. (2)

Gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) dünya toplamına oranı; ABD’de %27,3’ten %16,5 seviyesine düşerken, Çin’de %4,6’dan %15,8 düzeyine yükselmiştir (1950-2013). (3)

Dünya ekonomisinin reel büyümesine olan katkı, ABD ve Avro bölgesinde azalırken (ABD için 2000’li yıllarda %15), Çin’in katkısı %30, Hindistan’ın ise %10 seviyesinde oluşmuştur. (4)

1948-2005 yılları arasında; ABD’nin dünya ihracatındaki payı %21,7’den %8,9 seviyesine gerilerken, ithalat içindeki payı artmıştır (%13’den %16,5 oranına). ABD artık net ithalatçı bir ülke konumuna düşmüştür.

AB’nin ise dünya ihracatı ve ithalatı içindeki payları birlikte artarak, %39 seviyesine yükselmiştir. Çin’in %1 dolayında olan ihracat ve ithalat payları, sırasıyla %7,5 ve %6,3 seviyesine çıkmıştır. (5)

Doğrudan yabancı yatırımların toplamı içinde (1980-2005), ABD’nin payı %39,7’den %15,7’ye gerilerken, AB’nin payı %44,8’den %54,6’ya yükselmiştir.(6)

ABD’nin son otuz yıldır artan dış açığı, GSYİH’nin %7’sine, net borçları ise %25’i düzeyine yükselmiştir.

Bu rakamlar; ABD’nin dünyanın halen en büyük ekonomisine sahip olmakla birlikte, ekonomik gücünü hızla yitirmekte ve dışarıya bağımlı hale gelmekte olduğunu göstermektedir. Birçok ülkenin ticaretini dolar yerine euro ile yapma eğiliminde olduğu da dikkate alınır ise; ABD’nin dış borç yükümlülüklerini sadece dolar ve tahvil ihracı ile karşılamasının giderek zorlaşacağı söylenebilir. Bunlara, Ortadoğu siyasetini istediği gibi yönetememesi de eklendiğinde, ABD hegemonyasının sarsılmaya devam edeceği ortadadır.

Ancak şu an için, emperyalist devletlerden birinin ya da Çin veya Rusya’nın, ABD’nin yerini alması mümkün gözükmemekte olup; dünya seviyesinde sermayenin yeniden üretilmesini koordine edecek ekonomik ve askeri güce sahip değillerdir. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde emperyalist-kapitalist sistemin bir interregnuma (hükümdarsız ara dönem) doğru ilerlediği söylenebilir.

Emperyalist sisteme entegre olmuş ve ekonomileri görece güçlü kapitalist devletler de (Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, Güney Kore) tabloya dahil edildiğinde; uluslararası rekabetin daha da şiddetleneceği, ABD’nin ise daha saldırgan bir politika izleyeceği kuvvetli olasılıktır.

Emperyalist sistem içindeki çatışmalar ve rekabetin yoğunlaşması, zayıf halkalarda çelişkilerin artmasına ve sınıf mücadelelerinin yükselmesine zemin sunacaktır.

—————————————————————————————————————————————-

(1) Yalçın Küçük, Sol Müdahale, Salyangoz Yayınları, 2007, sayfa: 83

(2) T.Piketty, Kapital, T.İş Bankası Yayınları, sayfa:65

(3) Minqi li, Çin ve 21. Yüzyıl Krizi, Yazılama Yayınevi, sayfa: 95,106

(4) Ali Murat Özdemir, Kolektif Emperyalizm, İmge Yayınevi, sayfa:80

(5) R.Brenner – M.Pröbsting, Marksist Kriz Teorisi ve Kredi Krizi, Yordam Kitap, sayfa: 103

(6) R.Brenner – M.Pröbsting, Marksist Kriz Teorisi ve Kredi Krizi, Yordam Kitap, sayfa: 90

(*) Entropi; termodinamiğin ikinci yasası olup, bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik olarak tanımlanır. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça entropi de artar.

Yukarı