Köşe Yazıları

Sağa bakarak yol alınır mı?

Tuhaf günler yaşıyoruz. Özellikle kendini solda ve ilerici olarak tanımlayanlarda en hafif tabirle akıllara durgunluk veren bir kafa karışıklığı yaşanıyor.

Kimileri gözünü dikmiş “merkez sağın” yeniden dizilişinden medet umuyor. Kimileri ise, AKP’nin kurduğu yeni rejimde buraya demir atmaya çalışıyor: sermayeye selam çakarken, emperyalizmle köprüleri güçlendirmeye, dini referanslardan laiklik çıkarmaya çalışıyor.

Gericiliğin, işbirlikçiliğin ve sömürünün ön kabul olduğu bir tasnifin bir an önce gerçekleşmesini sabırsızlıkla bekleyen, Cumhuriyet sözcüğünü 29 Ekimler dışında kullanmaktan imtina eden, özgürlüğü “dini değerler” tarifinde bulmaya uğraşan bir burjuva siyasetine mahkûm edilmeye çalışılıyor ülkemiz.

Bu kurgunun son figürü ise Meral Akşener. Sağıyla soluyla bütün yayın organlarında ana haber ve dosya konusu Akşener Hanım.

1970’lerin yobaz ve faşist saldırılarını, 37. yılını henüz lanetlediğimiz 12 Eylülü, “Irak Savaşına Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız.”, “İslâm dini fakirliği değil, zenginliği öne çıkartır, Allah zengini sever.”, “Ben zenginleri severim.” diyen Özal’ı, 1980’lerle başlayan kamu varlıklarının sermayeye peşkeş çekilmesini, 1990’larda kontrgerillanın katliamlarını, çalışma arkadaşlarıyla birlikte Çiller’i, Ağar’ı, onların “Bin operasyon”larını kısacası AKP’yi kuran ve iktidara taşıyan süreci takvim anmaları dışında unutmuşa benziyor çoğumuz.

Unutmuş olmalı ki, Akşener gibilerin Türkiye siyasetinde “ihtiyaca binaen” merkez sağdaki boşluğu doldurmasını umanlardan, ülkenin ilerici dinamiğini sağlı sollu yekpare bir “Hayır” cephesinde eritmeye çalışanlara, kadın olmasından mütevellit bir ön kabulle “siyasette daha fazla kadın” diyerek kendini neredeyse siper edenlere bir meşrulaştırmadır gidiyor.

Akşener figürü ile burjuva siyasetinin sömürücü, gerici ve işbirlikçi niteliği bir anda unutuluveriyor. AKP’nin bütün bu süreçlerin çocuğu olduğu göz ardı edilirken, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmaması bir yana, cinayetin işlenmesine zemin hazırlanan bir gidişat var ortada.

Bizim tarihsel birikimimiz takvimlerde anılan günlerin ötesine, mücadeleye taşınmazken Çiller’in suç ortağı, AKP’nin kuruculuğuna soyunmuş faşist Akşener artık umut bağlanan bir figür oluyor; daha kötüsü bütün gayri meşruiyetine rağmen, solcusuyla, ilericisiyle meşrulaştırılıyor.

Oysa bizim doğum ve ölüm yıldönümleri dışında hatırladığımız, mücadele birikimimizin köşe taşlarından Behice Boran’ımız var. ABD emperyalizmine, ülke gençlerinin kanıyla işbirlikçiliğini teyit etmeye çalışanlara 5 yoldaşıyla İstanbul’un orta yerinde meydan okuyan, hayatı sosyalizm için mücadeleyle geçmiş Boran’ımız…

Oysa bizim “Bağımsızım ama tarafsız değilim, yolum işçi sınıfının devrimci yoludur. İşçi sınıfının örgütlü gücünün gösterdiği yoldur” diyen Beria Önger’imiz var.

Oysa bizim yaşamını işçi sınıfı mücadelesine adamış Zehra Kosova’mız var.

15-16 Haziranın, Zonguldak direnişinin, Paşabahçe direnişinin, Şişecam direnişinin, TEKEL direnişinin sermayeye ve onun iktidarına meydan okuyan işçi kadınları var.

Bizim 1975’te karanlığa, sömürüye bayrak açan İlerici Kadınlarımız Derneğimiz var.

Bu topraklarda gericiliğe karşı mücadelenin, burjuva siyasetinin kadın figürleriyle değil, laiklik için mücadele ederken sömürüye ve emperyalizme karşı da ayağa kalkan kadınlarla verileceğini, kurtuluşun ancak ve ancak bizim tarafta olduğunu unutmamak gerekiyor.

Bunun için de kendi tarihsel birikimimizden güç almamız, başka hiçbir yere değil, bu birikime güvenmemiz gerektiğini ve ancak onun parçası olarak ayağa kalktığımızda bir şeyleri değiştirebilecek güce kavuşacağımızı, böylece sadece AKP’den değil, onun yolunu açan suç ortaklarından da kurtulacağımızı bilmeliyiz.

 

 

Yukarı