Pusula

Ulusların kaderi sadece ayrılmak mı?

Ulusların kaderlerini tayin etmelerinden sadece ayrılmayı anlayan, sadece bu açıdan bu meseleyi tartışan bir anlayışın solda yeri olmaması gerekir.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkının burjuva yorumu önce çok uluslu imparatorlukların daha sonra ise sosyalist ülkelerin parçalanması aşamasında gündeme geldi. Sosyalizmin kapitalist-emperyalist sisteme cevabı ise Büyük Ekim Devrimi’nin önderi Lenin’in yazdıkları ve Sovyetler Birliği’nin uygulamasında vücut buldu. Türkiye’de ise 1980’lerin sonlarından itibaren Kürt hareketinin yükselmesiyle solun da temel gündemlerinden biri oldu.

Bununla birlikte özellikle son yıllarda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sürekli olarak ayrılma tartışmalarıyla gündeme geliyor. Böylece birbirinden çok farklı dinamiklere dayanan ve hatta farklı sınıfsal bağlamlara oturan sorunlar solun gündemine sınıfsal olmayan ve ulusalcı/milliyetçi hedeflerle giriyor. Örneğin Kürt halkının uluslaşma sürecinde farklı ülkelerin sınırlarında kalan siyasi hareketlerinin sınıfsal kökenleri ve yönelimleri arasındaki farklar düşünülmeden Kürt ulusu kategorisi üzerinden tartışılırken Kürt sorunu ile Katalonya’daki milliyetçi/ayrılıkçı hareket de bu bağlamda heyecan duyulması mümkün oluyor.

Ulusal sorun ve sınıf

Oysa gerek Marx gerekse Lenin işçi sınıfı açısından ulusal sorunu siyasal ve bu anlamda taktiksel bir bağlamda ele alırken üretici güçlerin gelişimi, işçi sınıfının çıkarları, emperyalizmle mücadele ve devrimin çıkarları gibi bir dizi başlık üzerinden değerlendirme yapıyorlardı.

Somutlamak gerekirse, Marx’ın İrlanda Sorunu’nda farklı tarihsel dönemlerde farklı tutumlar alması, Hindistan’daki sömürge sorununda üretici güçlerin gelişmesini öncelemesi ve Lenin’in emperyalizmin hamlelerini önlemeyi de önceleyen sanayinin zayıf olduğu ve dolayısıyla işçi sınıfının zayıf olduğu Çarlık bölgelerinde boyunduruk altındaki halkları devrim saflarına çekmesi ifade edilebilir.

Devamında Sovyet iktidarının ve devamında Sovyetler Birliği’nin sömürgelerin bağımsızlık mücadelelerine verdiği destek de yine her halkın ve devletin bağımsızlığı ve emperyalist sistemden kopmaları sağlamaya dönüktü. Sovyetler Birliği’nin kendi içindeki federal yapısı dahi esas olarak belirli bir bütünlüğü ve birliği gösteren toplulukların tüm haklarının tanınmasını sağlamaktı.

“Tarih dışı” bir siyaset

20. yüzyılın başında, 20. yüzyıl boyunca ve reel sosyalizmin çözülmesinin ardından 21. yüzyılda iktisadi ve toplumsal koşullardan bağımsız bir siyasi değerlendirme yapılarak her durumda aynı sonuçlara ulaşan bir yaklaşımın sınıf mücadelelerini unuttuğu söylenebilir. Bu anlamda konu kendi kaderini tayin hakkına geldiğinde ulusal imparatorlukların dağıtılma, sömürgelerin bağımsızlaşma ve eski sosyalist ülkeler ile emperyalist sistemle uyumsuz ülkelerin parçalanması dönemlerinde aynı şablonu uygulamanın tarih dışı kalacağı şüphesiz.

Üretici güçlerin ulusal topluluklar bakımından da farklılıklar gösterdiği Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi çok uluslu imparatorlukların tamamladıkları ömürlerinin sona erdirilip bu toprakların yeni pazarlar haline getirilmesi bu topraklardaki farklı ulusların hareketlenmesine yol açmışken bir yandan üretici güçlerin gelişimi ve bu köhnemiş imparatorlukların zayıflaması ile diğer yandan bu alanın emperyalizme karşı kapatılması gerekleri ile reel sosyalizmin çözülmesinin ardından emperyalizmin stratejik bir karar vererek “etnik sorunlar-mikro milliyetçilik” üzerinden ürettiği söylemle eski sosyalist ülkelerden başlayıp sınırlarını yeniden belirlemek istediği ülkelere yaptığı müdahalelerle sürdürdüğü son dönemdeki “devletleştirme” süreçlerinin aynı şekilde değerlendirilmesi mümkün olamaz.

Bu bağlamda, sınıf mücadelelerini manipüle eden bir ulusal sorun yaklaşımına karşı teorik, ideolojik ve siyasi olarak özenli bir yaklaşımın gerektiği tartışmasız. Bunun da esasında ve hiç değilse hareketin sürükleyicisinin işçi sınıfı ve emekçiler olup olmadığı, burjuvazinin konumu ve emperyalizmin planları gibi basit sayılabilecek bir doğrulamadan geçirilerek yapılması gerekir.

Kendi kaderini tayin hakkı: Halkın yönetime katılımı

Tüm bunlardan sonra kendi kaderini tayin hakkının siyasal bir başlık olduğunda herhangi bir tartışma olmaması gerektiği açık olmalı. Komünistler açısından tartışma hiçbir zaman her ulusal topluluğa bir devlet formülü üzerinden şekillenmedi. Tersinden ulusal kimliklerin temel alındığı bir kültürel çerçeve de hiçbir zaman yeterli kabul edilmedi.

Bununla birlikte meselenin ayrılma basitliğinde değil ulusal topluluğun çoğunluğunu oluşturan emekçi kitlelerin çıkarları ve kendilerini yönetebilme becerileri üzerinden değerlendirmenin zorunlu olduğu görülmeli. Aksi, emekçilerin geleceğini, patronlar, mollalar, papazlar, şeyhler, beyler, ağalar ve esas olarak emperyalistlerin çıkarlarına teslim etmek anlamına geliyor.

Bu anlamda kendi kaderini tayin hakkının esas olarak halkın yönetime katılım hakkının bir uzantısı sayılmalı. Herhangi bir ulusal kimlikten önce emekçi kitlelerin tüm toplumsal düzeylerde etkin bir şekilde yönetime katılmasının sağlanmadığı yöntemlerin kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ele alınması mümkün sayılmamalı.

Bu anlamda, güncel örnekler olan İspanya-Katalonya ve Irak-Kürdistan Bölgesel Yönetimi karşı karşıya gelişlerinin egemen sınıflar arasındaki bir çekişmeden ibaret kalmasından da dersler çıkartmak gerekiyor. İlkinde Katalan burjuvazisinin çıkarlarının, ikincisinde ise Mesud Barzani’nin kişisel siyasal hesaplarının öne çıktığı bu başlıklarda Türkiye’de solun hatalı tespitlerle kısa sürede boşa düştüğüne de tanıklık edildi. Dolayısıyla bu tartışmalardaki, özellikle de solun içerisinden “vicdan ve duyarlılıklara” seslenen manipülatif yaklaşımların arkasındaki liberal tezlere karşı dikkatli olmak gerekiyor.

Son tahlilde, işçi sınıfı ve emekçiler için kendi kaderini tayin hakkının gerçek karşılığının sosyalist iktidarın kurulması olduğu akıldan hiç çıkartılmamalı.

Yukarı