Sosyalist Kültür

Ölüm yıldönümünde Sevgi Soysal: Zekâ, İroni, Başkaldırı

Ölüm yıldönümünde Sevgi Soysal: Zekâ, İroni, Başkaldırı

Umut Kuruç

 

“Eğer ölüm varsa, daha güzel bir hayatın, daha uygar insanların, daha insanca kuracakları bir hayatın gerçeği için vardır. Yoksa ölüm, insanlar arasındaki kavgayı, bir insan ömrü içinde aşamadıkları sevgisizliği, çirkinliği daha kötü bir dünyaya aktarmak için değildir.” (*) sözleriyle ölümü karşılayabilecek kadar cesur bir kalem Sevgi Soysal 1976’nın 22 Kasım’ında 40 yıllık ömrüne bir dünya sığdırdıktan sonra aramızdan ayrıldı.

Soysal, kadın duyarlılığına saplanıp kalmayan, tam tersine onu aşarak kadını toplumsal ve sınıfsal konumuyla da ilişkilendirerek gerek edebiyatta gerekse yaşam karşısında başka bir kapıyı açmıştır.

Bu anlamda, bugün bazı çevrelerin kendisini feminizmin alanına hapsetmesine karşı eserlerinde basit bir kadınlık algısından kaçınırken, kadına biçilen roller karşısındaki sıkışma ve çaresizliğe başkaldırıyla cevap vermiştir Soysal. Bunu sınıfsallıkla ilişkilendirerek ve alt metinlerle besleyerek hem büyük bir derinlik hem de son derece sade bir dille yapar.   

Sevgi Soysal’ın en ayırt edici özelliklerinden biri de kendisinin de içinden çıktığı küçük burjuva kesimlere, özellikle de bu kesimlerin kadınlarına dair gözlemleri, bu gözlemleri kendine özgü ironi ve kara mizah yoluyla irdelemesidir. Bu anlamda feminist yaklaşıma da mesafesini ortaya koyar aslında.

Özellikle Sartre ve Camus’den esinlenerek başladığı edebiyat serüveni, bireysellikten toplumsallığa doğru yol alırken kendi hayatındaki dönüşümün ipuçlarını sunar. Kişisel ile toplumsal olan, toplumsal cinsiyet ile sınıfsal olan iç içedir. Kadının özgürlüğü de, burjuva ve küçük burjuva kesimlerin konformizmi ve değişime direnci de, sömürülen sınıfın başkaldırışı da birbirinden bağımsız değildir Soysal’da.  

Türk edebiyatında alışılmışın dışında bir kadın karakterini var eden Soysal’ın eserlerindeki kadınlar hem kendisi, hem içerisinden çıktığı sınıfın kadınları, hem de çevresindeki kadınlardır.

Tomris Uyar’ın sözleriyle Sevgi Soysal “Kahramanlarını yargılamaz; okuru sarsmak değil, sarsalamak ya da silkelemek derdindedir. Doğru var sayılan her şeyden kuşku duymanız adına yüksek sesle sorular sorar, yanıt yetiştirmeye çabalamaz”. En önemlisi de “Yol almak, düz bir çizgide adım atmak değildir Sevgi Soysal için; dönüşmek, yenilenmek, bu uğurda hırpalanmaktır.”

Türkiye’nin ilerici ve sosyalist birikiminde köşe taşı olan edebiyatçılardan biri olan Sevgi Soysal’ın zorla feminist ilan edilmeye çalışılması ise onun bu cesaretini ve başkaldırısını hafife almaktan başka bir anlama gelmez. Soysal’ın yaşadığı tarihsellik ile Türkiye’deki toplumsal ve siyasal mücadelenin yükselişini, kazanımlarını, onun bu yükseliş ve birikimden beslenerek ürettiklerini yok saymaktır bir yandan da.

Bu yaklaşım, Sevgi Soysal’ın 1960’larda ve 70’lerde yükselen toplumsal mücadele ve sosyalizmin ideolojik olarak güçlendiği bir dönemde – özellikle ileri dönem eserlerinde – kadın sorununu, kurulu düzenin parçası olarak ele aldığını ve aslında bu düzeni eleştirmeden sorunun aşılamayacağını anlattığını inkâr anlamına da gelmektedir.

Sevgi Soysal’ı feminizmle sınırlandırmak, zekâ dolu ironisine de, ele aldığı karakterlere ve eserlerine de, kendine özgü başkaldırısına da en hafif tabirle haksızlıktır.

Kadının konumunu toplumsal yapı içinde eler alır Soysal. Roman ve öykülerindeki perspektif ise açıkça kapitalist düzene, onun insanları, özellikle kadınları kuşattığı burjuva değerlere bir karşı duruştur. Bunu yaparken gerçekleri ironik bir anlatımla gözler önüne serer.

En çarpıcılarından ve üzerinde en fazla düşünülmesi gerekenlerden biri olan Şafak’taki “Komünizmi övme suçundan mahkûm Oya, aslında şişmanlamamak korkusuyla yemediği çukulataları Cevdet’e veren, para karşılığında çamaşırlarını yıkayacak bir Firdevs bulduğuna sevinen, tahliye olduktan sonra çukulatasız ve babasız bir Cevdet’i ardında bırakıp unutan biri. Bu da suçluluk için yeterli, fazlasıyla.” ifadesi buna örnektir.

Soysal’ın eserlerindeki kadın karakterlerinin en önemli özelliği kendilerini kuşatan yaşam biçiminden kurtulma isteğidir.  Kendilerinden hoşnut değillerdir ve kendilerini çevreleyen sınırlar içerisinde bir değişimle mutlu olacakları bir yaşamı hayal ederler.

Sevgi Soysal’ın yapıtlarındaki keskin eleştiriden çıkan da, bugün tam boy karşımızda duran da aynı şeydir: Bu düzen yıkılmadıkça bizi kuşatan, köleleştiren yaşam biçiminden de, burjuvazinin değerlerinden de kurtulmamız mümkün değildir.

(*) Hoş geldin Ölüm, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, 1980

 

Yukarı