Orhan Deniz

Sosyalizm bir hayal değil. Dünyamızın önemli bir bölümünde on yıllar boyunca yaşanan sosyalizm deneyimleri hayatın her alanıyla ilgili çok önemli ve değerli deneyimlere tanıklık etti; reel sosyalizm deneyimleri insanlığa büyük bir miras bıraktı. Kentler ve kent planlaması yaklaşımları da bu mirasın önemli parçalarındandır. Bu nedenle, bugün sosyalizmin kentlerinden bahsederken, bize bırakılan mirasın hem uygulamalarından hem de geleceğe dönük sunduğu perspektiften bahsetmeli, geçmiş ve gelecek zaman kiplerini birlikte ve bazen birbirlerinin yerine kullanmalıyız; sonuç çok da değişmeyecektir.

Mevcut kentler üzerinde yapılan müdahaleler de sosyalizm sonrası yeni kurulan kentler için kullanılan yöntemler de sosyalizm deneyimlerinin önemli, ama eğitim, sağlık, sosyal haklar başlıklarındaki kadar öne çıkmayan parçalarıdır.

Bunun birkaç nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Oysa, kentler hem sosyalist üretim ilişkilerinin/sosyalist altyapının hem de bu üretim ilişkileri tarafından belirlenen üstyapı kurumlarının gerçeklendiği, vücut bulduğu ana mekanlardır. Bu bahsettiğimiz özellik daha önceki toplum biçimleri için de geçerlidir ve bu anlamıyla kentler fiziksel bir sürekliliği temsil ederler.

Sosyalizm deneyimlerinin yaşandığı ülkelerdeki ana kentler de bu fiziksel sürekliliği temsil eden, başka bir ifadeyle tarihi olan, kentlerdir. Zaten, bu özellikleri yüzünden sınıf mücadelelerinin de en yoğun yaşandığı yerler olmuşlardır.

Sosyalizmin kente müdahalesi

Sosyalizmin “yıkıcı” yönü, iktidarı aldıktan sonra, asıl olarak kapitalist mülkiyet ilişkilerine yönelir. Yapılaşmış bir çevre içerisindeyse bu “yıkıcılık” sembol haline gelen bazı binaları hedef alabilir ama kentin bütününe yönelmez. Yani, siyasi iktidarı alma süreciyle kente dönük müdahale süreçleri doğalında bir eşzamansızlık barındırır.

Sosyalizm için kentlere dönük ilk müdahale, insanca bir yaşamın olmazsa olmazlarından olan barınma hakkının sağlanması olmuştur ve kente dönük müdahalelerde, kentin kendisi değil de, bu ilke öne çıkmıştır.

Son olaraksa, sosyalizmin kentsel planlama yaklaşımları, özdeki niteliksel farklılığın belirleyiciliği etkilenmese de, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yaklaşımlarla benzerlikler taşımıştır. Örneğin Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarında Le Corbusier, Frank Llyod Wright gibi isimler Sovyet kentleri için de planlama önerilerinde bulunmuştur.

Sosyalizmin kentlerinin ya da sosyalist kent planlamasının bugünün kentlerinden ya da kent planlamalarından en önemli farkı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki temel farktan bağımsız, ayrıksı bir şey değildir; egemen üretim ilişkileri ve mülkiyet ilişkileri arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.

Kapitalizmde sermaye birikimi yaratmanın araçlarından biri olan kentler, sosyalizmde toplumun bütününe ait, insanca bir yaşamın tüm unsurlarının ve ilişkilerinin görüldüğü/yaşandığı mekanlara dönüşmüştür. Kentsel topraklar üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması, kentin toplumun tümünün ihtiyaçları doğrultusunda ele alınmasının zeminini oluşturmuştur.

İhtiyaçları tanımlamak ve ilk adım

Önce ihtiyaçlar belirlenecek ve sonra adımlar atılacak. Mevcut kentlerle yeni yapılacak kentler için bu ihtiyaçlar çeşitlenecek ve farklılaşacaktır mutlaka. Şurası nettir, ihtiyaçların bir kısmı insanlık kadar eskiyken bir kısmı bugüne ve geleceğe dair olacaktır.

Çıkış noktası olaraksa şu söylenebilir: Sosyalist kent planlaması ekonomik, politik ve sosyal yaşamla ilgili kararlarla doğrudan bağlantılı ve aynı zamanda bu kararların sağlıklı bir şekilde yaşama geçirilebilmesi içinse olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Üretim, dağıtım, ulaşım, barınma, kültürel ve yönetsel işlevler, yaşam kalitesi ve konforu, doğal çevrenin korunması temel veriler olarak ele alınırken, karar süreçlerine halkın ve bilim insanlarının katılımı mutlak bir uygulama olacaktır.

Sosyalist kent planlaması kapitalist kentlerin bırakacağı tortuları temizleyerek başlayacaktır ve bu adımın atılması için önsel koşul ülkenin tamamını kapsayan bir merkezi planın çıkarılmasıdır. Yer altı ve yerüstü kaynakların belirlenmesi, bu kaynakların nasıl kullanılacağına, tarımın ve hayvancılığın nerelerde ve nasıl yapılacağına, sanayi merkezlerinin yerlerine, ana ulaşım hatlarına karar verilmesi, kapitalizmin yarattığı bölgesel eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasının yolunun çizilmesi bir anlamda kentsel planlamanın da zemini olacaktır.

Kente ve ülkeye bütünlüklü bakmak

Ülkemizdeki büyük kentlerin bugünkü durumu kapitalizmin akıl ve bilim dışılığının, piyasacılığın planlamayla hiçbir ilgisinin olmadığının çok güzel bir örneğidir. Örneğin, 1920’li yıllarda ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i kırda, yüzde 20’si kentte yaşarken, bu oran günümüzde tersine dönmüştür.

Türkiye’de yaşayan her 5 kişiden 1’i İstanbul’da yaşamaktadır ve kentte kilometrekare başına düşen kişi sayısı 2 bin 700’ün üzerindedir. Diğer taraftan kişi sayısı, hayvancılık yapmaya uygun koşulların olduğu Ardahan’da 20, Kars’ta 28’dir. Ülkenin hayvancılık konusunda ciddi bir krizi olduğu ortadadır ve fakat hayvancılık bölgelerinde bu işi yapacak yeterli nüfus bile bulunmamaktadır. Zira, bu bölgelerdeki nüfus işsizlik, geçinememe, savaş vb. nedenlerle göç etmiş, göçü engelleyecek (ya da daha doğru bir ifadeyle göçe neden olacak koşulları ortadan kaldıracak) planlamalar yapılmamıştır.

Bunun doğal sonucu daha 1960’lı yıllarda, İstanbul’un nüfusu 2 milyona dayanınca, “bu kentin altyapısı bu kadar insanı taşımaz” diye yapılan itirazların kulak arkası edilmesi ve yavaş yavaş bugünkü tablonun oluşturulması olmuştur.

Evet, kapitalizm kentlerimize bu kötülükleri yapmaktadır ve sosyalizm tüm bu sorun yumağının çözülmesi için ülkeye ve kente bütünlüklü bakmak zorundadır. Nüfusu, üretim alanlarını, konut alanlarını, kültürel merkezleri, eğitim merkezlerini, idari binaları, yeşil alanları, tüm bu alanları bağlayan ulaşım hatlarını, altyapı ihtiyaçlarını eşzamanlı ele almak ve buna göre bir müdahalede bulunmak dışında seçenek yoktur.

Sosyalizmin kentleri

Yukarıda bahsettiğimiz perspektif hayata geçirildiğinde sosyalist kentleşmeyle ilgili en büyük adımlar da atılmış olacaktır. Nitekim, sosyalist deneyler böylesi örnekleri de göstermiştir. Barınma hakkının doğuştan gelen bir hak olduğu, bunun devlet tarafından sağlandığı, ulaşım için, su için, ısıtma için, enerji için para ödenmediği, kentin doğal kaynaklarının talan edilmediği, trafik diye bir sorunun olmadığı, “kar geliyor”, “yağmur geliyor” diye insanların korkmadığı kentler vardır, olmuştur ve sosyalist Türkiye’de de olacaktır…