Serbest Kürsü

Futbolun 'Sol'u

Futbol ve kapitalizm ilişkisini eleştiren bir yazı.

Ozan Can Atakol

Pahalı biletler/kombineler, sponsorluklar, lisanslı ürünler, reklamlar, yayın gelirleri, milyon Euroluk transferler, menajerler, komisyonlar ve karşımızda piyasacı futbol.

Dünyada 1980’lerden itibaren baş döndürücü bir hız kazanan futbolun piyasalaşma süreci “eski” futbolu ortadan kaldırdı. Futbol, artık yüz milyonlarca “alıcısı” olan bir “ürün”… Bunun etrafında örgütlenen, şirketler, iş adamları, sermaye grupları ve giderek “zenginleşerek” adeta ayrı bir cemaat haline gelen futbol erbapları var.

Futbolu hala “talep eden”ler arasında, o eski “masum futbol” dönemine en yakın gibi duranlar ise “taraftarlar”… Sayıları giderek azalan, “soyu tükenecek” olanlar… Çünkü, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de medya işin içine daha çok giriyor, “futbol gösterisi” yalnızca statlar ile sınırlanmıyor; taraftar televizyonda topluluktan koparılarak bireyselleşiyor.

Oysa futbolun en önemli unsurlarından biri olan taraftar, içerisinde anonimliği, dolayısıyla da “kolektifliği” barındırıyor. Bu kolektiflik, sadece maç seyretmekle sınırlandırılamayacak kadar derinlikli aslında. Çünkü bir ilişkiyi ve buna bağlı olarak oluşan bir ağı varsayıyor. Ve bu ilişki ağı, Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın deyimiyle “ortak hafıza, ortak dil, ortak tutum alış, diğer taraftarlarla oluşturulan kamusal alan” aslında…

Evet, sonuçta, altı üstü bir oyun, futbol oyunu… Nihayetinde bir spor kulübüne/renklerine bağlılık söz konusu olan, ama taraftarlık sadece bununla sınırlı değil, “içinde şenliğin, hüznün, dayanışmanın beraberce yaşandığı bir sosyallik ve ‘sahada olanlar dışında’ bir kollektif hafıza” içerdiği için aslında kendiliğinden oluşan müthiş bir alan haline geliyor.

Bir üst kimlik olarak tarif edilen taraftarlık sol siyasette de kendini gösteriyor. Kendini bu üst kimlikten kurtaramayanlar kapitalizmin futbol ile yoğun ilişkisini, futbolun kendi içinde barındırdığı tüm sorunları üst kimliğinin gerekliliği ile kendi kulübü üzerinden görmeye başlıyor. Giderek bu üst kimlik kendini örneğin 1 Mayıs alanlarında, Gezi direnişinde gösteriyor. Takımların formalarını giyenler alanlarda bu kimlik ile kendilerini gösteriyorlar.
Türkiye’de de hızla piyasacı bir içeriğe bürünen futbol, kapitalizmin doğasından gelen tüm kirli yansımalarını gösteriyor. Pahalı biletler, stat içi astronomik yiyecek-içecek fiyatları, fiyatları dudak uçuklatan formanın öncülüğünü yaptığı tüketici ürünleri, şiddet, şike, ırkçılık, bahis, passolig uygulaması, sermayenin kulüp yönetimlerindeki ağırlığı, iktidar ile ilişkiler vb… gibi.

Yılların kemikleşen, kanıksanan ve mücadelesi aslında hiç yapılmayan bu sorunlar başlı başına solun müdahale alanında olması gerekirken, futbolun yaşama nüfuz etmesi ve aynı üst kimliğin getirdiği yabancılaşma bu sorunların hiç görülmemesine neden oluyor.

Müdahale etmeye çalıştığı anlarda ise sistemin tümünü hedef almayınca eksik kalıyor.
Örneğin bir süre önce Milli Takım Direktörü’nün işsizlik maaşından yola çıkarak yapılan protestolar futbol alanında görülen “meta merkezli yeniden düzenlemeye” yapılan itirazı tümüyle içinde barındırmıyor. Yalnızca Terim üzerinden “yanlış” bir yönlendirme ile müdahale, sistemi tamamen karşısına almaktan kaçıyor.

Bu arada “yanlış” yönlendirmeyi biraz açalım. Türkiye Futbol Federasyonu özerk bir kurum ve devletten tek kuruş yardım almayan tek federasyon. Kendi sitesinde gelirleri ve giderleri açıklanmış, kolayca ulaşabiliyorsunuz. Gelirler; sponsorluklar, yayın gelirleri ve profesyonel futboldan kesintiler ile oluşuyor, giderler ise yine profesyonel futbola, kısıtlı da olsa eğitime, ve milli takımlara gidiyor. Örneğin bir yıl içinde A Milli Takıma harcanan tutar 100 milyon lira civarında. Bu paranın harcama kalemlerden bir tek sportif sorumlu olarak 14 milyonluk Terim’in maaşını biliyoruz. Kalan harcama için tahmin ötesine gidemiyoruz. Kısaca TFF özerkliğini kazanmış bir kurum olarak gelirleri ve giderleri ile her hangi bir kulüp yönetiminden farklı değil. Bu gelirler bizden direkt ve sorgusuzca alınmıyor ama yine de TFF’yi bu ülkenin temsil edilen bir değeri olarak görmekte ısrar ediyorsanız, kamu yararını önemsiyorsanız özel bir hukuk ile yapılanmış olan federasyonun bu tüzel kişiliğini tartışmaya açmalısınız, itirazınız yalnızca Terim ile sınırlı kalmamalı. Giderlerin eğitime, altyapıya, futbolun yaygınlaştırılmasına harcanmasının takipçisi olmak ile kendinizi bu mücadeleye vermelisiniz. Bu yüksek ücretler geçmişte de aynıydı gelecekte de aynı olacak. Nitekim yeni Milli Takım Teknik Direktörü M. Lucescu da yüksek maaşla göreve başladı! Kısacası hedef ıskalandığında ve “kişiselleştirildiğinde” konunun en can alıcı noktası gözden kaçmış oluyor.

Benzer bir durum, statlarda maçlar sırasında tepki olarak söylenen marşlar ve zaman zaman iktidara karşı atılan sloganlar. Seksenlerin başında Konya tribünlerine karşı atılan “Konya ovası şeriat yuvası” tezahüratı bugün “Türkiye laiktir laik kalacak” tezahüratına dönüşüyor.

Bu protestoları tribüne sıkıştırdığınızda ve alana taşıyamadığınızda aslında iktidarın da işine geliyor. Yoğunlaşan öfke statlar içinde kısa zaman içinde tüketiliyor ve herkes önündeki maça bakıyor. Tribünlerin siyasete müdahalesine hevesle bakanlar ise dinamikleri bilmediklerinden bir hafta laiklik sloganı atanların diğer bir hafta tekbir getirmesini anlamlandıramıyor.

Tüm bunlar yaşanırken, kapitalizm bireyleri sisteme adapte edebilmek ve sistemi sürdürebilmek için futboldan faydalanmaya, bunu bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Sınıfsal farklılıklar tribünde içselleştiriliyor, taraftarlar birer tüketici olarak sistemin ihtiyaçlarına katkıda bulunuyor, futbolun parıltılı dünyasına girebilmiş yoksullara, sistemin “Siz de başarabilirsiniz” hedefiyle kapitalist düzenin ideolojisini benimsetiyor.

Ve sol, kapitalist sistemin tüm bu futbola müdahalesini “göremeyerek” ve tavrına meşruiyet kazandırabilmek için futbol gösterisine hak etmediği anlamlar yükleyerek kendini bu dünyanın içinde kaybediyor.

Yukarı