Pusula

Endüstriyel değil piyasacı futbol

Pusula’nın bu haftaki dosya konusu “endüstriyel futbol” yorumlarına karşı “piyasacı futbol” tartışılıyor

Türkiye solunun taraftar grupları üzerinden futbolu keşfetmesiyle birlikte gündemine oturan bir kavram “endüstriyel futbol”. Her gün “endüstriyel futbol”a karşı romantik olmaktan öteye gidemeyen ve aslında futbolun içinden geçtiği süreci doğru okuyamadığı için gerçek bir şey de söyleyemeyen bu düşünüşle futbolun geldiği noktada etkin bir mücadele yürütülmesi de mümkün olmuyor.

Beklemeden ifade etmek gerekirse, futbolun yaşadığı süreç “endüstriyelleşme” değil adlı adınca “piyasalaşma”. Bu hem teorik olarak daha doğru hem de ideolojik olarak neyle mücadele edildiğinin gerçek ifadesi. Zaten, bugün bildiğimiz şekliyle futbol, Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak kurallara bağlanan bir spor ve en başından beri “endüstriyel”.

İngiltere’de futbolun tarihinin oldukça kanlı ve vahşi olduğunu söylemeye gerek olmamalı. Victoria döneminde sporun daha medeni kılınması tartışıldıktan sonra 1863’te İngiltere Futbol Federasyonu’nun kurulmasıyla oyun kesin olarak kurallara bağlanmış oluyor. Endüstri sözcüğünün kökeninde de etkinlik, beceri gibi anlamların yanı sıra sistemli çalışmanın olduğunu da not etmek gerekir.

Bu anlamda futbolun endüstrileşmesi, eğer sanayileşmenin geri döndürülmesini tartışan bir anarşist değilseniz, olumsuz kabul edilemez. Ama her durumda endüstrileşen futbol dendiğinde bugüne değil 150 yıldan fazla bir süre öncesine atıfta bulunuluyor.

Futbolda değişen ne?

Futbol kulüpleri geleneksel olarak belirli bir yerelliğin (mahalle, işyeri, köy, kasaba, kent) temsilcileri olarak başladıkları yolda bugün çok uluslu yapıları temsil ediyor. Yaklaşık 150 yıllık yolculuğunda futbolun bu değişiminin ne olduğu anlaşılmadan bugün yerleştiği yerin anlaşılması da mümkün gözükmüyor. Bunun için futbolun doğup büyüdüğü, kurallara bağlandığı ve en ileri iktisadi yapısının kurulduğu İngiltere örneğine bakmak gerekiyor.

Futbol uzun bir süre amatör bir spor olarak devam ettikten sonra 19. yüzyılın son çeyreğinde profesyonelleşiyor. Bu dönemki tartışmalarda, futbolun İngiltere’nin kuzeyi ve güneyindeki farklı gerçeklikleri temel belirleyen oluyor. Kuzeyde futbol daha çok işçi sınıfı arasında yaygın olduğundan bir işçinin işinden vazgeçip maçlara çıkması mümkün değil denilerek profesyonelleşme savunulurken, güneyde futbolun orta sınıflardaki yaygınlığı nedeniyle daha “soylu” kabul edildiğinden amatörlük savunuluyor.

Ancak futbolda asıl dönüşüm, İngiltere’de 1901 yılında uygulanmaya başlanan ücret tavanının 1961 yılında kaldırılmasıyla başladı. Bu tarihte haftalık 20 pound olan oyuncu ücretleri serbest bırakıldı. Esasında 1901’de futbolcuların ücretlerini neredeyse yarı yarıya azaltan uygulama, televizyon yayınlarının ve Avrupa kupalarının başladığı 1961’e gelindiğinde futboldan elde edilen gelirlerdeki artışa rağmen oyuncular üzerinde giderek artan bir sömürü mekanizmasına dönüşmüştü.

Futbolcuların talepleri haklı olsa da bu uygulamanın kalkması ile kulüpler arasındaki eşitsizlik giderek artmaya başladı. Her şeyden önce tavan ücret nedeniyle o güne kadar başka şehirlerde yaşamak yerine kendi bulunduğu yerdeki bir takımda oynayan oyuncular için transfer ekonomik olarak giderek daha cazip hale geldi. Bu öncelikle daha fazla gelir elde edebilen büyük kentlerin takımlarının taşraya karşı egemen olmasını sağladı.

Böylece 1889’dan 1961’e 19 farklı takımın şampiyon olduğu İngiltere liginde, bu tarihten Premier Lig kurulana kadar geçecek 31 yılda sadece 3’ü ilk defa şampiyon olan 10 takım şampiyon olacaktı. Premier Lig’in kurulmasıyla birlikte ise Blackburn Rovers ve Leicester City’nin iki “peri masalı” dışarda tutulduğunda kalan 23 şampiyonluk sadece 4 takım arasında paylaşıldı.

İngiltere’de futbolda yaşanan esas dönüşümün “Premier Lig”in kurulmasıyla olduğu bu tablodan açıkça görülüyor. 13 şampiyonluk yaşayan Manchester United’ın ardından en son 2004 yılında olmak üzere üç şampiyonluk yaşayan Arsenal’in dışında beş şampiyonluk yaşayan Rus oligarkı Roman Abramovich’in takımı Chelsea ve iki şampiyonluk yaşayan Abu Dabi şeyhi Mansur’un takımı Manchester City var. Bu iki takımın da şampiyonluklarının iki büyük sermaye grubu tarafından satın alınmalarının ardından geldiğinin altını çizmek gerekiyor.

Dahası, 2017-2018 sezonunda Premier Lig’de yer alan 20 takımın 12’si daha önce en üst ligde şampiyonluk yaşamış. Ancak 1990 sonrası şampiyonluklara bakıldığında Leicester City hariç tutulursa bu sayı yukarıdaki dört takıma düşüyor. 1961 sonrasına genişletsek bile bu takımlara ancak Everton ve Liverpool eklenebiliyor.

1990’larda ne oldu?

Futbolun en “gelişkin” örneği sayabileceğimiz İngiltere’de futbolun ekonomik kuralları değiştikçe sportif başarıya ulaşan kulüplerin sayısının daraldığı görülüyor. Kuşkusuz bir tür tekelleşme sayabiliriz.

1990’lara başlarken İngiltere futbolu Heysel ve Hillsborough facialarından çıkış arıyordu. 1985’te Belçika’nın Brüksel kentindeki Heysel Stadyumu’nda Liverpool ve Juventus arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçında Liverpool taraftarlarının çıkarttığı olaylarda Juventus taraftarlarından 39 kişi hayatını kaybederken 1989’da ise Liverpool ve Nottingham Forest arasında Hillsborough Stadyumu’nda oynanan Federasyon Kupası final maçında bu kez polisin yanlış yönlendirmeleriyle yaşanan izdiham nedeniyle Liverpool taraftarı 96 kişi hayatını kaybetmişti. Heysel faciası sonrasında İngiliz kulüpleri beş yıl boyunca Avrupa kupalarından men edilirken eski temsil sayısını bulmaları 1995’i bulacaktı.

Bu olayların ardından İngiltere’de holiganlığa karşı adeta savaş açılırken stadyumlar ve taraftar profili de değişmeye başladı. Esasında Premier Lig’in kurulması da aradan geçen sürede geriye düşen İngiltere futbolunun bu altyapı üzerinden yeniden öne çıkmasıydı.

Premier Lig’in kurulmasından önce sponsorluk ve televizyon yayınları üzerinden yeni futbol ekonomisinin altyapısı da 80’li yıllarda kuruluyordu. 1983 yılında lig adına sponsor alınırken aynı zamanda maçların canlı televizyon yayını da başlıyordu. Yine 1980’ler formalarda reklamların gözükmeye başladığı yıllardı. Böylece kulüplerin gelir kalemleri çeşitlenmeye ve artmaya başladı.

Bu bağlamda, 1980’lerde yaşanan bu dönüşümler ve olaylar ile futbol esas dönüşümünü yaşamaya başladı denilebilir.

Futbolun pazara açılması

1992’de Premier Lig’in kurulması ise artık futbolun bir pazar ürünü haline geldiğinin adının konması sayılmalıdır. Bu tarihten itibaren kulüplerin gelirleri, sponsorluk anlaşmaları ve televizyon ihaleleri katlanarak büyümüştür.

Premier Lig kurulmadan önce 1988’de 4 yıllığına yapılan televizyon yayınları ihalesi 44 milyon pound düzeyinde olurken, Premier Lig’in kurulmasıyla bu rakam 1992’de 191,5 ve 1997’de 670 milyon pounda fırlayacaktı. Son olarak geçen yıl yapılan ihalelerde, yedi ayrı paket halinde satılan yayın haklarından elde edilen gelir üç yıl için 8,5 milyar pounda ulaştı. Ligi son sırada bitiren takımın bu pastadan aldığı bir yılda alacağı tutar 99 milyon pound olurken şampiyon takımın payı 156 milyon pounda ulaşıyor. Bir sonraki ihalede bu tutarın en az 1,8 milyar pound daha yükseleceği şimdiden konuşuluyor.

Premier Lig’in isim sponsorluğu, marka değerini yükseltmek için son 2 sezondur verilmese de son olarak 40 milyon pound tutarında bir gelir yaratıyordu. Buna karşın kulüplerin sponsorlardan gelirleri çok büyük bir artış gösterdi. Premier Lig’de sadece formanın ön yüzündeki reklamlardan yıllık 53 milyon pound gelir elde eden Manchester United başı çekerken 20 takımın toplam geliri olan 226 milyon pound Almanya, İspanya, Fransa ve İtalya’daki 78 takımın gelirinin yüzde 70’ini geçmiş durumda. Ayrıca diğer reklam gelirleri, malzeme anlaşmaları gibi gelirler bu hesaba dahil değil.

Tüm bunların sonucunda 2015-2016 sezonunun sonunda en az gelir elde eden kulüp 88 milyon pound ile Bournemouth olurken Manchester United 515, Manchester City 392, Arsenal 354, Chelsea 335 ve Liverpool 302 milyon pound gelir elde ettiler. Böylece toplam gelirler de bir önceki sezona göre yüzde 7 civarında artmış oldu.

Böylece önemli gelirler elde etme imkanı yakalayan futbol kulüpleri için futbol artık piyasaya sürülen ve değerini orada bulan bir ürün haline gelmişti.

Büyük sermayenin futbola ilgisi

İngiltere’de profesyonel futbol aynı zamanda kulüplerin şirket olmasını da getirdiğinden pazara açılma yıllarının belirleyeni kulüplerin şirketleşmeleri olarak tarif edilemez. Ancak bu dönem özellikle 2000’li yıllarla birlikte çoğu örnekte uluslararası olmak üzere büyük sermayenin futbolu “satın aldığı” dönemdir. Sermaye yapısındaki bu değişikliğin tamamlanmasıyla futbolun artık arsada değil borsada olduğu yıllar gelmiştir.

Yine Premier Lig’e bakıldığında en çok geliri olan beş kulüpten Manchester United’ın sahipleri ABD’li bir aile, Manchester City’nin sahipleri Abu Dabili bir şeyh ve Çin devleti, Arsenal’in sahipleri ABD’li ve Rus iki ortak, Chelsea’nin sahibi bir Rus oligark ve Liverpool’un sahipleri ABD’li bir spor yatırımları şirketi olmuştur. Bugün ligdeki kulüplerin belki tek istisnası Burnley olmak üzere dolar milyarderlerinin, bahis şirketlerinin, petrol şirketlerinin sahibi olduğu takımlardan oluşmaktadır.

Bu haliyle ortada bir endüstriden değil büyük sermayenin tamamen egemen olduğu bir pazardan bahsetmek gerektiği açıktır. Futbolcularla sağlanan bir eğlence ürünü olan Premier Lig söz konusudur. Kulüplerin hisseleri çoğunlukla borsada işlem görmektedir. Futbol eğlence sektöründe tüm dünyaya pazarlanan bir üründür. Reklam ve yayın gelirleriyle daha büyük bir marka değeri oluşturmak üzere geliştirilmektedir.

Profesyonelliğin, oyuncu yetiştirmenin, yerelliğin ve sportif rekabetin yaygın olduğu yıllarda endüstriyel bir uğraş olan futbol artık gelir-gider bilançolarından takip edilen küresel bir piyasa ürünüdür. Nitekim bu dönüşümün esas olarak Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından gelen “küreselleşme” yıllarında yaşanması da bir tesadüf değildir.

Futbolu kurtarmanın yolu düzenin değişmesinde

Bu haliyle futbola “endüstriyel” demek yetersiz olduğu gibi yanlışta olur. Türkiye gibi şirketleşmenin, borsaya açılmanın, gelirlerin artışının üst üste bindiği bir ülkede bir kafa karışıklığı yaşanması olağan görülebilir. Nitekim “endüstriyel futbol” teriminin Türkiye dışında kullanımına da pek rastlamayacaksınızdır.

Kapitalizmin rolünü biçimsizleştiren ve futboldaki dönüşümü doğru okumayan bir yaklaşımın ürünü olan “endüstriyel futbol” bir romantizm olarak kalmaya mahkumdur. Futbolun geldiği halde küresel bir piyasa ürünü olduğu gerçeğinin üzerini örtmek dışında da bir yararı yoktur.

Futbolun geldiği yerden şikayet ediyorsanız kapitalizmden kurtulmanız gerekir.

Yukarı