Köşe Yazıları

Ekim'in çağrısı: Siyaset kökten değişmeli

Ekim ayının takvimde özel bir yeri var. Yazın sıcaklığının geride kaldığı, günlerin kısaldığı ve insanların gelecek kış günlerini düşünerek hazırlık yaptığı bir aydır. Bu hazırlıklar içinde asırlar boyunca insanı en çok etkileyen şey; toprağın işlenme ve toplanma döngüsü oldu. Her ürün ve coğrafya için aylar farklılık gösterse de, bizim içinde bulunduğumuz coğrafya için Ekim ayı ürün için hazırlığın yapıldığı aydır. Ekim, toprağa tohumların saçılmasıdır. 

Ekim ayının bu özelliği 20.yüzyılın ilk yirmi yılında önemli bir siyasal gelişmede, bu sefer toplumsal düzeyde açığa çıkardı. Aradaki takvim farkından ötürü bizde Kasım ayına denk düşen 25 Ekim 1917 tarihi, “siyaset toprağına” başka tohumların da serpilip yeşerebileceğini gösterdi. Üstelik o toprakların sahibinin tohumu ekenin olduğunu, toprağı süren aletleri üretenlerin kendi ürettiklerine sahip olabileceklerini de kanıtladı. Bununla beraber daha sonraları Ekim devrimi olarak anılacak gelişme sadece bunlarla sınırlı değildir. Ekim, siyasetin kökten değişmesi gerektiğinin apaçık bir çağrısıdır. 

Ekim devrimi siyasetin kökten değişmesi gerektiği çağrısını yaparken, devrimin mimarları iki şeyi keşfettiler. Birincisi, Ekim’in mimarları siyasetin hareket yasalarını iyi özümsedi ve bu hareket yasalarının sonucuna ulaştı. Bu durum siyasetin, yalnızca iyi insanların, eğitimli kişilerin, iktisadi güçleri elinde tutanların sonuca varabileceği bir oyun alanı olmadığını gösterdi. 

Siyasette sonuca varmanın temel koşulu örgütlü olma halidir. Bugüne değin niceliğin değil, niteliğin belirlediği bir siyaset mevcutsa, bu durumu doğuran temel etken iktidar ile örgütlülük arasındaki mesafenin son derece belirleyici oluşudur. İkincisi devrimi gerçekleştirenler, örgütlülüğün mutlaka maddi bir zemine dayanması gerektiğini fark etmişlerdir. Maddi zemin; kim için, neye göre ve nasıl sorularını cevaplamaktan geçmektedir. Ekim’in çağrısı bu sorulara verilen doğru yanıtlardan oluşuyor. 

Sorulara verilen doğru yanıtlar mimarların “olağanüstü” yetenekleriyle açıklanabilecek gibi değil. Gerçi mutlaka tarihte olağanüstü yeteneklerin de “etkileri” vardır ama asıl etki yeteneklerden ziyade ihtiyaçlara bağlıdır. İhtiyacın icadı doğurduğu bilinir ve siyasette de benzer bir durum söz konusudur. Ekim Devrimi’nin coğrafyası Rusya’da bir yüzyıla yaklaşan sosyal gelişim, toplumu icada zorlamıştır. Tıpkı 19.yüzyılın hemen başında Almanya’da olduğu gibi, 20.yüzyılın başında Rusya sosyal gelişim ile iktidarı elinde bulunduran sınıf arasındaki açıyı olağanüstü derecede büyüttü. 

Nitekim benzer durum Türkiye, İran ve Çin’de de görülmüş, ancak Rusya toprakları icadı yaratmak için ihtiyaç duyulacak birikime fazlasıyla sahip olduğundan ötürü farklılaşmıştır. [1] O nedenle tüm fiziksel önlem çabalarına karşın Rusya’da 19.yüzyıl boyunca süren “Ne yapmalı?” sorusuna cevap arayışı güncelliğini korudu ve Çernişevski’den Lenin’e uzanan bir, aynı zamanda kendi içinde bir “aşma” halini de barındıran, sürekliliği var etti. 

***

20.yüzyılın ilk evresinde gerçekleşen devrim, sonuçlarıyla siyaseti kökten sarstı. Çağrısının yankısı farklı coğrafyalarda on milyonlarca insanı harekete geçirdi. O güne değin milyonlarca insanın kaderini belirleyen gelişmelerin gizli anlaşmalarla, kirli pazarlıklarla, bir avuç kişinin istekleriyle oluşması alışılagelmiş bir yönetme biçimiydi. Devrimin ardından ilk köklü değişiklik burada yaşandı. Artık gizli anlaşmalar yoluyla ulusların kaderleri çizilemeyecekti. Ulusların da, emekçilerin de kaderi yağmacıların değil, kendilerine bağlıydı artık.

Kapitalizmin bir yüzyıl boyunca Avrupa’nın bağrında başlayan krizleri, uzun bir devrimci dalga yaratmıştı. Ekim Devrimi bu uzun dalganın 20.yüzyılda, emperyalizm çağında, yeniden üretilmesini sağlamıştı. Bu dalganın etkileri 20.yüzyılın sonunda ne yazık ki olağan sonucuna varamadı. Devrimci dalganın yerini, karşı devrimin akıl dışı yıkımı aldı.

Çağımızda bu akıl dışı yıkımın nelere mal olduğu iyi biliniyor. Çağımız “ebedi barışın” geldiği propagandası ile açılmıştı. Hâlbuki gelen şey emperyalist genişleme dönemiydi. Ancak bu genişleme evresinin sonuna gelinmiş gibi gözüküyor. “Ebedi son” hala uzakta ama Ekim’in çağrısının 21.yüzyılda yeniden güncellenmesi için olanaklar belirmiş durumda. Bu belirtilerin hayat bulabilmesi, “siyasetin” bir kez daha kökten değişmesine bağlı. Üstelik ülkemiz bu açıdan zengin bir potansiyeli barındırıyor.

Bu zengin potansiyelin çarkları döndürebilmesi için kısa erimli çıkarların boşa kürek çekmek olduğunu göstermek gerekiyor. AKP’nin attığı her bir adım “ince işleyen bir planın parçası” olmaktan çok, uluslararası gericiliğin bir parçası olarak hayata geçtiği ve esas gücünü “kısa erimli siyasetten” aldığı anlaşılmalı.  Buranın parçası olmak siyasette mevcudun korunmasından başka bir şey değil.

Ya meclis muhalefet ve Akşener hareketi?

Onlar da siyaseti değiştirmek bir yana, korumaktan öteye geçemezler. Kısa erimli siyasetin parçası, zaman zaman emniyet valfi olan bu siyasi akımlar herhangi bir iktidar perspektifine sahip değiller. O nedenle üstlendikleri muhalefet görevini sermayenin çıkarları gereği sahiplenirler. İktidarı alamazlar ama iktidarın “parçası” olabilirler.

O nedenle nasıl ki 19.yüzyılın ortasından 20.yüzyılın başlarına uzanan bir dönemde Rusya topraklarında “Ne Yapmalı?” sorusuna cevap arandıysa, şimdi de benzerini yapmak gerekiyor.

Bu soruya verilecek cevap ve irade her şeyi baştan değiştirecek.

Notlar

[1] Bu tespiti bir köşe yazısının sınırları içinde açmak mümkün değil. Ancak 20.yüzyılın hemen başında peşi sıra gerçekleşen devrimlerin neden yön olarak birbirilerinden farklılaştığını tartışmak gerekiyor. Tartışmanın zeminini ise 1917 de gerçekleşen devrimin “Kapital’e karşı devrim” tespitinden fazlasına değinmesi gerekli. Sanırım 100.yıl vesilesiyle yapılan tartışmaların bu bağlamda bir kere daha değerlendirmesi doğru olacak. 

Yukarı