Pusula

PUSULA | AKP'nin kaotik kentleri

Deniz Eren Üçok AKP’nin kente yaklaşımını bu hafta Pusula’da değerlendirdi

Deniz Eren Üçok

Koalisyon dönemi ve 2001 ekonomik krizi sonrasında iktidara gelen AKP’nin izlediği kent politikaları, iktidarının her döneminde ölçek olarak büyümekle birlikte, doğrultu olarak değişmez. Kamusal alanların yağmalanması ve kent rantı elde edilmesi doğrultusundan hiç mi hiç şaşmayan AKP, öncülü Özal’ın dönüşümlerini kaldığı yerden devam ettirme yoluna gider. Bütün liberal iktidarların kullandığı “mega-kent” ve “mega-proje” gibi söylemler, gerçekte “meta-kent” ve “meta-proje”lere dönüşmekte, kapitalist üretim ilişkilerinin metalaştırdığı kentler, bir bütün olarak üretilen, tüketilen, kullanım ve değişim değerleri olan metalara dönüşmüşlerdir.

Özal döneminde Emlak Bankası üzerinden büyük bir kent-rantı elde edilirken, Erdoğan döneminde bu rant öncelikle TOKİ üzerinden elde edilmeye başlanır. Nasıl ki, 6 Kasım 1983 seçimleriyle iktidara gelen ANAP hiç zaman kaybetmeden 2 Mart 1984’te 2985 sayılı “Toplu Konut Kanunu”nu çıkarmışsa, aynı kanun, ilk büyük değişikliklerini 31 Temmuz 2003 tarihinde görmüştür. ANAP ve AKP’nin iktidara gelir gelmez kentlere saldırması, Amerikancı-liberalizmin yönelimlerinde kentlerin büyük önem taşıdığını anlamak için yeterlidir.

2011 genel seçimlerinde gündeme gelen ve burjuva medyasının yine bir “mega-proje” olarak manşetlerden pazarladığı Kanal-İstanbul Projesi, rant politikalarına verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Liberalizmin gereksinim duyduğu sıcak para girişinde en etkili yöntemlerden biri olan turizm, AKP döneminde yerini, kent mekânının yağmalanarak yabancılara satılmak üzere lüks konut üretimine bırakmıştır. Atatürk Havalimanı’ndan kaynaklı olarak Bakırköy ve çevresi bir kez daha yeni rant alanı olarak seçilmiş, Marmara’yı Karadeniz’e bağlayacağı söylenen bu –adına her ne dersek diyelim– “mega-proje” ya da kent katliamı olan “Kanal-İstanbul” projesi gerçekleşmemiştir ancak 2012 yılında başka bir katliam mekanizması işlerlik kazanmıştır.

Deprem mi, rant mı?

16 Mayıs 2012 tarihli 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun”un çıkarılması ve Bakırköy sahilinin yağmalanmasının eşzamanlı olduğunu düşünecek olursak, Bakırköy ve yakın çevresinin –bir kez daha– İstanbul genelinde yeni rant alanı olarak seçildiği anlaşılmaktadır. Toplum desteğini alabilmek için 17 Ağustos 1999’dan bu yana süregelen ve toplumun bilinçaltına yerleşen “deprem korkusu”nu bir kez daha şantaj aracı olarak kullanmak isteyen sermaye diktatörlüğü, her fırsatta bu korkuyu dillendirip toplum desteği almak istemektedir.

Söz konusu Kanun’da “İdare”nin “Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeleri, bu sınırlar dışında il özel idarelerini, büyükşehirlerde büyükşehir belediyelerini, Bakanlık (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı) tarafından yetkilendirilmesi hâlinde büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçe belediyelerini…” olarak tanımlanmasının getirdiği “rant” fırsatından yararlanmak isteyen CHP’li Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, 1960’larda “uydukent” olarak inşa edilen Ataköy bloklarını görmezden gelip ve üstelik elinde hiçbir bilimsel veri olmaksızın, fırsat bu fırsat, “Bakırköy’ün %78’i çürük, Bakırköy’de kentsel dönüşüm uygulamasına gidilmeli.” diyebilmiştir. Bu söylem, sermaye diktatörlüğünde AKP ya da CHP arasında sınıfsal hiçbir ayrım olmadığını anlamamıza da fazlasıyla yetmektedir.

Son olarak; 3 Mayıs 1985 tarihli ve 3194 sayılı “İmar Kanunu”nda, 2013 yılında “torba yasa” kapsamında yapılan değişikliklerle, TMMOB’un yasal denetimi ve bilimsellik tamamıyla ortadan kaldırılır ve TOKİ’den devşirilen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile 6306 sayılı kanunun tanımladığı idarelere, istedikleri gibi imar planı yapıp onaylama yetkisi verilir. Böylelikle, yasal denetimin de kalmadığı bir ortamda, İstanbul’un son kalan yeşil alanlarından Kuzey Ormanları da katledilir.

1923 Cumhuriyeti’nin ideolojik sıkışmasını yeni-Osmanlıcılık ile çözmeye çalışan AKP’nin; yandaşların cebini doldurmasını sağlayan “geçiş garantili köprü”ye Alevi katliamlarından sorumlu Yavuz Sultan Selim’in adının vermesini de, kent mekânını oldukça simgesel bir biçimde yok etmesi bağlamında ayrıca not etmek gerekir.

E, hani depreme hazırlık?

Gördüğümüz gibi “deprem” söylemleri yalnızca meta-kentlerdeki yeni rant kapılarının aralanması sürecinde toplum desteğini almak için kullanılan bir argüman olarak kullanılmaktadır.

Böyle bir ortamda 3’üncü Köprü’nün ardından 3’üncü Havalimanının da tamamlanacak olması gözleri bir kez daha Yeşilköy Atatürk Havalimanı’na çevirmektedir. Havalimanının kapatılacak olması ve kapatılınca yerine ne yapılacağı tartışması günümüzde devam etmektedir.

Hem kentlerin nefes almasına olanak sağlayan kamusal alanlar olarak, hem de deprem ve diğer afetlerde toplanma ve geçici barınma alanları olarak kullanılabilecek olan kent parkları, 2013 Haziran Direnişi’yle Gezi Parkı özelinde yakıcı bir biçimde gündeme gelmişti. Bunun üzerine Veliefendi Hipodromu’nun kapatılarak kent parkına dönüştürüleceği söylenmiş olsa kafalardaki soru işaretleri varlığını sürdürmektedir.

Gericilik ve kaotik kentlerin çöküşü

Geçtiğimiz günlerde Bodrum’da art arda yaşanan depremler, bir kez daha İstanbul ve diğer kentlerin depreme gerçek anlamda ne kadar hazırlıksız olduğunu gündeme getirmiş olsa da, bilim ve aydınlanma düşmanı gerici zihniyet bunu da kendine yontmayı becermiştir. Depremi kumar-fuhuş-içki üçlemesinin fizik-ötesi güçler tarafından cezalandırılması olduğunu açıklama yoluna giden zihniyet, elbette cami minarelerinin yıkılması karşısında kayıtsız kalmıştır.

18 ve 27 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşen sağanak yağış, AKP’nin çok övündüğü Avrasya Tüneli ve Marmaray’ın teslim almış, gerici zihniyet bunu da “olağanüstülük”le açıklama yoluna gitmiştir. Gitmiştir gitmeye ancak işin gerçeği, meslek ve bilim insanlarının söylemlerinin önemsenmemesi ile gericilik sonucunda kaotik kentlerin çökmesidir.

AKP’nin kentlere, otoyollara, köprülere, tünellere dair olan bütün söylemleri böylelikle çökmüştür.

Sorunlar da çözümü de bellidir!

Kentlerimizin sorunları ve bugünkü kaotik biçimi almasının nedenleri bellidir. Tekil olarak bakılacak olduğunda; iş olanaklarına bağlı olarak bölgeler ve kentler arası nüfus dağılımındaki uçurumlar; serbest piyasa ekonomisine bağlı olarak üretim ve tüketim ilişkilerindeki belirsizliklerin fazlalığı; kentlerin kırlardan aldığı göçü taşıyabilecek alt ve üst yapıya sahip olmayışı; vadi tabanlarına, dere yataklarına, su havzalarına yapı yapılması ve bunun gibi pek çok neden sayılabilir. Bütünlüklü olarak bakıldığında ise sorunların nedeni tektir: plansızlık.

Yurdumuzda, kentleşememe sorunu vardır ve bu sorunun temelinde neo-liberalizmin plansızlığı yatmaktadır.

Kentlerimiz planlı değildir: Kent planlamasının olmamasına bağlı olarak, topografyanın nasıl kullanılacağı, yerleşim alanlarının ve ana ulaşım yollarının birbirleriyle ilişkileri planlanmamıştır. Üstyapıya göre altyapı yapılmakta, üstyapılar değiştikçe de altyapı, değişen gereksinimleri karşılayamamaktadır.

Kentlerimiz planlı değildir: Kamusal alanlar, rant uğruna, bilime ve toplum çıkarlarına aykırı biçimde yapılaşmaya, verimli toprağın bulunduğu tarım alanları, yerel yönetimlerin ve siyasi iktidarların kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları planlarla imara açılmakta, betonlaşma, topraksızlaşmayı getirmektedir.

Yapılması gereken bellidir: Kent ve bölge planlaması.

Yukarı