Pusula

Kadın siyasetinde narsisizm ya da “özgürlük” değneği herşeye kadir mi?

Gonca Eren, Pusula’da bu hafta kadın mücadelesinde liberal etkileri ve “özgürlük” kavramını değerlendiriyor.

Gonca Eren

 

Kadın hareketinin ayakları Marksistler tarafından yerli yerine oturtulmadığı sürece daha pek çok örnek ve bu örnekler üzerinden mücadele etmek isteyip de yanlış noktalarda oyalanan kadınlar göreceğiz.

 

İnsanlık tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olduğu kadar bu mücadelelerin değişik dolayımlarının vücut bulduğu bir tarihtir de. Sınıf mücadelesi açısından dolayımlı olan başlıklar, gündelik hayat içerisinde insanlar için daha somut ve daha gerçek sorunlar olarak tescil edilir. Biraz gerilere gitmek gerekirse Ortaçağ karanlığında insanlar için din somut bir yaşam biçimini ifade ediyordu ama tarihsel bir bakış ile dinin sınıf mücadelelerini geriye çekici işlevini ve bizzat sömürü mekanizmasının idamesinde başat rol oynadığını o uzak dönem için bile rahatlıkla ifade edebiliyoruz.

Bu başlığı soyut, somut; doğrudan, dolayımlı ekseninden çıkartıp vektörel bir eksene de yerleştirebiliriz. Sınıf mücadelelerinde belirleyici olan farklı toplumsal dinamiklerin bileşke kuvvetidir. Ama söz konusu olan sınıf mücadelesi olduğunda bileşkesi alınan kuvvetlerin başlangıç noktalarının farklılaşabildiğini, yani bazen kesişim noktaları olmayabileceğini, birbirlerini önceleyebildiklerini, farklı etkilere sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Kadınların özgürlük mücadelesine de bu tablodan bakılması, sınıf mücadelelerinin bütünlüklü resmi üzerinden turnusol kağıtları belirlenmesi, tavır alınması ve siyaset oluşturulması önemlidir. Bu yapılmadığı durumda toplumun ulusal, cinsel vb. ayrımlar üzerinden tasnif edilen bellikesimlerinin sorunlarına sağlıksız bir bakış açısı geliştirmek işten bile değildir.

 “Özgürlük” sihirli bir sözcük müdür?

Kadın sorunu ve özellikle kadınların özgürlüğü sorununu tarihsel ve toplumsal bağlamı içerisine oturtmadan, özgürlüğü her derde deva sihirli bir değnek olarak gören yaklaşımın kadın mücadelesini nerelere kadar götürebileceğinin örneklerini ne yazık ki ülkemizdeki kadın hareketi içerisinde sözünü söyleyen kimi çevreler nedeniyle çok açık bir şekilde görüyoruz.

Özgürlük sorununu bağımsız bir biçimde ele alabileceğini düşünen çevreler, gerici ideolojilerin tam boy tahakkümü altında etki alanı yaratmaya, “özgün” ideolojik ve politik yaklaşımlar geliştirmeye çalıştıkça, geriye dönüşün katalizörü olmak dışında bir etki yaratamamışlardır.

Örneğin 1980’li ve 90’lı yıllarda türbana özgürlük söyleminin kadının özgürleşme sürecinde önemli bir adım olduğunu düşünen feminist çevreler, türbanın meşruiyetinin arttığı dönemlerde kadın özgürlüğünde daha da geriye gittiğimiz bir toplumun adım adım inşa edilmesi noktasında kendilerini sorgulamakta mıdırlar? Yoksa neyi savunduklarını hafızalardan silmeye çalışırcasına “önümüze bakalım” ya da “dün dündür” mü denmektedir?

Bahsettiğimiz yıllarda yaşananları “feminizmin istismarı” olarak adlandırılması ise siyasi gaf listelerinde üst sıralarda yer almaya adaydır. Türbana özgürlük söyleminin destekçiliği ile, az önce resmetmek için yaptığımız benzetmeyle devam etmek gerekirse, gerici vektörlerin kuvvetini arttıranlar; bu güçler kadınların hayatına ve tüm haklarına yönelik gasp politikaları geliştirildikçe aradaki bağlantıyı kurmaksızın ya da kurmak istemeksizin her yeni güne yeni bir tavır alıcı olarak doğmaktadırlar. Bu şizofrenik durumun çözümünün; “benim bedenim benim kararım” söyleminin “türbanıma da karışma mini eteğime, şortuma da” ortalamacılığında bulunmuş olması ise büyük bir talihsizliktir. Kadın eylemlerinde türban savunuculuğu yapılmasını eleştirenlerin sanki eylemlere tekil olarak türbanlı kadınların katılmasından rahatsız oldukları gibi bir algı yaratılarak demogoji yapılmaktadır. Bunun da yetmediği noktada bu “birlik, beraberlik ortamını” eleştirenlerin “maço erkekler” olduğu söylemi işin bir diğer trajik boyutunu oluşturmaktadır.

Akıl tutulması: Kadındır ne yapsa yeridir mi?

Feminist hareketlerin ya da feminizmden etkilenen siyasal hareketlerin en büyük handikaplarından biri kadınlığa narsisizm düzeyinde yüklenen olumluluktur. Her siyasi akımda siyasal temsilciliği yapılan kesime veya sınıfa yönelik her yapılanı olumlayıcı uçlar hep var olagelmiştir. Örneğin işçi sınıfı siyasetini savunan bazı siyasi akımların uvriyerizm mertebesinde bir uçlaşmaya varmalarının örnekleri hem ülkemizde hem de dünyada çokçadır.

Ama feminist hareketler için kadınlar söz konusu olduğunda olumlayıcı uçlaştırmanın ve hatta daha iyi ifade edebilmek adına bir betimlemeye gidersek; kadın narsisizminin arızi olmanın çok ötesinde olduğunu, hatta bir kural haline geldiğini görüyoruz. Bu bakış, zaman zaman “kadın ne eylerse güzel eyler” bakışı ile kendini gösterirken zaman zaman “kadınız, mağduruz…” düşüncesinde uç vermektedir.

Anlatmaya çalıştığımız bakışı Vatan Şaşmaz cinayeti vesilesiyle irdelemek mümkün. Bu cinayette, cinayeti işleyen Filiz Aker’i haklı gösteren yazılar kaleme alınmıştır. Kapitalizmdeki çürümüşlüğü belli boyutları ile ortaya koyan bu olayda, cinayeti işleyen kadını haklı çıkarmaya çalışmak; kadın olmasından kaynaklı olarak onu bu cinayeti işlemeye iten koşulları sıralamak, Vatan Şaşmaz’a ve Filiz Aker’e yaklaşımda çifte standarttan bahsedilirken cinayeti işleyen kadını savunmak; ya bir akıl tutulması ile açıklanabilir, ya da gerçekten bazı siyasi hareketlerin veya kadın hareketlerine yön verme iddiasındaki kimi yazarların bu meseleyi bir kutsallık mertebesi varmışçasına ele alması ve “kadın yapmışsa vardır bir nedeni” bakışı örneğin milliyetçi ideolojilerde olduğu gibi mutlak bir fanatizmden beslenmektedir ve kaygı vericidir. Örneğin kadın cinayetlerinin erkekleri meşrulaştırıcı hukuki ve toplumsal yargılarla ele alındığı ülkemizde bir erkek cinayetini de “kadın, cinayeti işlemiş ama onu da anlamak lazım” söylemi ve feminist tezlerle süsleyerek sunmak ibretlik bir yaklaşımdır.

Kadınların erkek şiddetine karşı geliştirdikleri bir yöntem olarak “özsavunma” tartışmasının da mantıki sonuçlarını “Filiz Aker haklıydı” tartışmasında çok açık bir şekilde görüyoruz. Yeri gelmişken, kadınların baskı ve şiddete karşı kendini korumak için geliştireceği yöntemlerin “özsavunma” adı ile kavramlaştırılması ciddi riskler barındırmaktadır. Elbette “meşru müdafaa” çerçevesinde yapılan tartışmaların hukukun konusu olduğunu biliyoruz. Ama diğer taraftan şiddete karşı şiddet şiarıyla “özsavunma” örgütlenmeleri gerçekleştirmenin ise yine faşizmin bir tepki olarak ortaya çıkarttığı solda ya da halklar arasında milliyetçi uçlar çıkması örneğini anımsattığını buraya not düşmek gerekiyor.

Yazıda ele alınanlar, son birkaç ayda ülkemizde kadın başlığında tartışılan konulara dair sadece iki örnek. Geriye dönük bu bakışı anlatmayı sağlayabilecek pek çok örnekten bahsedilebilir. Ve ne yazık ki, kadın hareketinin ayakları Marksistler tarafından yerli yerine oturtulmadığı sürece daha pek çok örnek ve bu örnekler üzerinden mücadele etmek isteyip de yanlış noktalarda oyalanan kadınlar göreceğiz. Buna karşı yazının girişinde söylediğim gibi kadın mücadelesini vektörel düzlemde durduğu yer ve düzlemin bütününü ele alarak ele almak gerekiyor. Ve tabi ki böyle ele alanların sesinin daha güçlü çıkması gerekiyor.

Yukarı