Pusula

Trump politikası: Züccaciye dükkânına giren bir fil mi?

Emperyalist sistemin içerisinde yer alan krizleri ve dinamikleri tartışan bir yazı

İlker Demirer

Emperyalist-kapitalist sistemin merkezinde yer alan ABD’deki gelişmeler dünya siyasetinin rotasını çiziyor. Bu yılın başında Trump’ın iktidara gelişi dünya siyasetinde “rota değişimi” olarak okundu. ABD’de Donald Trump’ın iktidara gelişinden dokuz ay geçtikten sonra “iş bilmez” Trump’ın dünya siyasetinde hassas dengeleri fazlasıyla bozduğu ve işleri sarpa sardığı iddia ediliyor. Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçi Parti’nin logosundan yola çıkılarak konuşacak olursak, Trump züccaciye dükkânına girmiş bir fil misali etrafı döküp saçıyor ve onun yarattığı etkiler ülkeleri bir tür çıkmaza doğru sürüklüyor. Gerçekten de “çelişkiler” daha görünür hale dönüşmekle birlikte, Trump ve onun iktidarı “emperyalist sistemin aklına” uymuyor mu? Her şey “iş bilmez bir budalanın” ortalığı saçmasından mı ibaret?

Eğer bugün yaşananlar iş bilmez birinin başının altından çıkan karmaşadan ibaret olsaydı sistemin unsurları bu “anomaliyi” ortadan kaldıracak araçlarını kolaylıkla üretebilirdi. Lakin emperyalist sistem içinde barındırdığı hiyerarşiye karşın kriz üreten bir sistematiğe sahip. Emperyalist sistem, düzen siyasetçilerinin de kabul ettiği üzere, belirli döngülerle ekonomik, siyasal ve ideolojik krizler üretmektedir. Emperyalist sistemin mantığı bu krizler üzerine kurulmuştur ve krizler üzerinden yol alır. Dolayısıyla Trump iktidarının bugün yarattığı krizler “kişisel tercihlerden” öte, emperyalist sistemin yaşadığı iç çelişkilerden kaynaklanmaktadır.

Bu iç çelişkilerin başında sistemin, kendi deyimiyle, sürdürülebilir bir mantığının bulunmaması yatıyor. Kendisi kâr etme mantığı üzerine kurulu emperyalist-kapitalist sistemin sosyalizmin çözülüşünün ardından “zafer naraları” atarak ve dizginsiz bir pervasızlıkla boş kalan coğrafyaları “yağmalamaya koşması”, ABD merkezli tek kutuplu dünyanın sorun üretme kapasitesini genişletti. 90’larda Balkanlar’da ve Orta Asya’da, 2000’lerde Ortadoğu’da sahneye konan “böl-parçala-yönet” politikaları sınırları değiştirirken, bu politika başta ABD’ye bayrağına “yeni yıldızlar takma başarısını” kazandırdı.

2008 krizi ve emperyalist merkezin beklentisi

Tüm bu “zaferlere rağmen” 2008 yılında patlayan “finansal kriz” ve Ortadoğu’nun yarattığı maliyetler ABD merkezli tek kutuplu dünyanın yokuş aşağı yuvarlanmasına neden oldu. Emperyalist hiyerarşide yaşanan şiddetli çatırdama ABD’yi “üstünlük almaya” zorladı. Obama’nın bu dönemde iktidara gelişi, içeride ve dışarıda geliştirdiği politikalar, ABD’nin emperyalist sistemin belirleyici gücü olma yönündeki etkisini korumaya dönüktü.

Obama döneminde içeride finansal krizin etkilerini gidermeye dönük uygulamaya konulan “sosyal politikalar”, teknolojik yatırımlara ağırlık verme çabası, parasal genişleme yoluyla piyasaların “krediye boğulması” bu dönemin belirleyici özelliklerindendi. Bu yolla işsizlik kontrol altına alınmaya çalışılırken, ekonomik düzensizlik engellenmeye çalışıldı.

Dışarıda ise “Arap Baharı” ile başlatılan süreç Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarını yeniden üretmeye çalışan bir çabaya odaklanmıştı. Ayrıca ABD’nin bu dönem Suriye, Ukrayna, Orta Asya, Baltık Denizi ve Doğu Avrupa’da Rusya’yı “kuşatmaya dönük” adımlar atması ve Çin’i de içine dahil edecek bir “serbest ticaret anlaşması” imzalaması ABD’nin emperyalist hiyerarşi de yerini korumaya dönük adımlardı.

Özellikle Trans Pasifik Serbest Ticaret Anlaşması (TPP) ile ABD ekonomisinin ciddi bir büyüme eğilimi yakalayacağı düşünülüyor. 2016 yılında yayınlanan ve ABD kaynaklarına dayandırılan bir rapora göre serbest ticaret anlaşması ABD’nin büyümesine yüzde 2’lik bir ek büyüme sağlayacağı iddia ediliyor. Dünya ticaretinin yüzde 40’lık bir bölümünü kapsaması öngörülen bu anlaşmanın abartılı bir yorumla “Ekonomik NATO” olarak yorumlanması boşuna değildi.

Tüm bu adımlar kendi karşıtlıklarını da aynı şekilde yarattı. “Arap Baharı” kışa dönüştü. Suriye’nin direnci ve Rusya’nın ABD’nin kuşatmasına dönük adımları göğüslemesi “Obama doktrininin” boşa çıkmasına neden oldu. İçeride uygulanan “ekonomik önlemler” her ne kadar işsizliği düşürse de, yaratılan işlerin yarısının düşük ücretli ve geçici olması krizin etkilerinin ortadan kaldırılamamasına neden oldu. Bugün ABD’de hala ortalama ücretler 2008 yılındaki kriz seviyesine dönebilmiş durumda değil.

Üstelik sermayenin kural tanımaz bir biçimde coğrafyaları fethetmesine karşın “ABD rüyası” bir kâbusa dönüşmek üzere. Parasal genişleme emperyalist hiyerarşinin altında kalan ülkeleri istikrarlı bir biçimde büyümesine ön ayak olurken, başta Çin olmak üzere bazı bölgelerde ciddi bir sermaye birikiminin önünü açtı. Örneğin Çin 2010’dan bu yana Dünya’nın en büyük ihracatçı ülkesi ve ABD’de 116 milyar dolardan fazla doğrudan yatırımı bulunuyor.

Trump dönemi: Aşırılık çağı mı, sistemin yeni evresi mi?

Tablonun bu yönde seyretmesi Trump’ın iktidara gelişinin zeminini de hazırlamış oldu. ABD dünya siyasetinde yerini “belirleyici” olarak kalmasını sağlamak için içeride ve dışarıda yeni adımlar atması gerekiyordu. Bunun için ekonomide altyapı yatırımlarını kapsayan ve parasal genişlemeyi yavaşlatan bir modele oturması, ABD’den kaçan “yatırımların” ABD’ye geri çekilmesi, “bütçe kısıntılarının” arttırılması, kriz bölgelerinin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Trump iktidarı bu doğrultuda adımlar atmaya başladı. Suriye sorununda “radikal İslam’ın bitirilmesi ve İran’ın kuşatılmasına” dönük adımlar atıldı. Bölgede Rusya ile anlaşma zemini yakalanmaya çalışıldı. Çin ile yapılan ve 12 ülkeyi kapsayan TPP anlaşması sona erdirildi. Anlaşma ABD içinde tartışmayla karşılanmıştı ve Trump iktidarı anlaşmayı “kadük” hale getirdi. Vergi indirimi sağlanması ve FED aracılığıyla piyasadan doların toplanması için uygulamalar düzenlendi.

Atılan her bir adım belirli bir mantığa uygun, ABD’nin emperyalist hiyerarşide yerini güçlendirmeye dönük, olarak işlenmeye çalışılıyor. Öte yandan bu mantığın biriken kriz yüklerini de taşıdığı bilinmeli. Bu yüklerin karşılığında Trump’ın silahlanmayı hızlandırması ve orduya yatırımları arttırması bekleniyor. Trump politikasının odaklandığı noktanın kriz yaratmaması beklenemez. Pasifik Denizi’nde Çin ile yaşanan gerilim, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne dönük yaratılan abluka, Venezuela’da uygulamaya konulan emperyalist müdahale ve Ortadoğu’da yaşanan Katar kriziyle şekillenen “Ortadoğu ittifakı” ABD’nin sorun olarak gördüğü noktalara karşı geliştirdiği politikalar.

Saflar netleşirken

Bazı yorumcular açısından tüm atılan adımlara karşı bir yeni bir “ittifak” şekilleniyor. ABD attığı bu adımlarla yalnızlaşırken, Avrupa dâhil olmak üzere ABD’den uzaklaşma eğilimi baskın hale dönüşüyor. Bu yorumların abartılı olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Zira aynı yorumcuların da işaret ettiği üzere Trump’ın kimi dengeleri, örneğin Rusya ile Obama dönemine göre daha uzun erimli kurmaya çalıştığına dikkat çekiliyor. Dahası Trump yönetimi dizginsiz bir saldırganlığın değil, tersine ABD’ye maliyetler yaratan noktaların giderilmesine dönük bir eğiliminin olduğu her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor.

Öyleyse bu durum Soğuk Savaş’ta yaşanan “detant” dönemini andıran bir dengeyi mi yaratacak? ABD politikalarının içeriği bu yönde değil. Kriz coğrafyaları genişlerken, bu genişlemenin rastgele değil, emperyalist sistemine mantığına uyan bir biçimde ilerlediği görülmeli. Dolayısıyla ABD yerini korumaya çalışırken, karşısına farklı güçlerin de çıkabileceği bir dönem açılmakta.

“Saflar netleşmese” de emperyalizmin dünyasında sıcaklık giderek artıyor. Emperyalist çağın sosyalizm sonrası dünyada “belle epoque” (güzel çağ) geride kalırken, bu çağın sonunu getirecek dinamikler de er ya da geç tekrardan sahneye çıkmayı bekliyor.

Yukarı