Yeni bir Cumhuriyet için ayağa kalkma zamanı!
Pusula 16

Suriye: Nereden nereye?

PUSULA’da bu hafta, Gökmen Kılıç Suriye’de savaşın tarihini yazdı.

Gökmen Kılıç

Suriye ile ortak sınırımızın 911 kilometre olduğunu düşünürsek, belki de kendisine “komşumuz” demenin gerçek bir anlam taşıdığını daha rahat kavrayabiliriz. Yanı başımızda 2011 yılından beri cereyan eden bu kanlı savaşın, kuşkusuz geçmişe dönük maddi temelleri bulunuyor.

Suriye, sömürgeciliğe karşı Arap bağımsızlıkçılığını temsil eden Baas Partisi geleneğinin egemen olduğu ülkelerden biri. Hafız Esad’ın da içinde bulunduğu Suriye Baas Partisi 8 Mart 1963 yılında iktidara geldi. Arap milliyetçisi, sömürgecilik karşıtı ve seküler bir ulus anlayışına dayanan Suriye Baas Partisi, bu ilkeler etrafında yeni bir anayasa oluşturarak ülkede istikrarı sağlamaya çalıştı.

İlk ciddi muhalefet de anayasa tartışmaları sırasında İslamcılar tarafından yapıldı. Suriye Baas Partisi, anayasada devletin resmi dini olmaması gerektiğini söylerken, İslamcı siyaseti temsil eden Müslüman Kardeşler buna karşı çıkarak kitlesel gösteriler düzenledi.

Hatta Müslüman Kardeşler 2 Şubat 1982’de Hama’da isyan etti. Irak ve Türkiye üzerinden silah temin edilerek başlatılan saldırıların, Halep ve Şam gibi büyük illere sıçrayarak askeri bir darbeye zemin hazırlaması bekleniyordu. Hama’daki olaylarda birçok devlet binası hedef alındı ve onlarca devlet görevlisi öldürüldü. Uluslararası ajanslar tarafından çatışmaların, rejimin zulmüne uğrayan sivillere destek veren ordu mensupları tarafından başlatıldığını iddia edilecekti. Nihayetinde istenilen olmadı ve Suriye Ordusu Hama’daki silahlı ayaklanmayı sert bir biçimde bastırdı. Hama olayları Müslüman Kardeşler’in yenilgisi de olsa örgütü muhalefetin birinci gücü haline getirdi.

90’larda SSCB’nin çözülmesiyle birlikte Suriye’nin denge siyaseti de değişmeye başladı. Hafız Esad ile başlayan liberalleşme hamlesi ABD ile ilişkilerde göreceli bir yumuşama meydana getirdi. Ancak liberalleşme hamleleri, ticaret burjuvazisini ve dolayısıyla Müslüman Kardeşler’i güçlendiriyordu. İslamcı ideolojinin piyasacılık ile güçlü bağları, her piyasacı hamlenin Müslüman Kardeşler’in hanesine yazılmasına neden oldu.

“Arap Baharı” ve Suriye’de savaş

2010 yılında Tunus’ta kendiliğinden başlayan kitle hareketleri, emperyalizmin müdahalesi ile Arap coğrafyasına yayılan, bölgesel kalkışmalara dönüştü. Kendiliğinden hareketler, emperyalizm destekli muhalif gruplar için bir fırsata dönüşmüş, emperyalizm önüne gelen fırsatı, Arap coğrafyasını yeniden dizayn etmek için kullanmaya başlamıştı. Suriye bu anlamda kritik ülkelerin başında geliyordu. İran’ın kuşatılması, İsrail’in güvenliği gibi başlıklarda Suriye emperyalizm tarafından hedef alınacak ilk ülke durumundaydı.

Tunus’ta olayların başladığı 17 Aralık 2010 tarihinin ardından, Suriye’de ilk sokak gösterileri 5 Şubat 2011 tarihinde Şam’da başlatıldı. Etkisi sınırlı olan bu gösterileri, Ürdün sınırında bulunan Daraa başta olmak üzere, Şam, Humus ve Hama gibi büyük iller takip etti. 25 Mart’ta yapılan gösteriler bir dönüm noktası oldu ve daha önce örnekleri olsa da İslamcılar silah kullanmaya başladı ve bu olaylarda yaklaşık 100 kişi öldürüldü.

Çatışmalar git gide yoğunlaşırken, Türkiye sınırında bulunan İdlib kentine bağlı Cisr el Şuğur kasabasında Müslüman Kardeşler militanları organize bir silahlı saldırı başlattı. 6 Haziran 2011’deki saldırıda, 82 güvenlik görevlisi kurulan pusuda ve vahşi infazlar sonucunda öldürüldü.

Batı basını ise Suriye ordusunun sivil katliamı yaptığına dair haberler yapmaya devam ediyordu. Özellikle İslamcı çetelerin yaptığı katliamlar, ajanslar eliyle Suriye ordusuna yıkılıyor, böylelikle barışçıl denen muhaliflerin radikalleşmesi hedefleniyordu. Bunların ilki Humus’ta bulunan El Hula köyündeki katliamdı; kadın ve çocuklar dahil 108 kişi öldürülmüştü. Hemen takip eden günlerde El Kubeyr köyünde 80 sivil daha katledildi.

Savaştan kaçarak Türkiye sınırındaki kamplarda yaşayan sivillerin büyük bölümü de kısa zamanda İslamcı çetelerin militan kaynağı haline getirildi. 29 Temmuz 2011’de kurulan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Türkiye kamplarında eğitilmeye başlandı. Ardından 23 Ağustos 2011’de muhalif gruplar Türkiye’de toplanarak Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) kurdular.

Savaşın derinleşmesi ve kimyasal silah krizi

Türkiye’nin desteğiyle sınır hattındaki kontrolü sağlayan silahlı çeteler belli bölgeleri elinde tutmayı başarmıştı. Ancak dış destek ile yürütülen savaş tahmin edilenden uzun sürmüş, istenilen etki sağlanamamıştı. Türkiye, Katar ve Suudilerin tüm desteğine rağmen Şam yönetimi önemli şehirleri elinde tutuyordu.

Savaşın seyrini değiştirecek hamle 21 Ağustos 2013 tarihinde El Cezire’ye servis edilen videolarla kamuoyuna servis edildi. Suriye ordusunun Şam kırsalındaki Guta’da kimyasal silah kullanıldığı iddia ediliyordu. Türkiye başta olmak üzere tüm ülkeler sert açıklamalarda bulunarak doğrudan müdahale tehdidinde bulundu, ABD’ye ve NATO’ya müdahale çağrıları yapıldı. Rusya’nın girişimiyle Birleşmiş Milletler (BM) müfettişlerinin Guta’da inceleme yapılması talep edildi. Fakat BM görevlileri, silahlı muhaliflerin açtığı ateş bahanesiyle inceleme yapmadı. Daha sonra 13 Eylül 2013’te, Kerry-Lavrov görüşmesiyle Suriye devletine ait kimyasal silahların imha edilmesi karara bağlandı.

Gelinen noktada Suriye ordusu, Şam çevresi ve Lazkiye dışındaki birçok alandan çekilmek zorunda kaldı. Irak El Kaidesi olarak bilinen IŞİD, Suriye’nin kuzeyini ve Irak’ta Musul dahil geniş bir coğrafyayı hakimiyeti altına aldı. 2014 yılında El Kaide’den ayrılan IŞİD bölgenin demografik yapısının değiştirilmesinde etkin rol oynadı. Yaratılan göç dalgasıyla birlikte kamplardan militan devşirmek kolay hale gelirken, kentlerin kontrolünün sağlanması da kolaylaşıyordu. 2015 yılıyla birlikte adına “ılımlı muhalif” denilen neredeyse tüm gruplar, IŞİD ve El Nusra gibi selefi-cihatçı örgütlere katılım sağladı.

Selefi çeteler savaşın seyrini ciddi anlamda etkiledi. Irak ve Türkiye üzerinde binlerce militan bu örgütlere katılırken, çekilen katliam videoları kamuoyunda tartışmalara neden oldu. Bu konuda iki sonuçtan söz edilebilir. İlki, selefi çetelerin ortaya çıkışı “özgürlük savaşçısı İslamcılar” imajının bitmesine neden oldu. İkincisi, Suriye rejiminden kurtulduklarında, yerine kimlerle ve nasıl bir yapı kuracaklarını kestiremiyorlardı. Savaşın nasıl bir sonuca bağlanacağı ciddi bir sorun haline gelmişti.

Eylül 2015’te Beşşar Esad’ın çağrısı üzerine Rusya ülkeye davet edildi ve güç dengeleri yeniden değişti. Hizbullah ve İran, Lübnan sınırından başlayarak operasyonlara aktif şekilde katılmaya başladı. Özellikle Rusya’nın savaşa müdahalesi güç dengelerini ciddi biçimde etkilemişti. Ancak hepsinden önemlisi Esad’ın 2015’e kadar toplumsal desteğini yitirmemiş ve direnmiş olmasıydı.

Direnişin değiştirdiği dengeler

Suriye’nin savaşı uzun bir süreye yayması ve bu süre içerisinde direnmeye devam etmesi, kimsenin tahmin edemediği bir durumdu. “Muhalefet” hareketinin, “ılımlı” ya da radikal olsun, ülkeyi yönetecek kapasitede görülmemesi de bunu besleyen faktörler arasında değerlendirilebilir. Savaş uzadıkça Esad’ın kolay gitmeyeceği, Türkiye dahil herkes tarafından kabullenildi. Birçok cephede üst üste zaferler kazanan ordunun, Halep gibi önemli bir şehri geri alması ve Deyr ez Zor’a kadar ilerlemesi, selefi çeteler açısından mutlak bir yenilgi anlamına geliyor. Bu açıdan yaşanan savaşta bir dönemin kapandığını söyleyebiliriz.

Bu tabloya bakarak Suriye savaşının bittiğini söylemek ise pek mümkün görünmüyor. Emperyalizm, selefi çetelerle yapılamayanı, kendi içinde daha tutarlı başka bir planla yeniden deniyor. Suriye’nin Astana görüşmeleri neticesinde başka bir düzlemde mücadeleyi sürdürmesi gerektiği açık. İdlib meselesi, ABD üslerinin varlığı, Kürt koridoru ve başka bir dizi başlıkta, Suriye savaşının ikinci perdesine şahitlik edeceğiz.

Yukarı