Köşe Yazıları

İstihdam hikâyeleri ya da işsizliğin kalıcılığı

Irmak Ildır, Türkiye’nin işsizlik sorununu yazdı.

Türkiye’nin uzun yıllardır “işsizlik” ile ilgili derdi var. Yaşı 40’tan aşağı olanlar için neredeyse tüm hayatları “iş bulabilme sorunu” üzerine kurulmuş durumda. Yaşı daha büyükler için ise son 35 yıllık dönemde “Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen cevabı “işsizlik” olarak cevapladılar. İşsizlik artık bir ekonomik olgu olmaktan çıkarak “sosyolojik bir sabit” seviyesinde kavranmaya başlanmış durumda. Dolayısıyla “işsizlik” Türkiye’de artık kanıksanmış bir sorun ve “insanların içine düşmekten en çok korktukları şey” olarak algılanmaktadır.

Durum böyle olunca işsizlik de sadece dilden dile dolaşan bir korku veya gazetelerin ekonomi sayfalarında yer alan bir veriye dönüşüyor. Gündelik yaşamda dile getirilen “endişeler”, tepki doğurmak bir kenara tersine düzene bağlayıcı bir işlev görüyor. Oysa bu kadar uzun süredir devam eden, “kronik hale dönüştüğü” ifade edilen bir sorunun kaynağının ne olduğuna eğilmek gerekmez mi? 

Bu sorunun hem kaynağına işaret etmek, hem de bugün “çözüm” diye önümüze konulan uygulamaların ne denli yüzeysel olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. 

* * *

Karışık olmasına rağmen işe verilerden başlayalım. TÜİK’in son yayınladığı işsizlik raporunu her ne kadar yandaş medya “işsizlik azaldı” olarak vermiş olsa da, karşılaştırmalı veriler durumun böyle olmadığını saptıyor. TÜİK’e göre Mayıs ayı işsizlik oranı yüzde 10,2 olarak gerçekleşti. [1] Geçen yılın aynı dönemine göre işsizlikte artış yüzde 0,8 ve sayısal olarak da 300 bin kişi civarında artmış durumda.

Özellikle 2017 yılının ekonomi açısından “olumsuz” seyirde açılması işsizlik oranlarını tepe noktasına çekmişti. Daha sonra işsizlik oranları azalma eğilimine girerken, işsizlik hala geçen yıla göre yüksek bir seviyede bulunuyor. “Azalış” yönündeki eğilimi AKP, kendi teşvik planının tutmasında yattığını iddia ediyor. Şubat ayında devreye konulan teşvikle patronlar “işçi alımına” yönelirken, istihdam yaratmanın maliyeti ise büyük oranda İşsizlik Fonu yoluyla “kamu” tarafından karşılandı. İddiaya göre teşvik yasası sayesinde 1,5 milyona yakın yeni istihdam yaratıldı.

Gerçekten TÜİK’in verilerine bakıldığında Ocak-Mayıs arası 1 milyon 800 bin civarında işgücüne katılım artışı var. Öte yandan, 2016’nın aynı dönemine bakıldığında da 1 milyon 500 binden fazla kişinin istihdama katıldığını görüyoruz. Aradaki fark büyük oranda “teşvik” görünümlü fon aktarımı kaynaklı olduğu rahatlıkla görülebilir.

Üstelik DİSK Araştırma Enstitüsü’nün verileri teşvikin ne denli yüzeysel etki yarattığını da gösteriyor. DİSK-AR’a göre ekonominin istihdam yaratma kapasitesi geçtiğimiz yılın bu dönemine göre geride kalmış durumda. İstihdamın büyük bir çoğunluğunu İŞKUR programları sağlıyor ve maliyetleri İşsizlik Fonu yoluyla emekçiler tarafından karşılanıyor. [2]

Dolayısıyla veriler bize basit bir gerçeği ifade ediyor; geçici çözümler yoluyla işsizlik sadece baskılanabiliyor. Bir başka ifadeyle kamunun yardımıyla bugün Türkiye’de işsizlik artış hızı sadece yavaşlatılmış durumda. Ancak uzun dönemli verilerin ve yaşadıklarımız deneyimler gösteriyor ki; Türkiye’de yüksek oranlı işsizlik artık bir gerçektir.

* * *

İşsizliğin bir veri haline dönüşmesi Türkiye kapitalizminin “yapısal” özelliklerinden kaynaklanıyor. Ancak bu “yapısal özellikler” bir takım liberalin iddia ettiği gibi piyasa dışı, sendikalar, ücretler, kanunlar, olgular kaynaklı aksaklıklardan ötürü gelmiyor. Kapitalist sistem genel olarak işsizliği düzenleyici bir olgu olarak kullanır ve doğası gereği yaratır. Türkiye’de emeğin örgütsüz kılınması, sendikaların etkisizleştirilmesi, iş kanunun alabildiğince esnekleştirilmesi, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılmasına karşı işsizlik azalmamış tersine artmış durumda. Özellikle kriz dönemlerinde işsizlik yukarı doğru yönelim gösterirken, işsizlik yerleştiği yerden aşağıya gelmiyor.

Bunun iki nedeni bulunuyor. Birincisi Türkiye’de neo-liberal düzenlemeler kamusal yatırımın ve istihdamın gerilemesine yol açtı. İkincisi sanayi yatırımları baki olsa da, sanayinin bağımlı gelişimi onu sektörel-coğrafi eşitsizliklere itiyor.

 Bu iki nedenle birlikte dolaylı olarak ekonominin dışa bağımlı yapısı kırılganlığını arttırırken, dönemsel dalgalanmalara ekonomiyi maruz bırakıyor. Bunun dolaylı sonucu olarak da işsizlik artış eğilimi gösteriyor. Türkiye’de 1980-2001 arası işsizlik oranı yüzde 8 civarında seyrederken, 2001-2017 arası yüzde 10 civarına yerleşmiş durumda.

Tüm bunlarla beraber yüksek çalışma saatleri ve işçi sınıfının örgütsüz hale gelmesi işsizliğin yaygınlık kazanmasını da kolaylaştırıyor. Özellikle yüksek çalışma saatleri istihdam edilebilecek kişi sayısını da sınırlıyor. OECD verilerine göre Türkiye çalışma saatlerinde fazla mesailer açısından birinci sırada. [3]  Bu konuda Güney Kore ve Japonya gibi emeği denetim altına almış kapitalist ülkelerin bile ilerisinde olmamız sermaye sınıfının ne denli sert bir sınıf mücadelesi yürüttüğünü gösteriyor.

Dolayısıyla tüm bu verilerden çıkan basit bir sonuç bulunuyor: Türkiye’de işsizlik ekonominin etkin kullanılamamasından ki yetkin olmama hali üst düzeyde olsa bile, daha çok ülkeyi yönetenlerin siyasi tercihleri sonucu ortaya çıkıyor. İşsizlik bugün sermaye açısından vazgeçilemez bir unsur; çünkü emeğin baskılanması için kullanılan önemli bir siyasal argüman işlevi görüyor. Ayrıca “piyasanın düzenleme gücü” de Türkiye’de ancak bu kadar “etkin” olabiliyor.

Bu nedenden ötürü  “Coca-Cola Partisi’nin” sermayeye teşvik ve kalıcı olmayan istihdam seçeneklerinden başka kullanacağı araç bulunmuyor. Elbette açılış yapmak dışında…

Ancak bu hikâyelere karşı karnı tok tutmak ve kül yutmamak için bazı fikirlerin de yaygınlaşması gerekiyor. Planlı bir ekonominin ve onun motor gücü olarak örgütlü bir toplumun işsizlik dâhil diğer pek çok sorunu da ortadan kaldıracağı fikri halkın arasında yaygınlık kazanması gerekiyor.

 Aksi durumda “işsizlik döngüsü” ortadan kalkamaz.

Yukarı