Köşe Yazıları

Mutabakatın parçası olmak ya da "yeniyi" aramak

Mutabakat kimilerinin yabancı olduğu bir kavram. Hukuk ya da finans alanında çalışanların ise sık sık başvurdukları bir kelime. Arapça kökenli ve “uzlaşma” , “uygunluk” anlamlarında kullanılıyor. Kavram benzer açılardan siyasette de ara ara kullanılıyor. “Kanun içeriğinde mutabakata varamadık” pek çoğumuzun ana haber bültenlerinde ya da gazetelerde siyasilerin demeçlerinde duymaya alışageldiğimiz bir cümle. Peki, neden mutabakat arayışı bu kadar önemli hale gelmiş durumda?
Bu işi biraz “düzen siyasetinin doğasında” aramak gerekiyor. Düzen siyaseti, uzlaşma ve karşıtlık arasında salınan bir sarkaca sahip olduğundan ötürü bir dengeye kavuşma arzusu duyuyor. Toplumların istikrar arayışı da dengeci eğilimleri besliyor. Belirsizlik her zaman için insanların kaçındığı bir olgu. Dolayısıyla düzen siyaseti açısından vazgeçilmez bir argüman olarak öne çıkıyor mutabakat arayışı.

Denge ve mutabakat siyasetin genel karakteri midir?

Hayır. Öyle olsaydı tüm toplumlar mükemmel katılım mekanizmalarına, tam boy eşitlik, özgürlük ve adalete anlayışlarına sahip olurlardı. Lakin 21. yüzyılda dahi toplumların istekleri bunlar değil mi? O nedenle bugünkü siyasette, denge ve mutabakat ancak var olan düzenin eşitsizliklerini korumak, toplumların isteklerini bastırmak ya da yanıltmak için var. Var olan mutabakat zemini düzenin devamlılığını koruyamıyorsa, bizzat egemen sınıfın temsilcileri tarafından değiştirilir. Elbette bu durum egemen sınıfın karşısında olabilecek örgütlü bir gücün varlığında ise farklı yönlere doğru kayar.

İçinden geçtiğimiz dönemde de benzer bir durum söz konusu. Türkiye’de son on beş yıl içinde siyasetin köşe taşları o denli değiştirildi ki; toplumun düzene bağlanma düzeneklerinde kırılmalar yaşandı. Bir bakıma toplumun seçimlerden ekonomi yönetimine, istatistiklerden haberlere kadar her başlığa şüpheyle yaklaşması bu şekilde açıklanabilir. Dolayısıyla öyle ya da böyle düzenin bir mutabakat arayışı var ve bu arayışa verilecek yanıtlar giderek azalıyor.

***

Bugüne değin AKP eliyle sürdürülen süreç fazlasıyla yol kat etti. Sermaye sınıfının arzuladığı bir toplumun temel direkleri çakıldı. Eğitimden sağlığa, kamu hizmetlerinden yargı ve bürokrasiye kadar pek çok alanda yaşanan dönüşümün ana ekseni ve çizgileri sermaye ve emperyalizm tarafından belirlenmişti. Bu çizginin bir model halinde bölgeye ihracı son on beş yılın belki de en güçlü yanını teşkil ediyordu.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerek bölgede siyasetin akışı, gerekse de Türkiye’de toplumun azımsanmayacak kesiminin süreklileşmiş hoşnutsuzluğu bu modele ek versiyonların piyasa sürülme isteğini doğurdu. Özellikle yazılım alanında yakından bildiğimiz “sürüm 2.0″‘ türü ek modeller piyasaya sürülmek zorunda kalınmış durumda. Bölgedeki gelişmelerde emperyalizmin bu tarz bir arayışının olduğunu gösteriyor. Yoksa emperyalizmin bölgede Mısır, Suudi Arabistan ve diğer figürler üzerinden yeni arayışlara girmesi, bölgesel yeni askeri ve siyasi ittifaklar kurma çabasında olması başka türlü açıklanamaz. [1]

Durum bu boyuta varınca son 1,5 yıldır AKP’nin bulmaya çalıştığı yön arayışı kendini başka biçimlerde gösterdi. Türk-İslam sentezinin siyasal tezahürleri uygulamaya konuldu. AKP bugün tıpkı 12 Eylülcülerin, 90’lı yıllarda her boydan sermaye partisinin yaptığı gibi “Atatürk” üzerinden bu yeni düzenin mutabakat arayışına denk düşecek bir birleştirici figür bulma gayreti içinde. Böyle bir açılımın geçici değil, yapısal olduğunu saptamak gerekiyor. Erdoğan’ın 10 Kasım çıkışı, sadece basit bir seçim yatırımı olarak görmek fena yanıltıcı olabilir.
Mutabakat arayışının başından beri parçası olup “İşte bizim çizgimize geldiler” noktasında bulunanlar ise yanılıyorlar. Ne AKP onların çizgisine geldi, ne de siyasetin ana ekseni değişti. Var olan şey; düzenin kapsama çabası ve egemen düşünceyi eklektik bir biçimde de olsa geliştirme arzusudur. O yüzden AKP’nin kendi çizgilerine gelinmesinden daha çok, kendilerinin de içinde yer aldığı bir kapsanma hali var. Bu onların genel stratejisi açısından çok şaşırtıcı değil ama ya bu düzenin karşısında olduğunu iddia edenlere ne oluyor? Herhalde mutabakatın bir parçası haline dönüştüklerinin farkında olmamalarının nedeni genel olarak siyasi strateji yoksunluğundan olsa gerek.

Bu durumda mutabakatın bir parçası olmak solun, düzenin karşısında yer aldığını iddia edenlerin ve toplumun arayış içinde olanlarının işi olamaz. Bu tabloda yeni bir yönelime girmek gerekli. Yeni ise göreceli ve netameli bir kavram. Siyasette “yeni ararken” geriye düşen o kadar çok ki… Yakın tarihte Sovyetler Birliği örneği bunun en çarpıcı olanlarından biri. Ülkemizde de liberallerin yeni diye pazarladıkları şeylerin nelere yol açtığını son 15 yıldır ağır bir biçimde yaşıyoruz.

O halde bu tabloyu değiştirecek, “yeni olan ne?” sorusunu sormak okuyucunun en doğal hakkı. Yeniyi anlatmak için “mutabakat arayışı” ile karşılaştırmalı bir örnek vermek, sanırım açıklayıcı olacak. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin en fazla servet sahibi olan kişileri açıklandı. İlk 100 içinde bir avuç ailenin varlığı haberi okuyanların hemen gözüne çarpıyor.[2] İşte o tabloda siyasetin uzlaşı dediği mutabakat arayışının kendisi var. Mutabakat arayışı o tablo devam etsin diye yapılıyor.
Yeni de ise bunlara yer yok ama “bizimkilerin” sesleri var. Bu ses geçtiğimiz günlerde kendi çağrısını tekrarladı. [3]

Şimdi bu çağrının büyümesi için kolları sıvama zamanı.

Notlar

[1] Başka bir yazının konusu olduğu için burada çok fazla açma gereği duymuyorum ama emperyalizmin merkezleri bu konuda “çelişkili” bir görünüm vermesi hiç de garipsenmemeli. Önümüzdeki dönem bu tür farklı eksenlerin ortaya çıkması da beklenebilir. Şimdilik bunu bir kenara not edip, geçelim.

[2] http://gazetemanifesto.com/2017/11/13/turkiyeyi-yiye-yiye-bitiremeyenler-listesinde-ilk-3-degismedi-iste-turkiyenin-en-zenginleri/

[3] Bu sesin ne olduğunu ayrıntılı bir biçimde merak edenler: http://gazetemanifesto.com/2017/11/05/sosyalist-turkiye-bildirgesi-aciklandi-yeni-bir-cumhuriyeti-emekci-halkin-orgutlu-gucu-kuracaktir/

Yukarı