Mercek

MERCEK | Ertuğrul Kürkçü ve İrfan Aktan ile imtihan: Önce bilmek gerek

Ertuğrul Kürkçü’nün Gazete Duvar’da İrfan Aktan ile yaptığı söyleşi Türkiye’de sol ve aydın olma iddiasında olanların ne kadar cahil ve yalanlara açık olduğunu gösteriyor.

Zafer Aksel Çekiç

 

İrfan Aktan, Gazete Duvar haber sitesinde bir misyonu yerine getiriyor. Hiç de hayırlı bir yanı olmayan bu misyon solcu dahi olmayan bir kişinin komünistlere komünistlik öğretmek gibi yersiz bir iddiasına dayanıyor. Kürt siyasi hareketi içerisinde solu dizayn etme meraklısı liberallerin bu çabalarının aktörleri değişse bile kendisi yeni değil.

Aktan, bu kez, karşısına aldığı Ertuğrul Kürkçü’yle yanlışlar, yalanlar ve çarpıtmalarla dolu bir söyleşi yapmış. 27 Ekim’de yayınlanan “Sovyetler Birliği yıkılmasa Marx yanılmış olurdu” başlıklı röportaj aynı zamanda Türkiye’de siyasetçilerin ve aydınların tarih ve bilim konusundaki cehaletini de ortaya koyuyor.

Röportaj daha başlamadan liberal-reformist safsataların başında gelen “iyi Lenin, kötü Stalin” ikiliğine atıfla giriş yapıyor Aktan. “Ertuğrul Kürkçü’den bir muhasebe yapmasını rica ettik” diyen İrfan Aktan’a Kürkçü ne duymak istiyorsa hepsini söylüyor zaten. Lenin’e toz kondurmayıp Stalin’i tümden günah keçisi ilan etmek sizi “özgürlükçü” bir entelektüel olarak kendisini de eleştirebilen “havalı bir muhalif” saydırmaya yetebiliyor. Stalin-Troçki çatışmasına, “reel sosyalizm” ve “tek ülkede sosyalizm” başlıklarına Kürkçü’nün söyledikleri ile birlikte geri döneriz.

Kürkçü’nün tarih ve bilim cehaleti

Kürkçü daha başlangıçta Friedrich Engels’i hiç okumadığını ve anlamadığını ele veriyor. Hatta, abartılı gelmesin, bir Hristiyan papazı gibi insanlık tarihini “7 bin 200 yıl” indirgiyor. Evrimin alt türlerden ayrılma değil ortak atadan türleşme yoluyla gelişmesi bir yana ilk insan türlerinin ortaya çıkması 4-5 milyon yıl, modern insanın ortaya çıkması 300 bin yıl, modern insanın diğer insan alt türlerine tamamen baskın hale gelmesi bile 40 bin yıllık bir maziye sahip. Dahası ilk aletlerin yapılması 3,5 milyon yıl, ateşin kontrollü bir şekilde kullanılması 600 bin yıl, tarımın başlaması ve yerleşiklik 12 bin yıl, tekerleğin bulunması 7 bin yıl önce gerçekleşirken yazının icadı ise 5 bin yıl kadar bir geçmişe sahip.

Böylelikle Kürkçü için insanlık tarihi yazıyla başlayan bir hal alıyor ki, bu, insanın diğer insansı maymunlarla ortak atasından ayrışmasında emeğin rolünü, serbest eller, beynin gelişimi ve dik durma arasındaki ilişkiyi derinlemesine inceleyen ve tartışan Engels’ten bihaber kalındığını gösteriyor. Son tahlilde bir soyutlamadan ibaret olması nedeniyle zihinsel bir üretim olan yazının bulunmasını aşağı yukarı insanlığın bütün tarihi sayan bir yaklaşım tıpkı 19. yüzyılda kol emeğini aşağı gören ve insan aklının değeriyle zihinsel üretimin değerini birbirine karıştırarak Batı uygarlığına, burjuvaziye ve aydınlara Asya, Afrika ve Amerika uygarlıkları, işçi sınıfı ve “avam” karşısında bir üstünlük veren burjuva “aydınları” ile aynı kefeden bir değerlendirmeye işaret ediyor.

Devam edelim. Kürkçü bu örneğin ardından Marksizmin bilimselliğini gösterebilmek için bu kez örneği fizik alanından seçip Einstein, görelilik teorisi ve atom altı parçacıklardan veriyor. Veriyor ama hiçbir ilgisi olmayan bu örnekte de söylediği her şey yalan yanlış. Örneğin kuantum mekaniği atom altı parçacıklarla ilgilenen bir teori iken görelilik teorisi kütle, enerji ve hareket arasındaki ilişkileri açıklayan bir teori. Hatta “her şeyin teorisi” diyerek bilimin ulaşmaya çalıştığı hedef bu iki alanı birbiriyle bağlayacak şekilde açıklayabilmek. Kürkçü hiçbir fikri olmadığı anlaşılan bu teorik fizik konularında kulaktan dolma bilgilerle uydurmaya başlıyor. Kürkçü’ye göre atom altı parçacıklar bir an görünüp daha sonra kaybolabiliyor, dahası bunların hareketleri gözlemlenerek görelilik teorisi doğrulanıyor.

Bu örneğin genel bir benzetme dışında özel bir analoji kurmadığını düşünsek bile toplumsal olayların kuantum mekaniğinin kavramlarıyla açıklanmaya çalışılmasının liberallerin popüler “yeni çağ” uğraşlarından olması nedeniyle komünizm, devrim gibi kavramlar konuşulurken akla getirilmemesi gerektiği açık olmalı.

Kürkçü’nün bilim cehaletini bir kenara koyabiliriz. Ancak Türkiye’de “entelektüel” diye anılan isimlerin ne kadar vasat kaldıklarını göstermesi açısından önemli sayılmalı.

Körle yatan şaşı kalkar

Ertuğrul Kürkçü, İrfan Aktan karşısında siyasi olarak da liberal safsatalardan öteye geçemiyor.

İrfan Aktan için “Lenin sonrasında Stalin-Troçki ayrışmasıyla simgeleşen ihtilaf ve Stalin’in devrimi Rusya hudutlarına hapsederek “reel sosyalizm” deneyimini dayatmasıyla, Sovyetlerin araladığı kapı Rus halklarını tekrar Çarlık düzeninin kalıntılarıyla karşı karşıya” bırakırken Ertuğrul Kürkçü de Lenin’in iradeciliğini hemen “dünya devrimi” ile dengeleme telaşına giriyor. Bir yandan devrimci görünmek istese de özellikle Troçkist belirlenimli düşünceleri her fırsatta ortaya çıkıyor.

Aktan’ın anlattıkları ve Kürkçü’nün verdiği fırsatlarla üst üste yaptığı salvolara cevap vermeye gerek yok. Kendisi işçi sınıfına, onun öncüsü komünistlere ve sosyalizme düşman olduğundan düzeltmekle giderilemeyecek bir yığın çarpıtmayı birbiri ardına sıralıyor.

Bununla birlikte solcu olduğunu söyleyen, bir siyasetçi olmanın yanı sıra “entelektüel” olarak otorite diye sunulan ve sosyalizm adına konuşan Kürkçü’nün söyledikleri ve Aktan’ın çanağına su döken cevapları tartışılmalı. Bunların sol adına söylenememesi, bu düşüncelerle yan yana gelmenin en hafif deyimle bir aymazlık olduğu açığa çıkmalı.

Devrimden vazgeçmeyi vaaz eden “devrimci”

Kürkçü, Marx’a atfen ileri sürdüğü “kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu ve bir dünya sistemi olarak çökmedikçe yerine başka bir sosyo-ekonomik formasyonun geçemeyeceği” fikriyle devrimi mistik ve atiye terk edilen bir “altın çağ” haline getiriyor. Önce bir kapitalizm çöksün sonra sosyalizm yerine geçer diyebilen biri her şey olabilse de devrimci sayılamaz. Çarpıttığı Marx da Lenin de kapitalizmin kendiliğinden sona ermeyeceğini, önce siyasi iktidarın alınarak proletarya diktatörlüğünün kurulması gerektiğini, daha sonra toplumsal devrim aracılığıyla sınıfların ortadan kaldırılmasını söylediler.

Bu yüzden devrim iradi bir süreç olarak tarifleniyordu. Bir başka açıdan kapitalizm ve öncesindeki toplumsal formasyonlarda bir sonraki formasyonun egemeni olacak sınıfın gelişeceği koşullar bulunmakla birlikte kapitalizm ancak sınıfsız bir toplumla aşılabileceğinden burjuvazinin kendini tasfiye edeceğini söylemiyorsanız, çökmeyi bekleyerek “cennet” vaadinden öteye geçemezsiniz demektir.

İşçi sınıfının, burjuvazi tarafından burjuvazinin mezar kazıcısı olarak var edilmesi, esasında bu çelişen çıkarları akılcı bir şekilde çözme kapasitesi nedeniyledir. Kaldı ki, her toplumsal formasyonda giderek egemen hale gelen daha ileri üretim ilişkilerinde dahi ortaya çıkan sınıflar siyasi iktidarı almak üzere “sistemin çökmesi” gibi bir şeyi beklememiş ve hareket etmiştir. Sistemin çökmesi kendiliğinden olacak bir şey değil aksine tüm örneklerde görüldüğü gibi sınıfların mücadelesinin sonucudur.

Kürkçü meseleyi burada da bırakmıyor. “Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren irade; Bolşevikler ve Lenin. Bu iki olgu bence Ekim Devrimi’nin geleceği bakımından tayin ediciydi. Onların yeni devrimci durum içinde varlıklarını ve kalıcılıklarını sürdüremeyişleri, geriye düşüşün biricik değilse de önemli nedenlerinden biridir. Fakat ne kadar ısrarlı olsalardı da aslında, onların iradesine rağmen sonucun değişemeyeceğini daha sonraki gelişmelerden görüyoruz.” derken çok şey söylemiş gibi yapmasına rağmen hiçbir şey söylemiyor.

Bolşevikler ve Lenin ne tür olgulardır, Ekim Devrimi’ni yapan özneler olarak onun geleceği bakımından tayin edici olmaktan kasıt nedir, yeni devrimci durum ne demektir, varlıklarını ve kalıcılıklarını sağlamak nasıl olurdu, bunu sağlasalar bile neden sonuç değişmeyecektir gibi soruların cevaplarını aramak boşa bir uğraş olarak kalmakta.

Ağızdan çıkartılan bakla “tek ülkede sosyalizm”den ibaret. Devrim için kapitalizmin çökmesini vaaz eden Kürkçü, doğal olarak, Ekim Devrimi’nin ardından başka devrimler gelmemesini çözülüşün nedeni sayıyor. Ona göre, bu durum Lenin’den sapmaydı. Ama zaten bu sapma olmasaydı da sonuç değişmeyebilirdi. Dolayısıyla ya devrimin “ihraç” edilmesi gerekiyordu ya da devrimden vazgeçilip iktidar tekrar burjuvaziye verilmeliydi. Başka çıkar yol var mı?

İlkinin olamayacağı bir yana ikincisinin de ne denli akıl dışı olduğu açık değil mi? Ama “entelektüel” Kürkçü bunları Ekim Devrimi adına söylüyor.

Başka bir açıdan bakalım. Eğer sosyalizm, kapitalizm çökmedikçe ve bütün dünyada birlikte olmadıkça olmayacaksa, o zaman gelişkin kapitalist-emperyalist ülkeler dışında mücadeleye ne gerek var? Önce ABD, İngiltere, Almanya devrimlerini yapsınlar sonra bizim gibi bağımlı ülkelere bakalım demek daha tutarlı olmaz mı?

Sosyalizmin bir kurtuluş ideolojisi olması ve komünizm gibi bir gelecek tasavvuruna rağmen devrim dünya işidir. Gerçekleştirilmesi ve bir toplumsal devrimle sürdürülmesi sınıf mücadeleleri şeklinde tezahür eden toplumsal yasalara bağlıdır. Ancak Kürkçü, tıpkı bir papaz gibi, altın çağı, dünya devrimini, getirecek bir “mesih” beklemek gerektiğini söylüyor. Ona göre, dünya yıkılacak noktaya geldiğinde bir mesih/mehdi gelecek ve bin yıllık altın çağı açacaktır.

Aslında çoktan vazgeçilen sosyalizm mücadelesinin yerine demokrasinin hikmetlerinden bahsederek Ekim Devrimi’ni anmak mümkün olmadığına göre sosyalizmi böyle mistikleştirmek gerekiyor.

“Tek ülkede sosyalizm” bir tercih miydi?

“Tek ülkede sosyalizm” başka imkanlar varken bunların yerine yapılan bir tercih değildi. Sovyet iktidarı, aynı anda eski egemen sınıflarla, Çarlık’ın müttefikleri olan emperyalistlerle, onların uzantısı Polonya ile hayatta kalmak için savaştı. Bu süreçte, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sosyalist devrimler başarısız oldu. Sonuçta iç savaş ve dış müdahaleler bertaraf edildiğinde elde kalan Sovyetler Birliği oldu.

Sosyalizmin kuruluşu için tüm zorlukların aşılmasının adı “tek ülkede sosyalizm” olarak konuldu. Almanya olmadan devrimin kalıcı olamayacağını düşünmek ile bunun için mücadele etmemek tartışmasız başka şeyler olsa gerek. Bolşevikler iradeci oldukları kadar gerçekçiydiler. Dolayısıyla sosyalizmin gelişmiş bir kapitalist ekonominin üzerine inşa edilmesinin “daha kolay” olduğunu, dünyadan yalıtılmanın tehlikelerini biliyorlardı. Bunun nesnel koşullar haline geldiği noktada ise elbette bir komünistin yapması gerektiği gibi sosyalizmi inşa etmeyi tercih ettiler.

Ancak her durumda “tek ülkede sosyalizm” fikri 1945’ten sonra kurulan halk demokrasilerinin de sosyalizme yönelmesiyle açıklayıcı olmaktan çıkmıştır. Sovyetler Birliği, 1945’e kadar yenilmiş olsaydı “tek ülkede sosyalizm”in yaşamasının zorlukları üzerine bir ders bırakmış olurdu. Fakat 1945 sonrasında artık sosyalist bir dünya sistemi de olduğundan bu fikir sosyalizmin tüm zorluklara rağmen tek ülkede dahi ayakta kalabileceğini ve bu zorlukların üstesinden gelmenin yolları üzerine önemli dersler bırakmıştır.

Bu tartışma aslında Kürkçü’nün tarihi zamansız ve mekansız ele alarak nasıl bir çarpıtma ustası olduğunu gözler önüne de seriyor. Kürkçü, her biri farklı koşulları farklı onyıllarda yaşanan olayları bir arada veya herhangi bir nedensellik bağı olmadan bir bulamaç olarak sunduğundan çok şey söyler gözükürken aslında hiçbir şey demeyen ve daha kötüsü devrimden kaçmayı salık veren bir akıl yürütme sunan bir hal alıyor.

En basitinden Lenin’in 1922’de 11. Kongre’de söylediği sözleri “Bizim başımıza gelen, bütün fetihçi halkların başına gelen gibidir. Kendinizden daha yüksek bir uygarlığı fethettiğinizde, onu siyaseten yenersiniz, orayı ele geçirirsiniz, egemenliği devralırsınız ama onun kültürü de sizi ele geçirir.” diye alıntılayarak Bolşeviklerin ve sosyalizm adına konuşabilmek için karşı karşıya gelmekten özenle kaçındığı Lenin’in bu duruma teslim olduğu gibi bir anlam çıkartıyor.

Oysa, Lenin’in bu kongredeki sözleri gerek Çarlık bürokrasisinin gerekse burjuvaların yönetilmesi gerektiği ile ilgiliydi. Lenin, komünistlerin yönetme becerilerinin, esasında tecrübe demek daha doğru olur, bunlar kadar gelişkin olmaması nedeniyle bunların etkisinde kalınmasını üstesinden gelinmesi gereken bir sorun olarak tespit etmekle birlikte aynı konuşmanın hemen devamında Vesyegonsk kentinden Alexander Todorsky’nin 1918’de yazdığı “Bu (burjuvaların görevlendirilmesi) işin yarısıdır. Bu burjuvaziyi yenmek, onun hakkından gelmek için yeterli değildir, bizim için çalışmaya mecbur edilmeleri gerekir.” sözlerini olması gerekeni kavramış bir örnek olarak gösteriyordu.

Kürkçü’ye göre Lenin daha yüksek bir kültür çıkartamadıklarını tespit ediyordu. Oysa Lenin, basitçe, bir kurumun ya da işletmenin başında bir komünistin bulunmasının yeterli olmadığını, eski düzenin unsurlarının yönlendirmelerine karşı dikkatli olunması gerektiğini söylerken henüz Savaş-Komünizminden Yeni Ekonomi Politikası’na geçişin bile ilk yılında olunduğunu unutmamak gerekiyor.

Yine Kürkçü’nün, 1917’den konuşurken birdenbire ortaya attığı “Geleceklerini Ekim Devrimi sonrası ortaya çıkan yeni düzenin üst kademelerine doğru yürümeye borçlu bu kuşak açısından sosyalizm ve hatta komünizm bir dünya devrimine ihtiyaç duymaksızın tek ülkede gerçekleştirilebilir gibi göründü.” cümlesinin öznesi olan bu kuşağın 1917’de değil ama 1950’ler ve hatta 1960’lardan sonra yaşadığını, yaşamış olabileceğini ama bununla dünya devrimi sorununun da bir ilişkisi olmadığını gözden kaçırılmamalı. Zira 1917’deki kuşak zaten devrimi yapan kuşaktı. Sosyalizmin yaygınlaşmasının Sovyetler Birliği ve Komünist Parti içerisinde ortaya çıkan kariyerist eğilimlerle ilişkisini açıklamak gibi bir zahmete de katlanmıyor.

Lenin’den sapıldı mı?

Kürkçü’ye sorarsanız. Lenin iyiydi ama onun düşüncelerinden sapılarak “yıkılmaya” mahkum bir düzen kurulmuştu. “Çünkü Lenin açısından mesele, devrimi bütün dünyaya taşımaktı, daha doğrusu bu devrimin yaşar kalmasının ve tamamlanmasının maddi ön koşuluydu. Oysa Sovyetler Birliği statükosu açısından mesele bütün dünya devrimci hareketini kendi devrimini savunmaya zorlamaktı.” diyen Kürkçü’nün yine 1970’lerde ortaya çıkan bir sorunu devrimin hemen ertesine alarak tartışmayı tercih etmesi de not edilmeli.

Kürkçü, Sovyetler Birliği’nin fütuhat peşinde koşması gerektiğini salık vermiyorsa Lenin’in de dış siyaseti barış ve kapitalist ülkelerle ekonomik ilişkiler kurma üzerine kurguladığını pekala bilmeli. Zaten tek ülkede sosyalizme dahi karşı çıkan Kürkçü’nün Sovyetler Birliği’nin kendini tüm dünyadan yalıtması gerektiğini söylemeyeceğini anlayabiliriz. Bu durumda kapitalist ülkelerle ilişki içinde olunacağı da kaçınılmaz bir durumsa mesele “devrimin bütün dünyaya yayılması” gibi bir totolojiden ibaret değildi. Bu bir totoloji sayılmalıdır çünkü komünistler enternasyonalizmin de bir gereği olarak devrimin yayılmasını mutlak olarak isterler.

Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin 1917’den 1991’e kadar dış siyasetini belirleyen ilkeler hiç değişmedi. Ancak 1950’lerden başlayarak ve özellikle 1980’lerde artık emperyalizmle mücadele etmek yerine yeni bir savaştan kaçınmaktan giderek mücadele etmemeye, uyum sağlamaya giden bir anlayışın hakim olduğu doğrudur. Ancak bu Ekim Devrimi’nin ve “tek ülkede sosyalizm” düşüncesinin bir sonucu veya kısıtı değil Sovyetler Birliği’nin çok sonraları ortaya çıkan bir sorunudur.

Oysa Kürkçü bu sorunların tamamının 1950’lere kadar böyle olduğunu savlayarak tarihi de bilmediğini gösteriyor. Ve böylelikle can alıcı kısım somutlanıyor. İrfan Aktan, “Yani Stalin’in ölümüne kadar…” der demez Kürkçü de onaylıyor: “Tabii. Stalin’den sonra hatta Komitern’in 7’nci Kongresi’nden sonra zaten merkezi bir dünya örgütlenmesi kalmadı. Ama Komintern, daha sonra onun yerini alan temas örgütü Kominform, bu açıdan bağlı bütün partilerin politikalarını şu veya bu ölçüde etkiledi.”

Kürkçü’nün hiç yaşanmamış tarih masalı

Burada bahsedilen Avrupa’da yükselen faşizme karşı oluşturulan halk cepheleri siyaseti oluyor. Stalin’e isnat edilenleri bir kenara bırakalım. Onlar zaten İrfan Aktan’ın bu röportajı gerçekleştirme gerekçesi. Ama Kürkçü, 7. Kongre derken, bütün ömrü boyunca ve esas olarak bu röportajda da savunduğu “faşizme karşı demokrasi cepheleri” önerilerinin meşrulaştırılması için çarpıtılan halk cepheleri stratejisini devrimden vazgeçmek olarak sunarken dünya sosyalist sisteminin bu “halk cepheleri”ne önderlik ederek faşizme karşı mücadele eden komünistler tarafından kurulduğunu ise elbette görmezden geliyor.

Esasında faşizmin Almanya için Avrupa’da ve İtalya için Afrika’da başlayan yayılmacılığına karşı, Sovyetler Birliği’nin 1917’den beri savunulan barış politikalarının bir uzantısı olarak İngiltere ve Fransa ile birlikte karşı koyma önerisi Ağustos 1939’un son günlerine kadar emperyalizm tarafından bir oyalama ile karşılaşmıştı. Almanya’nın Polonya’yı işgal ettiği 1 Eylül 1939’dan bir hafta önce Alman saldırganlığına karşı savaşa girmeyi kabul eden Sovyetler Birliği, bunun için Polonya topraklarına girmesine izin verilmesini isterken İngiltere ve Fransa’nın destek çıktığı Polonya buna şiddetle karşı çıkıyordu. Böylece Alman işgaline karşı savaşı kendi topraklarında yürütmek dışında Sovyetler Birliği’nin yapabileceği hiçbir şey kalmıyordu.

Oysa, Sovyetler Birliği sadece birkaç haftada Paris’e girecek olan Nazi savaş makinesine karşı tek başına direnmek ve onu yenmek için henüz hazır olmadığını çok iyi biliyordu. Zaten bu “halk cepheleri” stratejisi de hepsi tarihsel olarak Rusya’ya düşman olan Polonya, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin Almanya yanında savaşa girmesini ve Fransa ile İngiltere başta olmak üzere emperyalist ülkelerin Alman saldırganlığına karşı sessiz kalmasını engellemek için geliştirilmişti. 1917’den beri kendisine düşmanlık üreten emperyalistlerin Alman Nazizmini Sovyetler Birliği ile tokuşturma hesaplarından dönmeleri için tüm imkanlar zorlanmıştır.

Ama bu noktada tarihleri açık açık yazmak gerekiyor. Ancak bu şekilde Kürkçü’nün uydurup yeniden yazmaya kalktıkları anlaşılabilir.

Kürkçü, özetle, “Başka bir Komintern taktiği pekâlâ Nazizmin ve faşizmin Avrupa’da iktidara ilerlemesine engel olabilirdi… Sovyetler Birliği Nazi saldırmazlık paktına öylesine büyük bir anlam yüklemiş, bunun emperyalistler arası çelişkiyi derinleştirip SSCB’yi sağlama alacağına öylesine bel bağlanmış, taktik o kadar stratejinin yerine geçmişti ki… Alman birlikleri Sovyet topraklarında ilerlemeye başladığında bile bunun gerçek olduğuna Moskova bir türlü inandırılamadı… Naziler ve diğer emperyalist devletler arasında Nazilerdense diğerleriyle işbirliğini tercih etmek nedensiz görünüyordu. “Nazilerle saldırmazlık anlaşması yapmamız İngiltere için kötü olabilir bizim içinse iyidir” diye düşünülüyordu. Bunun yanlışlığı daha sonra Dimitrov’un ünlü tanımında “faşizm burjuvazinin en gerici, en emperyalist kanadının diktatörlüğüdür” ifadesinde tevil ile ikrar edilmiş oldu.” diyor.

Dimitrov’un raporunun sunulduğu Komintern’in 7. Kongresi 1935’te yapılıyor. Ancak bu halk cepheleri stratejisi zaten bir yıl önce Pravda’da dillendirilmiş durumdadır. Kaldı ki bunun arka planında da Fransa ile imzalanan savunma anlaşması yatmaktadır. Molotov-Ribbentropp Anlaşması olarak bilinen Sovyet-Alman Saldırmazlık Antlaşması ise 23 Ağustos 1939’da imzalanıyor. Yani “tevil yollu ikrar” yanlış adımdan dört-beş yıl önce gerçekleşmiş. Bunun nasıl olabileceğinin bir açıklaması olamaz elbette.

Almanya ile İngiltere ve Fransa arasındaki sorunlar elbette emperyalizmin iç çelişkileriydi. Ancak Sovyetler Birliği hiçbir zaman Alman saldırganlığına karşı işçi sınıfının örgütlü gücü dışında hiçbir şeye bel bağlamamıştı. Hele gerek Almanya’da gerekse İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerde açıkça dile getirilen Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni tarihten silmesi hedefleri varken böyle bir şey düşünülebileceğine ihtimal vermek dahi mümkün değil. Dahası zaten gerçek de böyle değildir.

Sovyetler Birliği’nin Nazi iktidarına karşı daha Versailles Antlaşması’nda Almanya’ya karşı takınılan aşırı tutuma karşı çıkmadan başlayarak her yolu denediği, İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere destek veren tek ülke olduğunu, yıllar boyunca Alman saldırganlığının dizginlenmesi için yaptıkları ve tüm dünyada faşizme karşı direnen unsurların komünistler olmasının Kürkçü için yok hükmünde olsa da tarih yaşanmış ve kayıt altında.

Kürkçü’nün anlattıklarına inanacak olursak “ABD ile Sovyetler’in varlığının dünyada yeni devrimlerin kapısını açmayacağına, İkinci Dünya Savaşı statükosu içinde devam edeceğine dair bir yaklaşım” var. Bu durumda sosyalizme yönelen Avrupa ve Asya’daki halk demokrasilerini, Küba’yı, Afrika’da bağımsızlığını kazanan kolonilerdeki sosyalizme yönelişleri hep unutmamız gerekiyor anlaşılan.

Kürkçü kusura bakmasın, Ekim Devrimi ve onun sonucu olan Sovyetler Birliği kendisinin bir papaz tavrıyla mistikleştirdiği sosyalizmi dünyaya indirmişlerdir. Hataları, eksikleri ve bunların sonucunda gelen çözülüş ise tarihimizdir. Ancak daha önemlisi başardıkları ve insanlığa kazandırdıklarıdır. Engin bir tecrübe sunan Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği tarihteki bir anomali değil, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi gerektiğini gösteren tarihsel bir derstir. Kürkçü’nün tüm yalanları ve çarpıtmaları bunu değiştirmeyecektir.

Yukarı