Pusula

Çin: Emperyalizme yeni lider çıkar mı?

Son dönemde dünya ölçeğinde gücünü arttıran Çin Halk Cumhuriyeti’nin emperyalizm başlığında bulunduğu konumu değerlendiren bir yazı.

Behiç Oktay

Türkiye’de gündemi pek işgal etmese de Çin konusu gitgide daha da fazla önem kazanan ve gündemi doğrudan etkileyen bir hal alıyor. Çin dış politikasının, 2013’ten bu yana görevde olan ve Kasım ayında düzenlenecek olan 19. Parti Kongresi ile birlikte bir dönem daha görev alması beklenen Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile oldukça ivmeli bir yükselişte olması dünyada bazı taşları yerinden oynatıyor.

Çin gibi bir gücün, yaklaşık 4 yılda dev uluslararası projelere girişmesi, kendi çevresini tamamen kontrol altına almayı amaçlaması gibi durumlar elbette ki ABD’yi rahatsız ediyor. Bugün dünya üzerindeki gerginlik noktalarının büyük kısmı doğrudan veya dolaylı olarak ABD-Çin gerginliğine dokunur duruma geldi. Bu, herkesi ABD’nin yerini Çin mi alacak sorusuna yanıt aramaya itiyor.

Çin ve “Kore Sorunu”

“Kore Sorunu” olarak adlandırabileceğimiz, uluslararası siyasetin kritik noktalarından biri haline gelen Kore Yarımadası ve çevresindeki kriz ortamı, uzaktan bakıldığında yalnızca Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ile ABD arasındaki bir restleşmeden ibaret olarak görülse de sorunun içindeki aktörler ve rolleri oldukça fazla.

Çin’in kendi doğusunu tamamen kontrol altına almak istediği artık su götürmez bir gerçeklik halini aldı. Güney Çin Denizi ile Kore Yarımadası, Çin’in bu yöndeki politikalarının en belirgin şekilde ortaya çıktığı bölgeler olarak öne çıkıyor.

“Kore Sorunu” bugün Çin’i tehdit eder bir boyuta ulaştı. Doğusundaki tek müttefiki olan KDHC’ye yıllar boyunca uygulanan ambargoya karşın, gümrük kaydı yapmadan ticareti sürdüren Çin, son dönemdeki uluslararası baskı sebebiyle bunu sürdürmekte zorlanır hale geldi. KDHC’nin füze denemeleri sonucu ABD’nin bölgede askeri varlığını artırması da Çin’i zor durumda bırakmaya başladı.

Geçtiğimiz yıldan bu yana ABD’nin Güney Kore’ye yerleştirmek istediği füze savunma sisteminin yalnızca Güney Kore’yi KDHC’den korumayı amaçlamadığını Çin elbette biliyor. Bu füzeleri Çin’in hakimiyet kurmak istediği Pasifik kıyılarında ABD’nin askeri tehdit olarak kullanabileceği oldukça açık.

Çin, ABD’nin askeri olarak bölgeye daha fazla yerleşmemesi için “Kore Sorunu”nun askeri olarak değil masada çözülmesini gündemde tutuyor. Çin, KDHC, Güney Kore, ABD, Rusya ve Japonya’nın yer alacağı “altı katılımcı”lı görüşme önerisi sorunun müzakere sonucunda barışçıl şekilde çözülmesini içeriyor. Mayıs ayında göreve başlayan Güney Kore Cumhurbaşkanı Moon Jae-in’in seçim vaatlerinden birisi olan KDHC ile müzakere masasına oturmak kritik bir paralellik içeriyor. Moon, gerekirse Pyongyang’ı ziyaret edeceğini dahi belirtiyordu.

Ancak KDHC’nin füze denemelerini bahane eden ABD, geçtiğimiz haftaki hidrojen bombası denemesi sonrası, Güney Kore ile füze savunma sisteminin yerleştirilmesi ve kapasitelerinin artırılması konusunda anlaştı.

Bu durum elbette KDHC ile birlikte Çin’i de rahatsız ediyor. Çin, KDHC ve ABD’yi masaya çağırırken, KDHC çevresindeki emperyalist ablukayı savuşturmak için füze denemelerini sürdürüyor. Tarafların yaptıkları sert açıklamalar ve bölgede artan askeri hareketlilik sürerken, tarafların Çin’in ısrarla önerdiği müzakere masasına gelmeyeceğini söylemek mümkün. KDHC emperyalist saldırganlığa karşı elindeki tek kozu güçlendirmek isterken, ABD ise bunu bahane ederek bölgeye yerleşiyor ve Asya’nın Pasifik kıyılarındaki iki rakibine karşı bölgede elini güçlendiriyor.

“Kore Sorunu”nu yönlendirme kapasitesine bakıldığında Çin’in önerisinin şimdilik pek gerçekçi olmadığı görülüyor.

Ortadoğu’da petrol hesapları

Çin için petrolün önemi gün geçtikçe artıyor. Elbette bunun bir sonucu olarak, Ortadoğu ülkeleri ile ilişkiler gün geçtikçe daha da gelişiyor. Çin için petrolün önemi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

Çin’in başka devletlerin iç işlerine karışmama politikası 25 Eylül’de yapılacak olan Kürdistan’ın bağımsızlığı referandumunda Çin’i oldukça sıkıştıran bir başlık haline geldi. Çin özellikle ABD işgali sonrasında Kuzey Irak’ta Kürtler tarafından kontrol edilen zengin petrol sahalarıyla ilgileniyordu.

Çin’in dış politikasına bakıldığında, Sincan, Tayvan ve Tibet bölgelerindeki sorunlar nedeniyle diğer ülkelerdeki ayrılıkçı hareketlere yönelik kesin bir karşı duruş sergilediği görülüyor. Türkiye ile yaptığı anlaşmalar sebebiyle de Kürtlere karşı bu tutumunu devam ettirmek zorunda kalan Çin, şimdiye kadar Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde haklarının korunması gerektiğini vurgulamakla birlikte, genel anlamda ayrılıkçı düşüncelerin dünya için savaş ve istikrarsızlık anlamına geleceğini de savunmayı sürdürüyor.

Ancak Çin’in çıkarları söz konusu olduğunda bu tavrından taviz verebildiğini görüyoruz. Kuzey Irak’ın önemli petrol kaynaklarına sahip olması Çin’in iştahını kabartırken, 25 Eylül sonrası Çin’in buna benzer tavizler verip vermeyeceğini göreceğiz.

ABD-Çin gerginliği ve Çin’in gelecekteki rolü

Geçtiğimiz yıl Avrupa ve ABD’de gerçekleşen kritik seçimler öncesi çokça tartışılan küreselleşmeci-korunmacı ayrımı ilk duyulmaya başlandığı andan itibaren Çin bu saflaşmada yerini almıştı. Küreselleşmenin önemini vurgulayan pek çok açıklama yapan Çin, özellikle Avrupalı küreselleşme yanlılarının desteğini almayı başarmıştı.

Dünya Ekonomik Forumu’nun düzenlediği Davos’ta düzenlenen forumda ilk kez bir Çin Cumhurbaşkanı açılış konuşması gerçekleştirdi. Konuşmasında beklendiği üzere küreselleşmeyi överek Davos katılımcılarının ve küreselleşme yanlılarının sempatisini kazanan Xi’nin özellikle Avrupa sermayesi tarafından dünya liderliği olarak potansiyel bir aday olarak görülmesine şaşırmamak gerek.

Tüm bu konuların aslında tek bir ortak noktası var. Çin ABD’nin dünya üzerindeki egemenliğini sarsıyor. ABD ise Çin’i kendi yuvasından çıkarmamak için elinden geleni yapıyor. Çin, “Bir Kuşak Bir Yol”un inşa edilebilmesi için projeye dahil olan ülkelerde istikrarın ve barışın hakim olması gerektiğini ısrarla belirtirken, ABD Çin’i çevre ülkelerdeki çeşitli sorunlar ile bölgesine hapsetmeye uğraşıyor.

Filipinler’de IŞİD saldırıları, Kore Yarımadası’nda askeri hareketlilik, Güney Çin Denizi’nde tansiyonun yükselmesi, Hindistan ile yaklaşık 2 ay süren sınır gerginliği, Katar krizinde Çin’in Suudi Arabistan ile İran arasında bir seçim yapmaya zorlanması ve son olarak Burma’da yaşanan olaylar bunlardan bazıları.

Çin bugün dünyanın ve özellikle AB’nin kendine biçtiği role uygun hareket edebilmek adına dış siyasette sıradan bir politika izliyor gibi görünse de, özellikle ABD desteğiyle çeşitli kanallardan egemenlik alanlarına ve “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin geçeceği bölgelerde yapılan saldırılara oldukça sert tepki verdiği görülüyor. Önümüzdeki yıllarda Afrika ve Ortadoğu’da “İpek Yolu”na yönelik saldırılar, projenin engellenmesi, güvenliğinin sağlanması gibi konularda nasıl bir tavır alacağı da merak konusu.

Dünyanın bu derece çalkalanıyor olması, her yerde tansiyonun yükselmesi, Çin’in ABD hegemonyasını ciddi olarak tehdit etmesi ve her iki ülkenin de tüm dünyada askeri, siyasi ve ekonomik olarak etkisi bulunduğu düşünüldüğünde, çok kutuplu dünyaya gidişte bütün dünyayı etkileyen bir kriz döneminden geçtiğimizi söyleyebiliriz.

Çin, istemediğini sıkça dile getirse de ABD’ye daha ciddi bir rakip olacaktır. Asıl soru, Çin yeni bir ABD olacak mıdır?

Yukarı