Pusula

Sosyalist hareketin tarihinde ulusal sorun

PUSULA | Sosyalist hareketin tarihinde ulusal sorun

Aral Çağkan

İşçi sınıfı hareketinin gelişmeye başladığı ve bu hareketin zemini üzerinden siyasal bir hareket haline gelen sosyalist hareket, bir dizi başlıkta olduğu gibi ulus sorunu ve uluslaşma dinamikleri ile de karşı karşıya kaldı. Marx ve Engels’in bu konuda yazdıkları elbette var, ancak iki ustanın merkeze koyduğu temel nokta sınıf mücadelesi olmuştu. Çünkü ihtiyaç buydu ve tarihsel gelişmeyi açıklarken sınıf mücadelesi bütün teorik saptamaların merkezinde duran en önemli olguydu.

Bu anlamıyla ulusal soruna yönelik teorik bir yaklaşım, Marksistler açısından hep sınıf mücadelesinin merkezinde durduğu bir yöntemle ele alındı. Sınıflar mücadelesinin bir bağlamı olarak değerlendirildi.

Uluslaşma, ulus devlet ya da başka bir deyişle ulusal sorunun komünist harekette tartışma başlığı haline gelmesi, en fazla, tekelci kapitalizm aşamasına ve buradan emperyalist aşamaya geçişle ortaya çıkıyor. Özellikle İkinci Enternasyonal dönemine denk gelen bir kesitte ulus sorunu, ulus devlet sorunu ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorununun komünist hareketin de önemli tartışma başlıklarından birisi haline geldiğini görüyoruz.

İkinci Enternasyonal’de tartışmalar

Bu tartışma en başta Avrupalı komünistlerin gündemindeydi. Avusturya komünistleri, Polonya’da Rosa Luxemburg ve Rusya’da Lenin, bu sorunla ciddi olarak karşı karşıya kalmış, gerek teorik gerekse siyasal üretimle bu soruna dönük farklı yaklaşımlar geliştirmişlerdi.

Dikkat edilirse, ulus devlet ve uluslaşma dinamikleri söz konusu olduğunda komünistler açısından ortada bir “sorun” kavramı ile bu meselenin ele alındığı fark edilecektir. Zira, ortada bir gerilim bulunmaktadır. Bir yanda yükselen işçi sınıfı hareketleri, bir yanda devrim mücadelesi diğer yanda ise bu mücadelenin bir konusu ve sorunu haline gelen uluslaşma ve ulus devletler sorunu.

Bu dönemde ortaya farklı tezler çıkması bu açıdan doğal karşılanmalı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içinde örgütlenme çalışması yapan komünistler çok uluslu bir imparatorlukta bu soruna dair kafa yormuş ve kabaca ifade edersek iki tez gündeme getirmişlerdi. Biri federalizm ikincisi ise kültürel özerklik tezi.

Polonya komünistlerine baktığımızda ise bağımsız bir Polonya mücadelesi içinde ulusal sorunun önemli bir tartışma başlığı olduğunu görüyoruz. Özellikle Rosa Luxemburg’un, ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi bir formülasyonu baştan reddettiğini belirtmek gerekiyor. Polonya’nın Rus devrimci-demokratik güçleriyle ortak bir mücadele yürütmesi konusunda ısrarcı olmuş, ulus sorununu sınıf mücadelesinin üzerine örten ve milliyetçiliği ortaya çıkaran bir sorun olarak görmüştü. İkinci Enternasyonalci partilerin kendi ülkelerindeki hükümetlere savaş destekçisi oldukları bir dönemde, enternasyonal bayrağını yükselten az sayıda komünistten birisi olan Luxemburg, sınıf mücadelesinin üzerine örten ulusal sorun başlığında katı bir tutum almıştı.

Yine Birinci Dünya Savaşı’nı emperyalist bir savaş olarak görerek, milliyetçi yükselişlere karşı sınıf iktidarını hedef olarak gösteren bir başka isim ise Lenin’di. Bu savaşı bir milliyetler savaşı olarak değil emperyalist savaş olarak değerlendirip, savaşı içi savaşa çevirmek tezini savunmuş ya da devrimci durum tespiti yaparak işçi sınıfı iktidarını hedefleyen bir stratejiyi ortaya koymuştu.

İşte böylesi bir dönemde Rosa Luxemburg’un kendi ülkesinde çıkan milliyetçi eğilimlere karşı mücadelesi büyük bir anlam taşırken, Rus komünistleri ise bu tartışmada başka bir tutum geliştirmişlerdi. Lenin, bir yandan İkinci Enternasyonal’in sağcı çizgisi ile mücadele ederken, ulusal sorun konusunda Rosa Luxemburg gibi “mutlak karşıt” bir tutum yerine siyasal bir yaklaşımı öne sürmüştü.  Daha öncesinde Lenin’in, Avusturyalı sosyal-demokrat hareketin özerklik tezlerinin etkisi ile RSDİP içinde Bundculara karşı partinin ve işçilerin birliği üzerinden bir tutum alındığı hatırlanacaktır. Bund grubu kültürel özerklik tezine sarılarak ayrı bir örgütlenme önermiş, Lenin başta olmak üzere RSDİP içerisinde bu görüş reddedilmişti.

Lenin’in farkı

Menşevikler ise daha çok Rus İmparatorluğunun sınır ülkelerinden gelen delegelerle yaptığı toplantıda ulusal soruna programında yer vermek durumunda kalmış, ancak bu durum çok fazla eleştiri almıştı. SR’lar ise her yerde yerel meclisler, kültüler haklar, federalizm gibi tezlerle bu konuda liberal bir politik çerçeve içinde davranmıştı.

Bu tartışmalar içinde Lenin farkını ayrıca belirtmemiz gerekir. Bir yanda federalizm tezine işçi sınıfı birliği ve ortak mücadelesini böleceği tespiti üzerinden karşı çıkarken diğer yandan kültürel özerklik tezine de tereddütsüz soğuk baktı. Bir yandan parti birliğini düşünürken diğer yandan ulusal sorunu karşısına alan değil, onu siyasal mücadelede ve devrim ayağında önemli bir ittifak unsuru olarak değerlendiren bir yaklaşımı tercih etti.

 

Lenin, ulusal sorun dolayısıyla ortaya çıkmış ulusal dinamikleri devrime bağlayacak siyasal bir tutum olarak, bu tartışmalarda devrimci ve gerçekçi bir çizgiyi ortaya koymuştu. Bütün yapılan tartışmalarda, özellikle Rosa ile girdiği polemiklerde, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımak gerektiğini ancak bu hakkın nasıl kullanılacağı konusunda ise koşulsuz ve şartsız bir tutum alınmayacağını açık olarak yazdı.

Lenin sorunu politik düzlemde tartıştı ve devrimin bir ittifak unsuru olarak ulusal dinamikleri bağlama ve bunun için seslenilmesi gerektiğini yazmıştı. Bu açıdan Marx da olduğu gibi Lenin’de de ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir ilke değil tamamen siyasal bir taktik olarak değerlendirildi.

Türkiye’den örnekler

Türkiye sosyalist hareketinde ise ulusal sorun tartışmaları doğaldır ki Kürt sorunu üzerine şekillendi. Bu alanda ilk çıkışlardan birisi kuşkusuz Türkiye Komünist Partisi içinden Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan gelmiştir.

Sonrasında ise Kürt sorunu, özellikle Türkiye İşçi Partisi’nin gündeminde ve programında özel olarak yer etmiş, ulusal sorun başlığı tek başına teorik bir zeminde değil aynı zamanda pratik bir zeminde de ele alınmıştır. Türkiye İşçi Partisi içinde sürdürülen bu tartışma ileriki dönemlerde bir dizi farklı tutum ve konumlanışı da beraberinde getirecek, doğrudan Kürt sorunu üzerinden şekillenen sosyalist ve devrimci yapıların da kurulmasını gündeme getirecekti.

Tartışmayı kabaca, Kürt sorunu, Türkiye kapitalizminin bir sömürgesi olup olmadığı üzerine kilitlenen eksende yürütülmüştü. Doğal olarak sömürge tespiti yapanlar ayrı örgütlenmeyi savunurken, “ortak pazar” tespiti yapanlar ise ortak mücadeleyi işaret etmişti. Türkiye sosyalist hareketinde yürütülen bu tartışmanın “ekonomist” bir çerçeveden çıkarılıp daha siyasal bir çerçeveye oturtulması için ise zaman gerekecekti.

Yukarı