Köşe Yazıları

Emperyalizm üzerine I: Emperyalist sistemin bugünü

Komünistler emperyalizme vurgu yaparken değişen dünyayı anlamamakta ısrar mı ediyorlar? Emperyalizmin yerini gerçekten karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin aldığı doğru mu ya da alması mümkün mü? Emperyalizmle mücadele vurgusu komünistleri milliyetçi ya da ulusalcı mı yapıyor?

Başka bir açıdan Çin ve Rusya da emperyalist değiller mi? Rusya da ABD ve diğer NATO ülkeleri gibi Suriye’de olduğuna göre “ne ABD ne Rusya” demek gerekmez mi? Türkiye de değişen dış politikası ile, Katar’a ve Somali’ye askeri üs açarak, Suriye’ye girerek emperyalist olduğunu göstermiş olmuyor mu? Emperyalistlerle işbirliği yapmak “ölümcül günah” ise örneğin Molotov-Ribbentrop Antlaşması’nı nereye koyacağız?

Sorular çeşitlendirilebilir.

Kaynağını çoğunlukla liberal tezlerden alan bu sorular çoğu kez başta ABD olmak üzere emperyalizmi, müdahalelerini, emperyalistlerle geliştirilen ilişkileri meşrulaştırmanın bir yolu olarak tartışılıyor. Bununla birlikte bu tür sorulara doğru cevaplar verilmesi gerekmekte. Bu hem komünistlerin dünyayı doğru anlamak için yapmaları gereken bir ödev hem de liberalizm başta olmak üzere düzenin ideolojik saldırılarını bertaraf etmek için gerekli.

Elbette soruların ya da daha doğru bir ifadeyle bugün emperyalizmin ne olduğunu anlamak için değerlendirilmesi gereken başlıkların uzun bir liste oluşturması nedeniyle tek bir yazının boyutlarını önemli ölçüde aşmamak için birkaç yazı boyunca emperyalizm üzerine tartışmak daha sağlıklı olacak.

Emperyalizm bir hayal mi?

Bugün emperyalizmin artık çok gerilerde kalmış bir kavram olduğu iddiasıyla başlayalım.

Lenin emperyalizmin özelliklerini sermaye ve üretimin yoğunlaşması ile tekellerin ekonomik yaşamda belirleyici bir rol oynaması, mali sermaye ile sanayi sermayesinin birleşip finans kapital temelinde bir finansal oligarşi yaratması, sermaye ihracının çok büyük bir önem kazanması, dünyayı aralarında paylaşan çok uluslu şirketler ve tüm dünyanın büyük kapitalist güçler arasında bölgesel olarak paylaşımının tamamlanması olarak sıralıyordu.

Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist sisteminin çözülmesinin ardından “küreselleşme ve demokrasi” şampiyonluğuna soyunan kapitalist düzen artık tarihin sonunun geldiğini ilan ediyordu. Daha 25 yıl önce artık dünyada sınırların kalkacağı, zenginlik ve özgürlüğün tüm dünyaya yayılacağı ve hepimizin dünya vatandaşı olduğu vaazlarını dinliyorduk. Bu arada Yugoslavya Avrupa’nın Nazilerden bu yana gördüğü en vahşi şekilde paramparça ediliyordu.

Aradan henüz on yıl geçmişti ki, 11 Eylül 2001’de tüm dünya ABD’nin yıllarca sosyalizme karşı besleyip büyüttüğü mücahitlerin New York ve Washington’da Dünya Ticaret Merkezi ve Savunma Bakanlığı binalarına saldırmasıyla bu kez medeniyetler çatışması aşamasına geçmiş olduk.

Bu on yılın sonunda anlaşıldı ki, küreselleşme tüm süslerine ve makyajına rağmen sadece sermayenin dilediği şekilde istediği pazara girip dilediği şekilde istediği gibi kar transferi yapmasının ötesinde bir anlam ifade etmiyordu.

Sosyalizmin olmadığı bir dünyada ikinci on yıla girildiğinde Afganistan ve Irak işgalleri ile başlayan süreç eski Sovyet cumhuriyetlerinde “renkli” devrimler ve Kuzey Afrika ile Ortadoğu’da “Arap Baharı” ile devam etti.

Bu arada sermayenin hareketleri olağanüstü boyutlarda arttı. Örneğin doğrudan yatırımlar 1990-1994 arasında yıllık ortalama 200 milyar doların altındayken 2000 yılında 1,5 trilyon dolara yaklaşmıştı. Bu süreçte fazlaca sınır ötesi birleşme ve satın almalar olurken 2007 yılında 2 trilyon doları aşan doğrudan yabancı yatırımlar 2010-2016 arasında 7 yılda ortalama 1,4 trilyon dolar civarında seyretti. Bu süreçte borsalarda işlem gören şirketlerin değeri 1990’da 9,5 trilyon dolar, 1999’da 33,5 trilyon dolar, 2007’de 60 trilyon dolar ve 2016’da 65 trilyon dolar olarak gerçekleşti. 1990’lı yıllarda birleşme ve satın almaların toplamı 20 trilyon doları bulurken 2000’li yıllarda 25 trilyon dolar ve 2010’un ilk 7 yılında ise 26 trilyon doları bulması bekleniyor.

Bu temel ekonomik veriler de kapitalizmin işleyişinin Lenin’in tespitlerindeki gibi işlediğini gösteriyor. Bunu siyasi verilerle de birleştirdiğimizde emperyalizmin olmadığını iddia etmenin basitçe gülünç olduğunu söylemek gerekiyor. Elbette, emperyalizmin varlığı ile emperyalist ülkelerin planlarını hayata geçirme becerisinin aynı şey olmadığının akıldan çıkartılmaması gerekiyor.

Emperyalist sistem içerisindeki ülkeler

Şimdi sistemi değerlendirmeye başlayabiliriz. Bir ülkenin emperyalist sayılması için bu sistem içerisinde belirleyici, karar verici, yönlendirici ve sürükleyici egemen bir rolünün olması gerekir.

Bugün dünyaya baktığımızda bu olguların tamamını gözlemlemeyi sürdürüyoruz. ABD önderliğinde İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya’dan oluşan emperyalist blok tüm dünyayı paylaşmayı ve yeniden paylaşmayı sürdürüyor.

Bu ülkelerin hemen ardına Hollanda, Belçika, Kanada, Avustralya, İsviçre ve İskandinav ülkeleri gibi bir dizi sınırlı sayıdaki ülkeyi de ekleyebiliriz. Ancak nüfusları sınırlı olan bu ülkelerin emperyalist hiyerarşinin tepesindeki ülkelerin hemen civarında, özellikle sermayenin yoğunlaştığı ve onların doğrudan yardımcıları olan rollerde oldukları görülüyor. Bu ülkeler, genellikle küçük nüfuslara sahip ülkeler olmakla birlikte aslında emperyalist ülkelerin şirketleri için sağladıkları avantajlarla dünya çağındaki yatırımlarda ve mali sermayede önemli ölçüde öne çıkıyorlar.

Bunların dışında kalan Güney Kore, Türkiye, İspanya, Yunanistan, Mısır, Suudi Arabistan, Meksika, Nijerya, Pakistan gibi ülkeler ise öne çıkan bölgesel güçleriyle emperyalist sistem içerisinde daha bağımlı rollere sahip. Bu ülkelerin nüfus, silahlı kuvvetler, ekonomi, kültürel miras gibi öne çıkan özellikleri bulunuyor. Zaman zaman bu özellikleri sayesinde emperyalist sistem adına önemli roller de üstlenebiliyorlar. Ancak mevcut halleriyle emperyalist ülkeler tarafından belirlenip yönlendirildikleri ve sistem içerisinde bir önceki paragraftaki ülkeler gibi özel bir yere de sahip olabilecek nitelikler taşımadıkları görülüyor. Bu hiyerarşik yapının genel olarak Soğuk Savaş yıllarında oluştuğunu ve devam ettiğini söyleyebiliriz.

Sosyalist sistemin çözülmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından eski sosyalist ülkelerin sisteme entegrasyonu süreci yaşandı. Bu entegrasyon sürecinde Rusya bir yana bırakılırsa diğer eski sosyalist ülkeler esas olarak bağımlı birer ülke haline getirildi.

Bu haliyle de sistemin hala işlediğini görebiliyoruz.

Emperyalist sistem açısından yeni olan ne?

Bununla birlikte emperyalist sistem açısından yeni sayılabilecek bir durum bugün özellikle tartışılıyor. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS ülkeleri denen beş ülke gelişen güçleri ile belirli bir bölgesel belirleyicilik geliştiriyorlar. Her biri emperyalist olmaya aday olan bu beş ülke içinde Rusya ve Çin özellikle öne çıkıyor ve emperyalist olup olmadıkları üzerine önemli bir tartışma devam ediyor.

Bu ülkelerin her biri, çok büyük nüfusları, gelişen ekonomileri, nüfus veya teknolojiyle desteklenen orduları ve gelişkin kültürleri ile bölgelerinde bağımlı sayılmaları giderek zorlaşan ama belirleyiciliklerinin de sınırı olan ülkeler.

Bu ülkeler içerisinde sosyalist sistemin liderliğini yapmış Sovyetler Birliği’nin ana mirasçısı sayılması gereken Rusya ile son 25 yıldır ekonomik olarak olağanüstü bir büyüme gösteren sosyalist geçmişe sahip Çin elbette daha da öne çıkıyor. Bu iki ülke dünya ticaretindeki payları ve emperyalist ülkelerle ilişkileriyle daha dünya çağında etkiye de sahipler.

Bu durumun emperyalist sistem açısından geçen yüzyılın başıyla kıyaslandığında yeni olduğunu söylemek gerekiyor. Kuşkusuz, geçen yüzyılın başında da emperyalist sistem içerisindeki hiyerarşiye itirazlar yüzyılın ilk yarısında iki büyük savaşa neden olacak kadar şiddetliydi. Kolonicilik döneminden kalan sömürgeler tartışmaya açılmıştı. Ancak Almanya gibi ulusal bütünlüğünü görece yeni sağlamış ve hızla gelişen bir ülke de Rusya gibi zayıf halka niteliğinde olan ama yine de emperyalist niteliğinden kuşku bulunmayacak bir ülke de bu beş ülkenin ve özellikle Rusya ile Çin’in konumunda değildi.

Emperyalist olmaya aday olduklarından şüphe olmayan bu ülkelerin içinden özellikle Rusya ve Çin’in bu anlamda daha yakın ve derinlemesine değerlendirilmesi gerekiyor. Önümüzdeki hafta Rusya ile bu değerlendirmeyi sürdürelim.

Gündem

Yukarı