Yeni bir Cumhuriyet için ayağa kalkma zamanı!
Sol Şerit

İrfan Aktan'a 'sınıf' anlatmak mümkün mü?

Gazete Duvar yazarı İrfan Aktan’ın ‘bağımsızlık referandumu’ üzerinden Türkiye soluna saldırısına bir cevap yazısı.

Zafer Aksel Çekiç

Gazete Duvar yazarı İrfan Aktan geçtiğimiz günlerde yazdığı “Türklük Sözleşmesi” başlıklı köşe yazısında, Kürt siyasi hareketinin içindeki kimi isimlerin ve özellikle liberallerin çok sevdiği şekilde yine her şeyi milliyetçiliğe bağlayan bir yalan üzerinden sosyalistlere de saldırdı. Milliyetçiler, İslamcılar ve Kemalistler konumuz değil. Ama sosyalistlere ayar vermeye çalışan bu zihniyet ve yalanları konumuz.

Bu bir yalan çünkü emperyalizme karşıt olmayı milliyetçilikle bir tutan bu hurafenin tek amacı emperyalist projelerden beklentilerin gerçekleştirilmesi için solun söylemini etkisizleştirecek, amaca yönelik olmayan tartışmalarla zaman kaybettirecek, boğacak bir yaygara kopartmak.

Bu bir yalan çünkü hele söz konusu olan Barzani olduğunda bir başka milliyetçiliği savunup karşısında olduğunu iddia ettiği herkesi bir uyduruk çuvala doldurup böyle yaftalayarak kendisini gizlemeye çalışıyor.

Bu bir yalan çünkü düzenin en kirli propaganda yöntemlerini kullanarak sağlıklı bir tartışma yapılmasını engelleyip zihinleri bulandırıyor. Bir iki doğrunun yanına en büyük çarpıtmaları ekliyor.

Bu bir yalan çünkü kimse Kürtleri tartışmıyor. Tartışılan Türkiye’de ve bölgede Kürt siyasi hareketlerinin yaptıkları, yönelimleri, geliştirdikleri ilişkiler ve ittifaklarken sürekli olarak sürekli olarak “Kürtler” diye tartıştırmaya çalışıyor.

İrfan Aktan ve onun gibilerin tırnak içine alarak aklınca kinaye yaptığı sosyalistleri, milliyetçiler, İslamcılar ve Kemalistlerle hep bir arada değerlendirip böylece tabi kılmaya çalışıyor. Tıpkı “hayır deyip 12 Eylül Anayasası’nı mı onaylayalım” diyerek “yetmez ama evet” günleri gibi.

Bozacının şahidi şıracı misali kendine elbette akademiden bir destek de sunuyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Yrd. Doç.Dr. Barış Ünlü’nün “çok mühim” diye sunduğu uydurma “Türklük Sözleşmesi” kavramıyla bu yalana bir de “delil” sunmuş oluyor.

Ünlü’ye göre, Türkiye’de önce Müslüman ve Türk olup gayrimüslimlere ve Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemeyecek ve duygudaşlık kurmayacaksınız.

Pek haksız sayılmaz değil mi? Ama hemen ardından yine “bir Marksist, bir milliyetçi, bir İslamcı, bir Kemalist” diye fıkra anlatmaya geçiyor.

Bununla da yetinmiyor, “Türk devletinin kendisine sunduğu bütün imtiyazlardan ve avantajlardan yararlanan bir Marksist, Kürt devletinin kuruluşuna ‘Marksizm devlete karşıdır’ diye büyük bir doğallık ve içtenlikle karşı çıkabilmektedir.” diye kırk kere söylersen olur misali bunu süslüyor.

Cevapları elbette var.

Öncelikle bir soruyu sormak zorundayız. Bir ulusal topluluğun “ezilen” olması için ne gerekiyor? Bu statü nasıl belirleniyor? Mesela Irak ile Türkiye’nin koşulları bir midir? Kürtçe’nin aynı zamanda resmi dil olduğu, federatif bir bölge olarak örgütlendiği, dahası IŞİD’in yarattığı boşlukta anayasa ile tanımlanan sınırlarının ötesine geçen bir bölgeyi yöneten ve daha fazlası üzerinde hak iddia edildiği bir durum ile ucuz emek gücü olarak kullanılmak üzere yoksullaştıran ve baskı gören bir topluluk aynı kefede değerlendirilebilir mi?

Çok net ortaya koyalım. Ezilenler sömürülen emekçilerdir. Ezilenler Kürt emekçileridir. Kuzey Irak petrollerini uluslararası tekellere peşkeş çekip kendine akıtan Barzani de Kürt burjuvazisi de ezilen filan değildir.

Söz konusu olan Türkiye olduğunda bir Karadenizli veya Egeli patrondan farksız ve belki de bu milliyetçiliği kullanıp daha ağır bir şekilde Kürt yoksullarını sömürüyor.

Söz konusu olan Irak olduğunda petrol kaynaklarının uluslararası tekellere peşkeşinde Bölgesel Yönetim ile Saddam rejimi arasındaki fark ikincisinin “reddedilen evlat” olması dışında herhalde pek azdır.

Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının bölgedeki emekçiler arasında yeni düşmanlıklar ekmek ve egemenlere yeni savaşlar çıkarmak bahaneleri vermenin ötesinde ve daha önemlisi Türkiye, Suriye ve İran’daki Kürt emekçilere yararı ne olacaktır? Ve hatta daha önemlisi Irak’taki Kürt emekçilere yararı nedir? Bu soruların cevabı verilmeden tartışma olabilir mi?

Erdoğan’ın “Irak, kendi içinde eğer böyle bir eyaleti bu şekilde bölünme ile neticelendiriyorsa bu onun iç sorunudur, bizi ilgilendirmez.” veya Hüseyin Çelik’in “Onların adı Kürdistan ve bunun kabul edilmesi gerekli. Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor; onlar bizim kardeşimizdir.” gibi sözlerinden bugün gelinen noktada yapılan şova ve savrulan tehditlere değişim neydi?

AKP de Türkiye devletinin stratejik kurumları da Barzani önderliğinde bir Kürdistan’a gerçekten karşı çıkıyor mu? Yoksa mesele Suriye’deki tehditler nedeniyle esas olarak “zamanlama” mı? Erdoğan’ın milliyetçiliği öne çıkardığı doğru elbette, devlet içinde ve siyasette özellikle MHP ile geliştirdiği ittifak ile ayakta durmaya çalışıyor ve bu yapılanlara da yansıyor. Ama son tahlilde zamanlama dışında kimden gerçek bir itiraz geldi.

Başka bir açıdan AKP’li Galip Ensarioğlu, Orhan Atalay, Orhan Miroğlu gibi isimlerin açıkça referanduma destek çıktığı açıklamalar ortada dururken AKP’nin bu söylemlerinin ve tehditlerinin ardı geldi mi?

Tüm bunları görmezden gelerek “Kürde devlet yasak mı” diye meseleyi tartışılamaz hale getirmek tam da bizim pek özgürlükçü liberallerimizin işi sayılmalı…

Örnek ÖDP olsa da tartışmanın sosyalistlerin, komünistlerin tamamına yönelik bir yanı var.

Türkiye’de sosyalistlere, komünistlere “Türkiye Cumhuriyeti devletinin de emperyalist müdahalenin bir aracı olarak kullanıldığını, dolayısıyla böylesi bir devletin olmaması gerektiğini savunuyor mu?” diye sormak haksız olmanın ötesinde büyük bir yalandır. Ya da “Kürdistan bağımsızlığını ilan etmezse, emperyalist müdahale hükümsüz mü kalacak?” demek emperyalizmle mücadele etmeyen, onun projelerinin bir parçası olanların yöneltebileceği bir soru değildir.

Sosyalistlerin, komünistlerin, en azından bir kısmının, bu döneme dair net tespitleri var. Bunları somut olarak her zaman tartışabiliriz. Ama sosyalistler, komünistler, yine en azından bir kısmı, meseleye etnik kimlikler değil işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda değerlendirmektedir. Bu değerlendirmede ulaşılacak cevaplar da tartışmaya açıktır.

Bununla birlikte tartışmaya açık olmayan sosyalistlerin, komünistlerin mücadelesini yok saymaya çalışmak, utanmazca “Türkiye’nin işbirlikçiliğine karşı çıkıyor musunuz acaba”, bölgeye yönelen emperyalist müdahalenin aracı olan Barzani’yi bir amaçmış gibi sunup emperyalizm karşıtlığını hafife almak, “bağımsız devlet” fikrine ilişkin kişisel bir duygusallık olarak kalsa görmezden gelinebilir. Ancak bu düpedüz sol düşmanlığıdır. Buna karşın akıl vermeyi de kendine hak görmektedir.

Kürt emekçilerinin arkasına saklanıp, onların bunca yıldır yaşadıkları baskıları, zulmü ve sömürüyü istismar edip sola ayar verme dönemi kapanmıştır. İşçi sınıfının ve emekçilerin çıkarları ile bu kalemşorların çıkarları aynı olmadığından milliyetçilerin Türk işçi ve emekçilerin kafasını bulandırması, düşmanlıklar üretmesi gibi Kürt işçileri ve emekçilerinin kafasını bulandırmakta, düşmanlıklar üretmekte, kendilerine buradan yarar sağlamaktadır.

Bu istismara izin verilmemelidir…

Yukarı