Pusula

Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!

Evet, kamuculuktan, aydınlanmadan, bağımsızlıktan eser kalmamıştır. Ancak bu değerler topraklarımıza kök salmıştır ve sökülemezler.

Bilgütay Hakkı Durna

 

“28 Ekim günü geç vakitte, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu beni çağırdı. (…) Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclisten ayrılırken, binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım. (…) akşam yemeğine gelmelerini (…) söylettim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek yenirken: “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz” dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim. (…) O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın devlet biçimini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim: Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin hükûmet şekli cumhuriyettir” cümlesini ekledim.”[1]

Ertesi gün, 29 Ekim 1923 tarihinde akşam saatlerinde, bir önceki akşam hazırlanan yasa tasarısı, milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” alkışları arasında kabul edildi.

Mustafa Kemal bu durumu Nutuk’ta, “Gerçek, Osmanlı Devleti’nin ve halifeliğin yıkıldığını ve ortadan kalktığını düşünerek yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı.” şeklinde açıklamıştı.[2] Böyle bir hükümet, ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyet’tir.[3] Saltanat zaten bir yıl kadar önce kaldırılmıştı. Dört ay kadar sonra da Halifelik kaldırıldı.

Cumhuriyetin niteliği

Devletlerin siyasal sistemleri içinde bulundukları sosyoekonomik formasyon tarafından belirlenir. Nihayetinde, bir devletin “tipi” hizmet ettiği egemen sınıf ile nitelenir. Devletlerin “biçimi” de egemen sınıfın kurduğu siyasal rejimden ayrılmaz.[4] Seçimle gelmeyen kişilerin devletleri yönettiği (monarşi) biçimlerin yanında, iktidarın seçimle işbaşına geldiği devlet biçimleri (cumhuriyet) ve yine bu iki biçimi birleştiren (meşrutiyet) yapılar da bulunmaktadır.

İlk not olarak belirtelim; cumhuriyet yönetimi tarihsel olarak bir ilerlemeyi ifade etmektedir.

Emperyalizme karşı verilen bir savaş sonrası, saltanatın kaldırılması sonrasında ilan edilen 1923 Cumhuriyeti de kuşkusuz böyledir.

Cumhuriyet kısa sürede devrimci atılımlar yapmış, saltanatın kaldırılması ile birlikte; halifeliği kaldırmış, tekke ve zaviyeleri kapatmış, eğitim alanında büyük gelişmeler yaşanmış, laiklik devletin temel niteliği olarak kabul edilmiş, kadının toplumsal yaşamdaki rolüne ilişkin önemli aşamalar kat edilmiştir. Yine, ülkenin kalkınması için sanayi alanında önemli altyapı hamleleri yapılmıştır. 1923 Cumhuriyeti bir bütün olarak kamucu, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı bir kimlik oluşturmuştur.                     

Tüm bunları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalizmi tercih ettiğini, kuruluştaki ilerici kimliğini ileriye doğru taşımak bir yana çok kısa bir sürede içini boşalttığını ve nihayetinde terk ettiğini bilerek söylemekteyiz.

Arada bir not olarak belirtilmelidir ki; kamuculuk, aydınlanmacılık, bağımsızlıkçılık sosyalizmin (de) ayağını bastığı zemini ifade etmektedir. Ve aslında bu değerler günümüzde ancak sosyalizm tarafından ileriye taşınabilir durumdadır. Başkaca sahibi bulunmamaktadır.

Cumhuriyetin gelişimi

 1923 bir burjuva devrim sürecinin sonuçlanmasının simgesel tarihidir. Türkiye’nin devrimi kapitalist üretim ilişkilerinin az gelişmiş olduğu, burjuvazisinin ise emekleme aşamasında olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir. Devrim -Kurtuluş Savaşı sırasındaki bir dönemi ihmal ederek söyleyecek olursak- kitle tabanına da sahip olamamıştır. Bu da “demokrasi”nin diğer kapitalist ülkelere nazaran hep eksikli kalmasına/yaşanmasına neden olmuştur.

Yine ara bir not: Sol ile hesaplaşma da bu dönemde başlamış ve sonraki dönemlerde kapitalist devletin genlerine işlemiştir. Kuruluştan önce, 1921 yılında Mustafa Suphi’nin yoldaşları ile birlikte Karadeniz’de katledilmesi de bu yönelim ile bağlantılıdır.

1923 Cumhuriyeti tüm geçen yıllar boyunca “gericilik” ve “Kürt sorunu” nu ise çözememiş, bu iki başlık krize dönüşmüştür.

Güçlenişi artarak süren burjuvazi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında tercihini emperyalizmle tamamen bütünleşmekten yana yapmıştır. Kore’ye asker gönderilmesini ve ardından NATO’ya girişi de bu dönemin simgesi olarak kabul edebiliriz.

Kastedilen tabii ki kapitalizmin tercih edilişi değildir. O doğrudan 1923’ün tercihidir.  Bu tercih, daha cumhuriyet ilan edilmeden İzmir İktisat Kongresi’nde de ifade edilmiştir. Ancak, işgale ve saltanata karşı bir kurtuluş savaşı vererek bağımsız bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti elde ettiği bağımsızlığını bu sefer “işgale uğramadan” kaybetmektedir ve nihayetinde de kaybetmiştir.

Türkiye’yi bu noktaya getirense kapitalistlerin egemenliği ve emperyalizme bağımlılığı olmuştur.

Kaybettiği ise yalnızca bağımsızlığı olmamıştır.

Sonuç ve başlangıç

Şimdi Birinci Cumhuriyet sona erdi.

İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız Adalet ve Kalkınma Partisi eli ile vücut bulan şu anki rejim ise, 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının yerine inşa ediliyor. Ve İkinci Cumhuriyet, “gericilik” başlığını rejimin en üst değeri olacak şekilde çözmüş durumda. Bu halin kendisinin cumhuriyetçi kesimleri kapsayamaması, kapsamasının mümkün olmaması ise bu rejimin kriz başlıklarından birine dönüşmüş durumda. Kürt sorununda ise düzen içi çözümlerin bir türlü hayata geçirilememesi nedeni ile bu başlık önlerinde durmakta.

Diğer yandan, böylesi vakitler herkesçe “kurtuluş”un da arandığı dönemlerdir. Arayış yine, 1923’te olduğu gibi çok yönlü. Yönlerden biri de geri dönüşü işaret etmekte. 1923’e dönüşe!

Ancak cevaplanması gerekmektedir. Dönüş hangi 1923’e, hangi Kemalizm’e olacaktır.

Kuruluş dönemi mi, 1930’lu yıllar mı? Yoksa hemen 1960 sonrası mı?

Doğan Avcıoğlu’nun Kemalizm’i mi yoksa 12 Eylül paşalarının mı?

Sorular ve seçenekler uzatılabilir. Ama gerek yok, sanırım. Kemalizm’de her türlü toplumsal gelişmeden bağımsız değildir. Kuruluş iyisi ve kötüsü ile yaşanmış ve bir daha geri gelmemek üzere “bitmiştir”. Artık kapitalizmin sınırları arasında formüller arama çabası bırakılmalıdır. Orada kurtuluş yoktur.

Yüzümüzü 1960’lı yıllardan itibaren ülkenin başlıca dinamiklerinden biri haline gelen işçi sınıfına dönmeli ve o dinamiğin yarattığı/yaratacağı olanaklar üzerinden hareket etmelidir.

Evet, kamuculuktan, aydınlanmadan, bağımsızlıktan eser kalmamıştır. Ancak bu değerler topraklarımıza kök salmıştır ve sökülemezler.

 

[1] Atatürk M.K. (1987), Nutuk – Söylev II. Cilt, Türk Tarih Kurumu 2. Baskı, s. 1069, 1071

[2] A.g.y. s.587

[3] A.g.y., s.589

[4] Tanilli S. (1985), Devlet ve Demokrasi, Say Yayınları 4. Baskı, s.14

Yukarı