pusula-27-08-2017

Her gün bir savaş kazanan İbrahim Karagül

Zafer Aksel Çekiç

Yeni Şafak gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül’ü takip edenler ruh halini bilecektir. Her gün bir başka cephede bir başka kıyamet savaşında muzaffer çıkan bir AKP Türkiyesi hülyası. Gerçekle bağı pek az denebilir ama yandaş basın içinde en ciddi sayılabilecek gazetenin genel yayın yönetmeni olan Karagül sürekli bir uçtan diğerine savrulurken orada duruyorsa mutlaka işlevli olduğunun kabul edildiğini düşünmek gerekir.

Her yazısında Türkiye’nin büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu yazan Karagül için bu aynı tehdit bazen İran’dan, bazen Rusya’dan, bazen PKK’den, bazen ABD’den, bazen Almanya’dan, bazen FETÖ’den, bazen hepsinden birden, bazen bunların çeşitli yan yana gelişlerinden gelmekte. Bir gün tehdit olan ertesi gün en stratejik müttefike dönüşmekte. Her gün yeni haritalar çizilmekte, ertesi gün Türkiye bu haritaları yeniden çizmekte.

Bir İhvancı olarak Suudi Arabistan’a akıl veriyor. Yetmiyor Putin’e bile kol kanat geriyor. Etnik ayrışma ve mezhep kimliği üzerinden cepheleşmeden dem vurup “tüm kötülüklerin anası” olarak İran’ı hedef alıyor. Bir yandan emperyalizmin Ortadoğu’da haritaları yeniden çizmek için yaptığı müdahalelerde “olabilecekleri görüp cesur adımlar atanlar kazanacak” diye şakşakçılık yapıp sonar bu planlar Türkiye’ye karşı diye veryansın ediyor.

Çözüm süreci daha bütünüyle ortadan kalkmamışken “Türk-Kürt-Sünni ekseni” diye IŞİD’i “enterne” edecek formüller peşinde koşan, IŞİD aracılığıyla çıkacak yeni haritada söz sahibi olma peşinde olan Karagül, bir süre sonra FETÖ-PKK-IŞİD birlikte demeye başlıyor. Türkiye ile Arap ülkelerini birbirinden ayırma hedefi hem bir “Şii hilali” kurmak isteyen İran’ın hedefi hem de adı konmamış IŞİD’in arkasındaki devletlerin hedefi olabiliyor.

Nasıl olur demeyin? Niye olmasın?

Karagül’ün beka sorunu

Karagül’ün üç yıl gibi aslında uzun sayılmaması gereken bir sürede bu kadar savrulmanın açıklaması olabilir mi? Son tahlilde AKP’nin Suriye’de, Mısır’da, Katar’da duvara toslayan bölge politikaları bu ayakları havada, temelsiz bir kendi kendine gaz verme halinin sonucuydu. AKP’nin büyük hayali, “Anadolu’nun, Dünya Savaşı’na ve ondan sonraki yüzyıllık vesayet dönemine cevabı, meydan okuyuşu” olmaktı. Bu yüzden Ahmet Davutoğlu’nun AKP’nin başına geçmesi “Yeni Türkiye projesinin en kritik eşiklerinden biri”ydi. O günler, açılan parantezleri kapatma günleriydi.

Haziran Direnişi’ni, 17-25 Aralık operasyonlarını, IŞİD’i, PKK’yi, her şeyi aynı torbaya koyan bir aklın bir yandan da her yerden ülkenin üzerine çullanıyorlar, birlik olmalıyız demesindeki çelişki tartışılmayacak kadar açıktır. İbrahim Karagül için yegane beka sorunu AKP iktidarının sürmesidir. Bunun için tarihi kendisinin de içinden çıkamayacağı şekilde bir daha, bir daha yazmakta beis de görmez.

Türkiye’nin etrafındaki her ülkenin düşmanı olduğu bir yerde memleketin yarısını sürekli olarak ajan ilan eden bir aklın neye hizmet ettiği açık olmalı. Sürekli hedefi değiştirerek hep haklı olma hali sonuçta Türkiye’nin kendince bir özgünlük içinde mevcut NATO üyeliğinin gereklerini yerine getirme anlamı taşıyacaktır.

Nitekim, pastadan alınacak pay hülyalarıyla “dünya devleti” olunacağından dem vuran İbrahim Karagül’ün lugatında emperyalizm bulunmaz. NATO üyeliğine karşı çıkmak yer almaz. Ama tarih uydurulup uydurulup yeniden yazılabilir. Mesela, Karagül’e sorarsanız 1 Mart tezkeresini AKP değil ‘iyi saatte olsunlar’ getirmişti Meclis’e. Onlar tezkerenin kabul edilmemesiyle Türkiye’nin güney sınırları boyunca Akdeniz’e bir koridor oluşturmasına karşı çıkmışlardı.

Rüzgarın esişine eğilen Karagül

“Osmanlı’nın neden Yemen ve birkaç bölgede olağanüstü direnç gösterdiği tam olarak anlaşılabilmiş değil. Çöküş halindeki bir devletin dünyayı okuma biçimi bile bugünün Türkiyesi’nin çok ilerisindeydi. Bugün işte o vizyonu yakalamaya çalışan bir Türkiye ortaya çıktığı için dışarıdan ve içeriden bu kadar saldırı altındayız.” sözleriyle doğruyu bulması iktidardaki 13. yılını bulmuş AKP’nin II. Abdülhamid’i devirerek en ölümcül günahı işleyen İttihat ve Terakki’nin izinden gittiğini söylediğinin farkında bile değildir.

Bir yandan İslam iç savaşı çıkartılmasından şikayet edip durur, sonra Suriye için “Bir anda Suriye iç savaşı çıktı. Amaç, Baas rejimini devirmek ve Akdeniz’e uzanan İran aksını bu ülkede kırmaktı. Ne yazık ki, beklenen olmadı, Batı dünyası ilk başlarda gösterdiği kararlılığı devam ettirmedi. Muhalefete gereken destek verilmedi.” diyerek haritaları yeniden çizmekle suçladığı Batı’yı aslında bunu başaramamakla suçladığını ifade eder.

Yeni emperyal güç İran diyerek karşısına alır ama Suudi Arabistan’ın Mısır’da İhvan’ın devrilmesini sağlamasını “stratejik ufuksuzluk” sayarak Sünni siyasal İslam’ın propagandasını sürdürür. Aradan biraz zaman geçer aynı yazıda hem “Şii ekseni”ne karşı “Sünni Blok” çıkartılmasını eleştirir hem de İran’ın yayılmacılığından dem vurur.

Rusya savaş uçağının düşürüldüğü günlerde Rusya ve İran’ın Suriye’de Türkiye’yle savaştığını, üstelik bunu ABD ve Avrupa ülkeleri ile birlikte yaptığını söyleyip işi Cizre ve Silopi’nin Rus-İran işgalinde olduğunu yazmaya vardıran da Karagül’dür; Beşiktaş ve bir hafta sonra Kayseri’deki bombalı saldırılar ile Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’a düzenlenen suikastin arkasında Türkiye ile Rusya ve İran’ın kapıştırılması senaryosu olduğunu yazıp Suriye’de “derhal, acil çözüme ulaşılmalı” diyen de.

Fırat Kalkanı günleri geldiğinde haritaları biz yapacağız diye meydan okuyan Karagül gider “Türkiye, hiçbir zaman Suriye’den toprak koparma derdinde olmamıştır. Ama orada Türkiye’yi de vurmayı planlayanların ellerinde hep bir harita olmuştur. O bölge Suriye’nindir, IŞİD ve PKK’nın değil” diyen bir Karagül gelir.

Ama Karagül yine duramaz Irak’ın Musul’u ve Suriye’nin Halep’i kurtarma operasyonları başlarken toprak koparma derdi olmayan Türkiye’ye Musul ve Halep’in kuzeyi devredilmelidir diye de yazar, Halep kurtarıldığında intikamı çok acı olacaktır da der.

Karagül’ün durulduğu yer

İbrahim Karagül bugün yine duruluyor. Son günlerde yazdığı yazılarda Türkiye karşısında kurulan “2019 Koalisyonu” var. Türkiye bu koalisyonun dışında değil ama koalisyon bir ucu İsrail’e, bir ucu Mısır’a, hatta Suudi Arabistan’a, hatta İran’a kadar uzanan, Körfez fonuyla beslenen alabildiğine Türkiye karşıtı bir ilişkiler ağı. Zaten, ona göre, düşmanları dost, dostları düşman haline getirecek “yeni bir durum”la karşı karşıyayız.

Bu nedenle Suriye ile anlaşılması gerektiğini, Irak ile ilişkileri güçlendirilmesini yazmaya başlıyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdidiyle yüz yüze olduğu gibi ilk kez açıktan çok uluslu bir cephe ile karşı karşıya. Öyleyse İran ve Rusya ve Şam yönetimi dahil, daha kapsamlı, derin, kalıcı anlaşmalara varmayı zorlamak gerekiyor.

Esad bir aya gidecek günlerinden acil anlaşma günlerine, Halep’in intikamı acı olacak günlerinden kalıcı anlaşma günlerine.

“Oyunu aptallıklarımız üzerine kurguluyorlar”

Bu Karagül’ün bir yazısında kullandığı ara başlık. Son derece haklı. Boyundan, becerisinden, aklından büyük işlere kalkışan AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği felaketin itirafı da aynı zamanda.

Emperyalizmin getirdiği AKP, ödevlerini eline yüzüne bulaştırması sonrasında kendini güvende hissedemiyor. Hizmetlerinin olacağını göstermek, yeniden göze girmek içinse artık tüm kozlarını oynuyor. O yüzden İbrahim Karagül’ü bölgedeki her yeni gelişmede yaşanan bir tür paniğin resmi olmayan ağzı olarak kabul edebiliriz.

Bu aptallığın bölgedeki emperyalist planlar için ne kadar kullanışlı olduğu ise yine bu savrulmalarda kendisini gösteriyor.

Yukarı