Pusula

Yeni Ekimler mümkün mü?

Bugün dünya koşullarına baktığımızda görülmesi gereken Ekim Devrimi koşullarının bir benzerinin yaşandığıdır.

Ali Ateş

 

Ekim Sosyalist Devrimi üzerinden 100 yıl geçti. 100 yıllık zaman diliminin bütününe baktığımızda Ekim Devrimi’nin insanlığa kazanımları konusunda büyük bir miras karşımızda duruyor. Bununla birlikte, reel sosyalizmin çözülüşü sonrasında, Ekim Devrimi’nin kazanımlarının ortadan kalktığı bir tabloda insanlığın yeniden karanlığın, savaşların, sömürünün ve yıkımın pençesinde kaldığını bir kez daha görüyoruz. İnsanlığın eşitlik, özgürlük ve kardeşlik idealinin pratik olarak hayata geçirilmeye çalışıldığı Ekim Devrimi ideali ve yaşanan deneyim kapatılabilecek bir parantez değil tersine dünya sayfasında açılan bir pencere olarak addedilmeli.

1789 Fransız Devrimi ve 1917 Ekim Sosyalist Devrimi, insanlık tarihinde açılan iki büyük pencere… Fransız Devrimi’nin yaratmış olduğu büyük değişim, Ekim Devrimi ile devam etti. Bugün insanlık tarihinde sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir toplumsal düzenin mümkün olacağını, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganlarının maddi bir gerçek haline gelebileceğini Ekim Devrimi somut olarak gösterdi. Nasıl ki büyük Fransız Devrimi parantez içine alınamazsa, Ekim Devrimi de tarihsel olarak açılan ve kapatılan bir parantez olarak değil, insanlığın büyük idealinin önemli bir kilometre taşı olarak görülmelidir.

Ekim Devrimi, tam da bu nedenle, başka bir eksende daha ele alınmalı: Bugün insanlığın bulunduğu siyasal koşullarda “yeni Ekimler mümkün mü” sorusunu bir kez daha sormamız gerek.

Tıpkı Ekim Devrimi’nin mimarları olan Bolşeviklerin 1871 Paris Komünü üzerine kafa yormaları gibi yeni Ekim’ler bugünkü koşullarda nasıl hayat bulabilir sorusu üzerine daha fazla durulmalıdır.

Ekim Devrimi’ni yaratan koşullar

Rus topraklarında Bolşeviklerin öncülüğünde gerçekleşen Ekim Devrimi’nin önemli olgularından bir tanesi Parti teorisidir: İşçi sınıfının merkezi, disiplinli örgütlenmesine dayanan öncü parti. İşin bir boyutunu bu olgu oluştururken diğer bir olguda Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği koşullar bulunmaktadır.

Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi, bu açıdan, komünist hareketin tarihinde de önemli tartışma konusu olmuş, geniş topraklara ve köylü sınıfına sahip bir ülkede, kapitalizmin bütün aşamalarını tam olarak yaşamamış bir İmparatorluk ülkesinde sosyalizme geçişin mümkün olup olmayacağı siyasal ve teorik tartışmaların başında gelmişti.

Sosyalist bir devrim, daha çok gelişkin batı ülkelerinde, işçi sınıfının nicel ve nitel olarak gelişkin olduğu büyük kapitalist devletlerde bekleniyordu. Bu açıdan Ekim Devrimi, bir ezberi ya da statükoyu da kıran başka bir özgünlüğe daha sahipti.

Ekim Devrimi, Birinci Paylaşım Savaşı içinde doğmuş, Rus İmparatorluğu’nun emperyalist emelleri için giriştiği bu savaşta yenik çıkması ve toplumsal olarak yaşanan kriz Ekim Devrimi’nin koşullarını oluşturmuştu. Bolşeviklerin önderi Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nı, emperyalist bir savaş olarak değerlendirmiş ve bu savaşta işçi sınıfının ve ezilen ulusların bir taraf olarak konumlanmasını değil, kendi kaderlerini eline alması gerektiğini saptamıştı.

Neredeyse, Avrupa’da İkinci Enternasyonalci partilerin çoğunun yer aldığı kendi burjuvaları lehine savaşta tutum alan politikaları Lenin tarafından şiddetle eleştirilmişti. Sosyal şovenizm ile suçlanan bu partiler, büyük bir ihanete imza atarak, emperyalist savaşta kendi ülke burjuvalarının birer destekçisi haline gelmişlerdi. Lenin ise bu savaşı emperyalist savaş olarak saptadıktan sonra, ortaya çıkan durumun büyük bir yıkım ve kriz anlamına geldiğini ve işçi sınıfının iktidarlarıyla gerçek barışın dünya çapında sağlanabileceğini ifade etmişti.

Bu saptamaların merkezinde ise elbette kapitalizmin gelişme aşamaları bulunuyordu.

Ekim Devrimi ve zayıf halka

Kapitalizmin gelişmeye başladığı sürecin burjuva sınıfının bütün Avrupa’da iktidara gelmesiyle sonuçlandığı biliniyor. İngiltere, Fransa ve sonrasında Almanya ile İtalya’da güçlenen kapitalizm ve burjuva sınıf, siyasi olarak da kapitalizmi bütün Avrupa’da kurmuşlardı. Kapitalizm, rekabetçi dönemden artık emperyalist aşamaya geçtiğinde ise burjuva sınıfının ilericiliği de tarihin gerisinde kalıyor, ilericilik bayrağı bu sefer işçi sınıfının eline geçiyordu.

Emperyalist aşamaya geçen kapitalizm, bir yandan kendi içinde yeni pazar, hammadde ve hegemonya savaşına girişirken diğer yandan yaratmış olduğu yeni dünya düzeni eşitsiz ve bileşik bir gelişme sürecini beraberinde getiriyordu. Emperyalist dünya sistemi bir yandan gelişmiş ve sömürücü güçlü kapitalist devletler ile bu sistem içinde emperyalist ülkelere bağımlı daha güçsüz kapitalist devletler olarak karşımıza çıkıyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin eşitsiz gelişimi, emperyalist sömürüye dayanan gelişmiş kapitalist ülkeler ile bu sömürüye maruz kalan ülkelerin birlikte bulunduğu bir sistem haline geliyordu. İşte tam da Lenin tarafından görülen buydu. Kapitalizmin bütün zaaf, yıkım ve sömürüsünün yoğunlaştığı ülkeler, bu sistemin zayıf karnı, eğer bir zincire benzetilecekse zincirin zayıf halkası haline dönüşmüştü.

Bu açıdan, Marksist hareketin gelişimi içinde devrimlerin işçi sınıfının güçlü olduğu gelişmiş batılı kapitalist ülkeler yerine zayıf halka ülkelerde patlak vermesi teorik bir temele dayandırılmıştı. Devrimler doğuya kayıyordu. Almanya’da beklenen devrim, Rusya’da Bolşeviklerin öncülüğünde gerçekleşirken Lenin’in siyasal öngörüsü ve teorik analizi Marksizme Leninizm ekinin de eklenmesini sağlamıştı.

Bugünün koşulları neyi işaret ediyor?

Bugün dünya koşullarına baktığımızda görülmesi gereken Ekim Devrimi koşullarının bir benzerinin yaşandığıdır. Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonrası ortaya çıkan yeni dünya dengeleri neredeyse dünyayı bir kez daha Birinci Dünya Savaşı öncesi koşullara götürmüş bulunuyor. Emperyalist devletler arasındaki gerilim ve çatışmaların gün geçtikçe daha belirgin hale geldiği ve emperyalist güç odaklarının adım adım şekillendiği bir dünya siyasi haritasına doğru yol alınmaktadır. Bir yandan ABD-İngiltere bir yandan Almanya-Fransa merkezli Avrupa Birliği diğer yandan Rusya-Çin eksenli kutuplaşmalar emperyalist dünya sisteminin yeni güç odakları olarak karşımıza çıkıyor. Emperyalist sömürü ve hegemonya mücadelesi örneğin ülkemizin hemen yanı başında Ortadoğu’da büyük bir paylaşım mücadelesine girişmiş durumdadırlar.

Emperyalist-kapitalist sistem, hegemonya mücadelesi ile birlikte kapitalizmin krizlerini ertelemek üzere yeni paylaşım savaşlarını ortadan kaldırma kabiliyetine bu açıdan yapısal olarak sahip değildir. Lenin döneminde ortaya atılan “ultra-emperyalizm” tezlerinin de örneğin son dönem Avrupa Birliği içinde yaşanan gelişmelere bakıldığında bir kez daha yanlış bir önerme olduğu karşımıza çıkıyor.

Gelişmiş emperyalist batılı ülkeler ile onların egemenliği altında bulunan kapitalist ülkeler. Emperyalist-kapitalist sistemin, eşitsiz ve bileşik gelişimine bugün baktığımızda, yeni zayıf halka ülkelerin hangisi olduğu ya da olacağı somut olarak ortaya konmalıdır.

Yukarı