Pusula

Sermayenin tercihleri başattır

Türk-Sovyet ilişkilerini değerlendirirken sınıf mücadeleleri perspektifinden uzaklaşmamak doğru olacaktır.

Vedat Altan

 

Sovyetler birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler farklı okumalara göre sonuçlar veren bir yapısı vardır. Türk dış politikasının karakterinin belirsizliği, yönelimlerde sözlü yaklaşımların belirleyiciliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin genel karakterinin ve düşman algısı ile yarattığı atmosfer gibi olgular bu oluşumun özüne sirayet etmiştir.

İki ülke arasındaki ilişkilerin seyri sadece kuruluş dönemi değil aynı zamanda dünyadaki gelişmelerin izdüşümlerine, emperyalist odakların tercihlerine, Türkiye devletinin geçmiş karakterine, Sovyetler Birliği’nin dünya da yürüttüğü dış politika tercihlerine de bağlıdır. Temelde bu yaklaşımları 3 döneme ayırmak mümkündür.

Sovyet-Türkiye ilişkilerinde savaş yılları

Birinci dönemde, savaşın etkisinin üzerinde sertçe görüldüğü bu iki ülkenin savaş ve yarattığı yıkımdan kurtulmasının ancak ve ancak devrimler ile olabileceği, bu devrimlerin karakterinin ise ne olacağı iradi müdahalelerin sonuçları ile netlik kazanmıştır. Bolşeviklerin tercihi ile Rusya da Sosyalizm karakter kazanırken Türkiye’de ise ulusal kurtuluş karakteri önde olan bir devlet kapitalizmi tercihi yapılmıştır. İkisinde de ortak yanı emperyalist saldırı ve yıkıma karşı direnmek ve yeni bir ülkenin temellerini atmaktır.

16 Mart 1921 tarihinde onaylanan Moskova Antlaşması Türk-Sovyet ilişkileri açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştür. Sovyet Rusya’dan politik, askeri ve ekonomik destek sağlanması, uluslararası arenada Türkiye cumhuriyetinin tanınması, savaşın etkilerinin azaltılması, misakı millinin tanıması Türk tarafı için geçerlidir. Sovyetler için ise anti-emperyalist müttefik ile buluşma, müttefik arayışına cevap, savaş cephesinin azaltılması.

İkinci Dünya Savaşı’na giderken

İkinci dönemde ise, Sovyet dış politikasının önceliği tek ülkede sosyalizmin yaşamasını garantiye almak ve bunun için batı ülkeleri ile siyasi ilişkileri geliştirmek ve Sovyetlere yönelik ittifaklar kurulmasını önlemek idi. Fransız-Alman ittifakı ve Almanya’nın yeniden genişlemesinden ve bu genişlemenin yeniden savaşa everilmesi en istenmeyen durumdu. İçeride devam çatışmalar, başlatılan Yeni Ekonomik Program ve sürekliliği de bu politikanın ana karakteri oldu.

Aynı dönemde Türkiye anlaşmasını imzalamış olmakla beraber hala Musul meselesi, Hatay sorunu ve nüfus mübadelesi gibi konularla uğraşıyor, ekonomik kalkınma için Sovyetlere ihtiyacı devam ediyordu. Karşılıklı bu durumlar bu dönemde iki ülkenin birbirine yaklaşmasını ve ilişkilerin artmasını sağlamıştır. Gelişmelerin ilerleyen zamanlarında iki ülke arasında 17 Aralık 1925’te Paris’te “Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması” imzalanmıştır, bu anlaşma ilerleyen zamanlarda birçok kez uzatılmış son olarak 7 Kasım 1935’te 10 yıllığına uzatılmıştır.

Bu anlaşmanın en önemli kısmı; taraflardan herhangi birisi saldırıya uğradığı takdirde diğerinin tarafsız kalacağı maddesidir. Bu anlaşma aynı zamanda her iki ülkenin de imzaladığı ilk saldırmazlık ve tarafsızlık anlaşmasıdır. Daha sonra gerçekleştirilen bir protokol ile de her iki ülke sınırları netleştirilmiştir. Bu dönem içerisinde farklı başka anlaşmalar imzalanmış, ilişkiler farklı bir seviyeye taşınmıştır. Dönemin karakteri olan içeride düzenin tesisi ve ekonomik gelişim dışarıda anti-emperyalist dayanışma 1939 yılına kadar devam etmiştir.

“Soğuk Savaş” yıllarında

Son olarak üçüncü dönemde; ülkeler arası ilişkilerde her zaman yeni ve güncel dengeler belirleyici olmuştur. Bu yüzden Türk-Sovyet ilişkilerini değerlendirirken de bu perspektiften uzaklaşmamak doğru olacaktır.

Bu dengelerin nereye geldiğine bakacak olursak; emperyalist bloğun Sovyetler Birliği’ne karşı olan kininin bitmemesi ve pazar sorunu, yükselen faşizm, yaşanan ekonomik kriz 2. Dünya Savaşı’nın habercisi durumundadır. Sovyetlerin tüm dünyada yürüttüğü barış içinde yaşam politikası sürmekle beraber savaş gündemini Sovyetlerden uzak tutmak başat bir roldedir.

Türkiye içerisinde ise durum, modernleşme projelerinden vazgeçilmeye başlandığı, klasik devlet aklı ve korkularının daha ön plana çıktığı Misak-ı Milli vurgusunun yeni savaş ile başat olduğu, içeride ekonomik krize çözüm arandığı ve devlet eliyle büyütülen burjuvazinin yönetimde daha fazla söz sahibi olmaya çalıştığı bir dönemdir bu dönem. Her ne kadar Sovyetler Birliği ile dâhil olunan Montreux gibi anlaşmalar, Balkan Paktı gibi oluşumların içerisinde olsa da diğer etkenler nedeni ile yeni arayışlar öne geçmiştir.

Bu aranışın ilk cevabı 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere ve Fransa ile Ankara’da resmi adı “Türkiye, İngiltere ve Fransa Arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması” olan Üçlü İttifak Antlaşması’dır. Bu anlaşma ile Sovyetleri dışarıda bırakan Akdeniz’i öne alan bir pozisyon gözükse de uzun vadede kredi sorunlarının çözümüne kadar gidecek, savaş sonrası oluşan yeni dengelerde taraf olmasını belirleyiciliği olan bir yanı vardır.

Burada bir parantez açmak gerekmektedir, Türk dış politikası sonraki süreçte emperyalistler ile yakınlaşmasının merkezine her zaman Sovyet tercihlerinin etkili olduğunu söylese de Sovyet yaklaşımının kendisinin ülkesini savaştan uzak tutmak üzerine kurulu olduğu bilmelerine rağmen buna itibar etmemeleridir.

Her durumda tercihlerin netleşmeye başlamasından sonra bu değişimin ideolojik ve siyasi zeminini “yayılmacı” Sovyet politikası olarak tarif edilmesi olmuştur. Pek yazılı olmayan bir dış politikaya sahip Türk hariciyesi kararlarını da biraz bu düzlemde almıştır. Savaş sonrası Molotov-Sarper görüşmesinde dile getirildiği bildirilen toprak ve üst taleplerinin emperyalist blok ta yer almak için malzeme yapılması da bu yüzdendir. Dış politika kararlarının devlet başkanları nezdinde imzalanmış anlaşmalar ile geçerliliği olduğunu bilecek kadar zekâsı ve tecrübesi olan bir hariciyenin Misak-ı Milli’ye sığınmış olması yadırgatıcı değildir.

NATO ile yapılan tercih

Savaş sonrası şekillenen yeni dünyada, Sovyetler Birliği’nin dünya işçi sınıfı üzerindeki yarattığı saygınlık, emperyalist devletleri daha uzun vadeli planlamalara itmiştir. Reel sosyalizm deneyimi ile mücadelesi için kesenin ağzını açan emperyalist blok malum herkesin bildiği üzere çeşitli yardımlar ile bu ülkeleri taraf olmaya zorlamış yeni ittifaklar içinde tercihte bulunmalarını sağlamıştır. Bu ittifakların en bilineni NATO’dur.

Atlantik Paktı’na girişi için elinden geleni yapan Türkiye devleti giriş sonrası tercihlerini tamamen bu yönde kullanmış ve daha sonraki süreçlerde Türkiye de iktidarı sanayi burjuvazisine geçtiği dönemlerde dâhil işçi sınıfı ve komünistler üzerindeki baskıyı artırmaya, Sovyetler ile ilişkileri alt seviyeye çekmeye, Soğuk savaş döneminin getirilerini hayata geçirmeye çalışmıştır. Dönemsel mevzular içerisinde farklı arayışlara grime çabaları olmuşsa da “elini veren kolu kaptırır” misali emperyalist ilişkilerden kopuşun bu düzende mümkün olmadığını görmüştür.

Yukarı