Köşe Yazıları

Emperyalizm üzerine II: Emperyalist sistemde yenilik

Geçen hafta kalan yerden devam edelim.

Emperyalist sistem içerisinde yeni bir durumun ortaya çıktığını ve emperyalist olmaya aday olduklarından şüphe olmayan özellikle Rusya ve Çin’in siyasi ve ekonomik olarak yükselişlerinin daha yakın ve derinlemesine değerlendirilmesi gerektiğini yazmıştım. Rusya ile başlayalım.

* * *

Başlarken aşağıdaki değerlendirmelerden bağımsız olarak Türkiye “üzerinden” değerlendirme yapılmasının bir kolaycılık ve varılan sonuçların gerçekle bağının pek az olduğunun da vurgulanması gerekiyor.

Türkiye üzerinden yapılan değerlendirmelerden kasıt, emperyalist ülkelerle AKP arasındaki tartışmaları ve AKP’nin Rusya ile kurduğu ilişkiler gibi attığı kimi adımlar ile söylemlerinin mutlaklaştırıp AKP’nin üzerinin çizildiği ve dolayısıyla dış dinamiklerle gideceği ya da AKP’nin bir denge tutturmaya çalışarak esasında dış değil iç dinamiklerin öne çıktığı yaklaşımlarıdır.

Her iki yaklaşım da bu bağlamda Rusya ile kurulan ilişkileri reddedip veya bir denge unsuru olarak gösterip AKP karşıtlığını “kolaylıkla” sürdürmek üzere Rusya’yı da emperyalist sayma eğilimindedir. Doğal olarak bu eğilim temel olarak AKP karşıtlığı açısından bir kolaylık arayışı ve esas olarak analizlerdeki açıkları kapatmak üzere birer yama niteliğinde olduğundan nedenleri ve sonuçları fazlasıyla zorlamaktadır.

* * *

Bir ülkenin emperyalist sayılması için Lenin’in açıkladığı emperyalizmin temel özellikleriyle olan ilişkisi detaylı bir incelemeye tabi tutulmalıdır. Bu yapılmadan salt siyasi ihtiyaçlarla yapılacak değerlendirmeler tutarsızlığa ve yanlışlığa sürükleyecektir.

Yine bunun yanına bir de tarihsel gelişimi ve emperyalist olarak nitelendirilen ülkelerle olan kıyaslamayı da eklemek gerekir. Sistemin içinde bir ülkeyi yerleştireceğiniz yerin başka ülkelere göre yerinin de tutarlı olması gerekir.

Lenin’in emperyalizm aşamasının temel özelliklerine ilişkin yazdıklarını burada tekrar anarak Rusya’yı değerlendirmeye başlayalım. Lenin emperyalizmin özelliklerini sermaye ve üretimin yoğunlaşması ile tekellerin ekonomik yaşamda belirleyici bir rol oynaması, mali sermaye ile sanayi sermayesinin birleşip finans kapital temelinde bir finansal oligarşi yaratması, sermaye ihracının çok büyük bir önem kazanması, dünyayı aralarında paylaşan çok uluslu şirketler ve tüm dünyanın büyük kapitalist güçler arasında bölgesel olarak paylaşımının tamamlanması olarak sıralıyordu.

* * *

Rusya bakarken Sovyetler Birliği’nin ekonomik altyapısını devraldığını akıldan çıkarmamak gerekiyor. Ancak artık planlamanın olmadığı ve özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan yağmalamayla birlikte bu altyapının bütünüyle devralınmadığını ve kullanılmadığını da not etmek gerekiyor.

Rusya ekonomisine baktığımızda bir dizi veriyi şöyle sıralayabiliriz;

– Nominal olarak dünyanın 12.’si olan 1,56 trilyon dolarlık ve satın alma gücü bakımından dünyanın 6.’sı olan 3,94 trilyon dolarlık gayri safi milli hasılaya (GSMH) sahip bir ekonomidir.

– 145 milyonluk nüfusunun yüzde 5’i tarımda, yüzde 33’ü sanayide ve yüzde 62’si hizmet sektöründe çalışıyor.

– GSMH’nin yüzde 2’sini tarım, yüzde 40’ını sanayi ve yüzde 58’ini hizmet sektörü sağlıyor.

– 1990’lı yıllarda yağma döneminde çöken Rusya ekonomisi 2000’li yıllarda Vladimir Putin’in ilk döneminde yıllık ortalama yüzde 7’lik bir büyüme oranı yakalamıştı. 2008 krizinin etkisiyle 2009 yılında yüzde 4 küçülen Rusya ekonomisi sonraki 3 yılda büyüse de 2013’ten bu yana durgunluk içinde.

– 17 milyon kilometrekarelik devasa yüzölçümü ile dünyanın en zengin maden ve enerji kaynaklarına sahip. Rusya, dünyanın en büyük doğal gaz rezervin sahip ve en büyük doğal gaz satıcısı. Petrol rezervleri bakımından dünyada 8. ve kömür rezervleri bakımından ise 2. sırada yer alıyor. Bu kaynakların ihracında ise sırasıyla dünyada 1., 2. ve 3. sırada.

– İmalat sektöründe işgücünün yüzde 20’sini istihdam eden silah sanayisi ülkenin en gelişkin sanayi kolu. Rusya, bu sayede, dünyanın en büyük 2. silah satıcısı konumunda.

– Rusya’nın ihracat kalemleri incelendiğinde 2015 yılında 317 milyar doları bulan ihracatının yüzde 60’ını petrol ve doğalgaz, yüzde 12’sini metaller, yüzde 3’ünü değerli metaller ve yüzde 2’sini ağaç ürünleri oluşturuyor. İhracatın içinde tüm imalat sanayisi ürünlerinin payı ise sadece yüzde 7 oranında kalıyor. Dahası, 2010’da 384 milyar dolara gelen ihracat emtia fiyatlarındaki düşüşle birlikte 2015’te yüzde 20 düşmüş oldu.

– Rusya en çok ihracatı Hollanda, Çin, Almanya, İtalya, Belarus, Japonya, ABD, Güney Kore, Türkiye ve Polonya ile gerçekleştiriyor.

– Rusya’nın ithalatına bakıldığında ise, 2010 yılında 231 milyar dolar olan ithalatın 2015 yılında 185 milyar dolara gerilediği görülüyor. Rusya, yüzde 45 oranında tüm imalat sanayisi ürünleri ithal ediyor. İthalatın yüzde 13’ü kimyasal ürünler, yüzde 6’sı plastik ürünler, yüzde 14’ü hayvansal ve bitkisel ürünler ve yüzde 9’u giyim ürünlerinden oluşuyor.

– Rusya en çok ithalatı Çin, Almanya, Belarus, ABD, İtalya, Fransa, Polonya, Ukrayna, Güney Kore ve Kazakistan ile yapıyor.

– Rusya’daki yabancı sermaye yatırımlarına bakıldığında 2016 yılında yatırım stoku 380 milyar doları buluyor. Ancak 2013’te 53,4 milyar dolar ile rekor düzeye çıkan doğrudan yabancı yatırımlar Rosneft petrol şirketinin özelleştirilmesiyle 2016’da 37,7 milyar dolar olmadan bir yıl önce 11,9 milyar dolara kadar geriledi.

– Yabancı yatırımların geldiği ülkeler ise yüzde 29 ile Kıbrıs, yüzde 11,5 ile Lüksemburg, yüzde 11 ile Hollanda, yüzde 8 ile İrlanda, yüzde 7 ile Bahamalar, yüzde 4’er ile Bermuda, Virgin Adaları ve Almanya ile yüzde 3’er ile Fransa, İsviçre ve Birleşik Krallık’tan oluşuyor. Sektörel olarak bakıldığında ise motorlu taşıtlar toplam yatırımların yüzde 28’ini, imalat sanayisi yüzde 24’ünü, finans ve sigorta yüzde 14’ünü ve madencilik yüzde 13’ünü çekmiş durumda.

– Rusya’nın yabancı ülkelerdeki doğrudan yatırımı ise 2016’da 335 milyar dolara ulaşmış. Bu tutar 2005’ten 2007’ye 2,5 kat artsa da bugün o seviyenin 30 milyar dolar kadar altında.

– Rusya’nın yabancı ülkelerdeki yatırımlarının yüzde 36’sı Kıbrıs’a, yüzde 20’si Hollanda’ya, yüzde 12 Virgin Adaları’na, yüzde 7’si Avusturya’ya ve yüzde 6’sı İsviçre’ye yapılmış.

– Rusya Forbes dergisinin dünyanın en büyük 2 bin şirketini gösteren listesinde 27 şirketle temsil ediliyor. Ancak bunların hemen hepsi petrol, doğalgaz ve diğer madenler, bankacılık ve enerji sektöründe faaliyet gösteren şirketler ve çoğunda da kontrol devletin elinde.

* * *

Sovyetler Birliği’nin bakiyesi olan bu ekonomik yapının emperyalist ülkelerle kıyaslandığında benzerliklerinden daha çok eksikliklerinin önde olduğu açık olmalı. Rusya önemli sayılması gereken bir sanayi ülkesi olmakla birlikte esas olarak hala hammadde ihraç eden bir ülke, emperyalist ülkeler düzeyinde sermaye ihraç edemeyen, sanayi nüfusu hala kalabalık olan, krizini ihraç etme imkanları sınırlı olan ve emperyalist ülkelerin kriz ihracına duyarlı olan bir ekonomiye sahip durumda.

Rusya’nın kuşkusuz güçlü bir ekonomisi var. Ancak bugün emperyalist devletlerle bir tutmayı bırakın mücadele edecek, yarışacak nitelikte olmadığı görülmeli. Dolayısıyla Rusya’yı bugün emperyalistlerle aynı seviyeye çıkartmak için emtia fiyatlarının yüksek olduğu dönemde elde ettiği fazladan geliri stratejik olarak kullanmış olması dışında bir neden bulunmamaktadır.

Her ne kadar ekonomiyi yapısal olarak geliştirmek için adımlar atılsa da, bu haliyle Rusya’nın listesine en az koyulabilecek artılar kadar, hatta belki daha fazla eksisi olduğu söylenmeli.

* * *

İktisadi yapının ötesinde siyasi, askeri ve kültürel açıdan yapılacak bir değerlendirme de Rusya’nın Sovyetler Birliği’nden elinde kalanları kendi güvenliği için en etkin bir şekilde kullanmaya çalıştığını gösteriyor.

Geçen yüzyılın başında emperyalist olmak için mücadele eden, daha sonra Büyük Ekim Devrimi ile bir “süpergüç” haline gelen ve sosyalizmin çözülmesiyle yağmalanan Rusya’nın yeniden emperyalist kampa dönerek emperyalist ülkelerden rol ve pazar kapmaması için “doğal” etki alanı sayılabilecek eski sosyalist ülkeler ile eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri ile bağı kesilmek istendi. NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin, histeri boyutlarına varan anti-komünizm uygulamalarının, Gürcistan ve Ukrayna başta olmak üzere “renkli devrimler”in arkasında yatan nedenlerden biri her zaman bu oldu.

Rusya, 2000’li yıllarda aşırı yükselen emtia fiyatları sayesinde elde ettiği olağanüstü fazlayı Sovyetler Birliği’nden kalan silah sanayinin ayağa kaldırılması ve ordunun modernizasyonuna harcayarak bu kuşatma siyasetine karşı etkili bir direnç geliştirmeyi başardı. Ancak son tahlilde Rusya’nın Gürcistan ile başlayan Ukrayna ve Suriye ile devam eden tüm bu dış müdahalelerinde esas olarak Rus veya kendisine yakın duran diğer etnik gruplar ile Sovyetler Birliği’nden kalan askeri üs gibi imkanları korumak üzerinden hareket ettiği açıktır.

Dolayısıyla Rusya’nın dış politikası, silah sanayisi ve askeri gücünün önemli bir direnç unsuru olmak dışında bir hegemonyaya işaret etmediğini, emperyalist ülkelerin yaptığı gibi bir planı hayata geçirmek üzere doğrudan veya dolaylı kanalları kullanmak ve meşruiyetin önemsenmediği ya da yaratıldığı bir nitelikte olmasından ziyade bu planlarda kendi egemenliğine yönelen tehditleri bertaraf etmeye yönelik, meşruiyet konusunda daha hassas davranılan bir nitelikte olduğu görülmelidir.

Rusya’nın izlediği politikalarda emperyal hevesleri olması, Çarlık dönemindeki gibi sistem içerisinde daha eşit bir rol arzusu ve Sovyetler Birliği gibi bir “süpergüç”ün de mirasçısı olmasının getirdiği avantajlar bulunmakla birlikte Suriye’nin resmi daveti olmadan bölgeye girmeyen Rusya ile tüm dünyada savaşma kapasitesine sahip tek ülke olan ABD’nin liderliğindeki emperyalist ülkelerin dünya üzerinde yaptıklarının aynı nitelikte değerlendirilmesi mümkün değildir.

Bunların ötesinde, Rusya’nın bir kültürel hegemonyasından bahsedilmesi de mümkün değil.

* * *

Tüm bunları alt alta yazdıktan sonra hangi gerekçeyle olursa olsun Rusya’yı emperyalist bir ülke saymak için çok erken olduğu görülmelidir.

Rusya, tıpkı Çin gibi, öne çıkan pek çok özelliğe sahip olmakla birlikte emperyalist ülkelerin sahip olduğu hegemonya ve (her şeye rağmen) belirleme gücüne sahip değildir. Bunun tek belirleyeni iktisadi göstergeler olmasa da, bu göstergelerde belirgin bir değişim ve ilerleme olmadan da bu durum değişmeyecektir.

Rusya, Çin ile beraber, diğer BRICS ülkeleri olan Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’dan çok daha fazla öne çıksa da Rusya için emperyalist nitelemesi ve bu anlamda odak oluşturduğu iddiası gerçekle uyuşmamaktadır. Hele ki dünyada savaş olasılıklarının fazlaca konuşulduğu bir dönemde, sırf bu beklentileri somutlamak için ABD’ye en yakın silahlı güç Rusya’yı böyle bir konuma yükseltmek bir yanılgıdır. Rusya’nın böyle olamayacağını değil, böyle olmadığını ifade etmek gerekiyor.

Kaldı ki Rusya’yı emperyalist sayanlar siyasi olarak Suriye’den çıkmasını savunmadan tutarlı olamayacakları gibi PYD’nin ABD ile geliştirdiği ilişkilere karşı eleştirilerine de kendi elleriyle cevap sunmuş olurlar.

Bu işin bir yönü.

Diğer yönü ise, tüm bu değerlendirmelerin neticesinde Rusya’nın anti-emperyalist bir ülke olduğu, emperyalizmle mücadelede ittifak veya destek unsuru olduğu gibi bir uca savrulmanın ise onu emperyalist olarak nitelendirmekten çok daha büyük bir hata olacağının anlaşılması gerektiğidir.

Haftaya Çin ile devam edelim.

Yazarın ilk yazısına buradan erişebilirsiniz:

Emperyalizm üzerine I: Emperyalist sistemin bugünü

Yukarı