Sosyalist Kültür

Alev Doğan aramızdan ayrılışının 1. yılında Tarık Akan'ı yazdı "Mücadele hiç biter mi?"

Alev Doğan

Tarık Akan’ın ölüm yıldönümü dolayısıyla bir yazı yazmam istendiğinde, açıkçası konuyu nereden bağlayacağıma, yazıyı ‘ne’ üzerine inşa edeceğime dair kimi sorularım vardı. Bu sorular, Tarık Akan’ın kişiliğinden bağımsız olarak, Türkiye sinemasının içinde bulunduğu anlamsız çelişkiler yumağından kaynaklı. Ve elbet sinema akademisinin. Ama bir yerden başlamak gerekiyor. O yüzden, bir ‘artist’ olarak Tarık Akan’ı ele almanın daha doğru olacağını düşündüm.

13 Aralık 1949 İstanbul doğumlu, kayıtlardaki ismi Tarık Tahsin Üregil olan Tarık Akan’ı sinema dünyasına dâhil eden şeyin, Ses Dergisi yarışmasında kazandığı birincilik olduğunu iddia etmek kendisine yapılacak bir haksızlık olmakla beraber, düzgün fiziğinin abartı olmayacaksa yakışıklılığının önündeki kimi kapıları açtığını da yadsımamak gerekiyor. Buradan Akan’ın metalaştırıldığı gibi bir algı çıkmasın ama sinema denen şeyin daha doğrusu bir filmin nihai olarak bir meta olduğunu da bir kenara yazalım. Tarık Akan’ı bugünün ‘yakışıklılarından’ ayıran şeyin ne olduğu ise onun mücadeleci, sosyalist kimliğinde saklı.

Gazetecilik enstitüsü mezunu olan Akan, bir arkadaşının teşvik etmesi ile girdiği Ses Dergisi yarışmasından birincilikle çıkınca, yapımcıların hemen dikkatini çeker. Sene 1971’dir. Ve Akan, günde en az üç filmin çekildiği Yeşilçam’da romantik rollerin aranan ismi olur. 1978’e gelindiğinde ise, rotayı toplumsal ağırlıklı filmlere kırarak, bir anlamı ile ‘kariyerini’ tehlikeye sokar. Bugünün ‘yakışıklılarına’ yeten şey, Akan’ı rahatsız etmektedir zira. Mücadeleci tarafı, eğer sanat olarak kabul edilecekse sinema sanatına dair gerçek üretimlerin içinde olmaya zorlar onu.

Bu anlamı ile Yılmaz Güney ile kesişen yolları, her iki sinemacı için de dönüm noktası olacaktır. Güney titizlikle kaleme aldığı karakterlerinden önce Şivan’ı (Sürü) sonra da Seyit Ali’yi  (Yol) Akan’a emanet eder. Akan yıllar sonra Yol filminin çekimine dair, şunları kaydedecektir;

“(…)Yatağa oturmuştu. Önüne bir portakal sandığı çekmiş, üstüne kâğıtları yaymış, elinde kalemler, çalışıyordu. Beni görünce yerinden fırladı. Sarıldık; beni kollarıyla sımsıkı sardığını hatırlıyorum. Keyfi yerinde olduğu zaman böyle yapardı; uzun uzun, sıkı sıkı sarılırdı. Beni hemen çalışma masası gibi kullandığı portakal sandığının yanına oturttu, senaryoyu anlatmaya başladı:

‘On iki mahkûm: Battal, Mercan, Süleyman, Seyit, Abbas, Mevlüt, Yusuf, Ömer, Mehmet, İsmail, Hamza, Mirza… Hepsinin hikâyeleri hazır, ama daha etlenmedi, sahneler ve diyaloglar yok.’

Hayranlık ve heyecanla dinliyordum. Hepsinin hikâyesi bir başka güzeldi. Yılmaz Ağabey anlattıkça coştu, coştukça anlattı… Anlatırken ayağa kalkıyor, karakterleri oynamaya başlıyor, böyle yaptıkça da yerinde duramıyordu. Bir an çocuk oluyordu, sonra birdenbire kocaman bir adam gibi dikiliyordu. Şivesi, mimikleri, jestleriyle sahnedeki karakterleri karşılıklı oynuyordu. Sinirle bağırıyor, dişlerini sıkarak konuşuyor, sonra bir başkasını oynarken en yumuşak, sevecen halini takmıyor, kahkahayla gülüyordu. Tiyatro seyreder gibi yerimden onu izliyordum. O da bir yandan benim tepkimi ölçüyordu. Öylesine akıllıydı ki, gözlerimin içine bakarak oyunu sürdürüyor, hoşuna gitmeyen bir tepki verdiğimde oynadığı karakteri tekrarlıyor, değişiklikler yapıyor, sonra yine devam ediyordu. Hiç kimsede olmayan o çekim gücüyle istediği an karşısındaki insanı girdabına katıp sürükleyebileceğini düşünmüştüm. Gözlerimi ondan ayıramıyordum.

Karşılaşmamızın ve film tasarısının ilk heyecanını atlattıktan sonra çay içip konuştuk. Hangi rolü oynamak istediğimi sordu. ‘Hepsini birden oynamak istiyorum’ deyince kahkahayı patlattı.

‘Bana sorsalar ben de bu yanıtı verirdim aslında, hepsini çok sevdim, hepsi de çok gerçek, değil mi?’ dedi.

Abbas’ı oynamamı istiyordu. Çok güzel bir roldü, ama sonraki günlerde Abbas’ı ve Abbas’ın olaylarını geliştiremeyeceğini fark etti. Bir hafta sonra Seyit Ali rolüne geçtim. Daha sonraları onu hapishanede ziyarete gittiğimde bana hep Seyit Ali’yi oynamaya çalıştı. Çalıştı diyorum, çünkü yazdığı karakterle oynadığı kişi farklıydı. Ben karakteri sert görünüşünün içinde yumuşak, sevecen, duygusal biri olarak yorumluyordum, Yılmaz Ağabey ise aksine acımasız, uzlaşmasız, aksi biri olarak.

‘Doğa adamı böyle olur, bunu mutlaka böyle oyna’ diye öğütlüyordu. Bir aralık gözümü kaçırmış olacağım, hemen yakaladı:

‘Ne oldu, beğenmedin mi?’ diye sordu. ‘Kötü mü oynuyorum dersin?’ İlk günler kem küm ediyordum, ama gene karakterle ilgili böyle bir uyuşmazlığımız sırasında, ‘Evet Yılmaz Ağabey, kötü oynuyorsun!’ demeye cesaret edebildim.

Birden durdu; ciddileşti: ‘Haklısın Tarık ‘ dedi. ‘Bu hevese bir son vermek gerek. Benim işim kameranın arkasında. Oyunculuk artık bir kenarda beklemeli; senaryo ve yönetmenlik benim işim…’

O günden sonra bir daha karşımda hiç oyunculuk yapmadı, ama karakterlerin yapısı hakkında günlerce konuşmaya devam ettik. Bütün görüşmelerin, tartışmaların, karşılıklı değerlendirmelerin ardından Yılmaz Ağabey, ‘Yol’ (Bayram) filminin senaryosunu tam sekiz kez yazdı. Sekizinci senaryoyu hapishaneden ben alıp getirdim. Senaryonun arkasına şöyle yazmıştı: ‘Artık çok yoruldum. Bazı yerleri daktiloya çekemedim. Siz halledin. Başarılar’(…)”[1]

Hikâyesinden pekâlâ ayrı bir film yapılabilecek Yol filminin yazım aşaması, Akan’ın sıradan bir ‘artist’ olmadığının da göstergesidir aslında. Güney, filmin senaryona katar Akan’ı. Seyit Ali karakterini geliştirirken yaşadığı müthiş çatışmalara Akan’ı da dâhil eder. Sanıyoruz 1982’de Cannes’da Altın Palmiye’ye ulaşan ‘Yol’un başarısının sırrı da, her iki sinemacının da ölümsüzlüğe yürümesinin anahtarı da buradadır. Mücadele hiç bitmeyecek diyen Tarık Akan, haklı değil mi şimdi? Bu yazıyı kaleme alıyorsak o mücadele bitmemiş ve bitmeyecek değil mi?

[1]  Tarık Akan, Anne Kafamda Bit Var: 12 Eylül Anıları, Can Yayınları, İstanbul 2002.

Yukarı