DOSYA: Almanya ile imtihan

Emperyalist hiyerarşide yaşanan sorunlar ve krizler dünyada kartların yeniden karılacağı çok kutuplu bir dünyaya işaret ediyor. Elbette bu gidişatın 40 yıllık Soğuk Savaş ile yerleşen ve Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle büyük bir yağma dalgasında pekişen emperyalist hiyerarşiyi bir gecede dönüştüremeyeceği açık. Öte yandan, emperyalist ülkeler arasında özellikle öne çıkan bir ülkenin olmaması ve krizlerle sorunların esas olarak eski yapının sürdürülememesinden kaynaklı olması da değişimin uzun vadeye yayılmasında büyük bir etken.

Bu tabloda, Türkiye, darbe girişiminin ardından, görünürde yaşadığı tüm sorunlara rağmen ABD’ye biat etmiş bir durumda. AKP ve Erdoğan’ın ABD tercihi ise Türkiye’nin Avrupa Birliği ve özellikle onun başat gücü Almanya ile ilişkilere de yansıyor. Emperyalist odaklar arasındaki bu çekişmelerin Türkiye’ye de doğrudan yansımaları bulunuyor.

Bu haftaki PUSULA, Almanya özelinde Türkiye’deki Avrupa Birlikçileri, AKP ile Almanya ve diğer AB ülkeleri arasında yaşanan gerilimleri ve Almanya’nın emperyalizm içerisindeki gücü ve geleceğini masaya yatırıyor. Dosya içerisinde Ali Ateş’in kaleme aldığı “Türkiye solunda liberalizm: Avrupa Birlikçilik” başlıklı giriş yazısı dışında, Neşe Deniz Babacan’ın yazdığı “Emperyalist Almanya ile işbirlikçi AKP’nin serüveni” ile Zafer Aksel Çekiç’in “Almanya: Yeni bir “bin yıllık imparatorluk” mümkün mü?” başlıklı yazılara yer veriliyor.

İyi okumalar dileriz…


Türkiye solunda liberalizm: Avrupa Birlikçilik

Ali Ateş

Bugün Türkiye sosyalist hareketinde bazı tartışmalar sürdürülmüyor. Örneğin emperyalizm tartışması gibi. Neredeyse herkes emperyalizme karşıdır; programlarına, söylemlerine ve bildirilerine bakıldığında emperyalizme karşı bir tutum görülüyor. Söz konusu somut durum olunca emperyalizme karşı mücadele etmek yerine emperyalizmden medet umulan bir tablo karşımıza çıkıyor. Bu durum daha ötesine taşınıp reel politika adına emperyalizmle işbirliğine kadar varan bir nitelik arz edebiliyor.

Özellikle 1980 sonrası yani 12 Eylül askeri cuntasından sonra Türkiye sosyalist hareketi, bir emekçi hareketi olmak yerine kurtuluşu burjuva düzenin demokratikleşmesinde aramış, bunun için Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği reçete haline getirilmişti. Özellikle Birikim dergisi etrafında şekillenen bu politik-ideolojik bakış somut karşılığını dönemin ÖDP’sinde oluşturmuş, 1990’ların sonunda Avrupa Birliği “yeni-solculuğun” kıblesi haline gelmişti.

Bu dönem Avrupa Birliği’nden demokrasi bekleyen ve Türkiye’nin ilericiliğini burada arayan liberalizm tarafından kötürüm bırakılan bir sosyalist siyaset gerçeği bulunmaktadır. Avrupa Birlikçilik bir kimlik olarak liberal solun kimliğinde büyük bir yer tutmuş, arada kalanlar ise “Havet” (ne evet ne hayır) diyerek emperyalizme karşı mücadeleyi geri çekmişti.

Hayat başka akmış, AKP ile birlikte gericilik iktidar olmuştu. Liberaller bir kez daha yanılmış, “gelen gideni aratır” misali bugün AKP karşısında tutunacakları tek dal yine emperyalist batı olmuştur. Bugün AKP gericiliği karşısında bir kez daha Avrupa Birliği’ne sarılan liberalizmin Türkiye solundaki tahakkümü devam etmektedir. Dün “Kemalist devlet”e karşı geliştirilen bu tez, bugün AKP gericiliğine karşı gündeme getirilmektedir.

“Ulusalcı bakıştan” çıkıp “sınıfsal bakışa” geçmek gerektiği gibi “güya solcu” tezleri üzerinden Avrupa Birliği güzellemesi yapanlar adım adım “yetmez ama evet” diyerek AKP’nin destekçisi konumuna düşmüşlerdi. Aslında Marksist ve Leninist bir çizgi dışında “yeni solculuğun” gelip dayandığı yer burasıydı.

Türkiye’deki iktidarı, bir sınıf iktidarı olarak sermayenin iktidarı olarak görmeyip, askeri bürokrasi, oligarşi, vesayet, faşizm gibi tespitlerle adlandırıp sosyalizm yerine sözde demokrasi mücadelesi başa yazılınca durum şaşırtıcı sayılmamalı. Ancak bütün bunlardan daha önemlisi Avrupa Birliği’ne hayırhah bakan anlayışın aslında sermaye düzeninin son kertede devamını isteyen liberalizmden başkası olmadığı görülecektir. Liberalizm virüsü Türkiye soluna bulaşmış, adım adım sosyalist hareketlerin önemlice bir bölümü liberal solun versiyonu haline gelmişti.

Emperyalizme karşı mücadele, devrimci kalmanın turnusol kağıdıdır. Avrupa Birliği sermayenin birliği olarak karşımıza çıkmıştı. Bu birliğin emperyalist karakterini hasır altı edip, Türkiye’nin demokratikleşmesinin buradan sağlanacağını düşününler bugün bir kez daha emperyalizmden medet ummaktan çekinmemekteydiler.

Bu açıdan Avrupa Birliği’ne dönük tutum aynı zamanda sermaye karşı tutumla eşdeğerdir. Sol emekten yana sermaye karşıtlığını da bu vesileyle bırakmış reformizme yönelmişti. Bu tarih bilinmeden bugün “siyaset adına” ortalıkla boy gösteren bir kısım solun aslında neyi savunduğu da anlaşılamaz. Örneğin dün AKP gerilesin diye HDP’nin kuyruğuna takılanlar ve bugün AKP’ye karşı CHP’nin peşine takılanlar, işte bu çizginin bugünkü politik-ideolojik uzantılarından başkası değildir.

Örneğin CHP tarafından başlatılan Adalet Yürüyüşü’nü destekleyip, katılıp ve hatta CHP lideri ile aynı fotoğraf karesinde bulunmaktan çekinmeyenler, Avrupa Birliği ve CHP konusunda tek laf etmemektedirler. CHP programında yazılan bu satırlar, emperyalizme karşı olduğunu söyleyenleri utandıracak cinsten bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor: “CHP başından beri Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektedir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi, Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma devriminin, modernleşme vizyonunun doğal uzantısı olan bir toplumsal değişim projesidir. AB ile ilişkilerimizde koşulumuz; eşit koşullu, Cumhuriyetimizin kuruluş değerlerine saygılı, onurlu tam üyeliktir. CHP bunun dışındaki hiçbir seçeneği kabul etmez.”[1] CHP’yi bir düzen partisi olarak ve Avrupa Birliği emperyalizmine bakışı ile değerlendiremeyen bir solun liberalleştiğini söylerken bu açıdan kimse kızmamalıdır.

Avrupa Birliği, Türkiye solunun bir kısmında kafaları karıştırmıştı. Bugün Avrupa Birliği ülkelerine bakıldığında Türkiye’nin daha geri kalmış olduğunu görmenin bu yanılsamada katkısı bulunuyor. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin “eşitsiz gelişim yasası” görülebilseydi bu konuda kafa karışıklığı ortadan kalkacaktı. Fakat asıl mesele bu durumdan öte, liberal virüsün sola bulaşmasıydı. Öncelikle bunun altı çizilmelidir.

Keşke, mesele sadece Avrupa Birliği emperyalizminden medet umulmasında kalsaydı. Bugün Kürt siyasi hareketinin ABD emperyalizmiyle kurduğu askeri-politik işbirliğine bile ses çıkarmayan ve hatta ABD ordusu tarafından yürütülen Rakka operasyonuna bile katılmayı devrimcilik adına sorun görmeyen bir sol siyasetin geldiği yer düşünüldüğünde Avrupa Birlikçilik hafif bile kaçmaktadır. ABD emperyalizminin PYD’ye verdiği silahları eleştirenlere karşı Metin Çulhaoğlu tarafından “İkinci Dünya savaşı sırasında ABD tarafından SSCB’ye verilen askeri arabaların fotoğraflarını paylaşarak” meşrulaştırma girişimi liberal virüsün ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gösteriyordu.

“Emeğin Avrupası” kılıfı unutuldu

Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin üyeliği başka bir deyişle Avrupa Birliği emperyalizmine bağımlılığı savunmak Türkiye sosyalist hareketinde savunulması tarihi ve somut bir gerçek. Bugün bu konuda kimse bir tartışma yürütmemekle birlikte bundan 10-15 yıl öncesinin Avrupa Birliği üzerine dönen tartışmalar bir kez daha hatırlanmayı hak ediyor. Örneğin aşağıdaki satırlar liberal solun AB emperyalizmine bağlanmayı savunmak için geliştirdiği en önemli tezlerden birisiydi.

“AB ile birleşme-bütünleşme olacaksa olacak, sol, buna manasız ve beyhude karşı çıkışlarla zaten cılız olan enerjisini tüketmek yerine, çalışan sınıf açısından bu bütünleşmenin ekonomik-sosyal-siyasal açılardan en iyi şartlarda nasıl olacağına kafa yormalı, bütünleşmenin getireceği yeni avantajları, çalışan sınıfı örgütleme ve etkin bir güç haline getirme konusunda neler yapılması gerektiğini düşünmeli, bütünleşmeden uğraması muhtemel zararlar varsa, bunlara karşı önlemler düşünmeli, bu bütünleşmenin aynı zamanda Avrupa emek kesimi ile bütünleşme olacağının farkında olarak unuttuğu ya da hiç beceremediği enternasyonalist rotayı yakalamayı başarabilmelidir.”[2]

Avrupa Birlikçilik bir dizi argümanla birlikte en fazla “emeğin Avrupası” söylemi ile Avrupa işçi sınıfıyla bağlar kurularak daha ileri bir mücadele hattına çekileceğini vaaz eden propagandayla sürdürülüyordu. Şirket evliliklerine benzetilen Avrupa Birliği projesi emperyalist Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerin sermaye projesi olarak değil buradan okunmuştu.

Bugün Avrupa Birliği’ne üye olan Yunanistan’ın nasıl bir ekonomik çöküş yaşadığı hatırlanırsa Avrupa Birliği’nden emekçilere büyük bir yıkım düştüğü bir kez daha görülmüş oluyor. Hatta Avrupa Birliği içinde bugün ortaya çıkan “yabancı düşmanlığı” ve sağ popülizmin artması emeğin Avrupası tezini bugün çoktan ortadan kaldırmıştır.

Sivil Toplumculuk ya da Sorosçuluk

1980 sonrasında başlayan ve yeni solun temel argümanlarından birisi olarak 1990’lı yıllarda popüler olan en önemli kavramın başında “sivil toplum” gelmektedir. Marx’ın “uygar toplum”unu bile devlet dışı bir örgütlenme anlamına gelen sivil toplum kavramıyla ikame eden bir yaklaşımın temelde savunduğu görüş, işçi sınıfının politik örgütlenmesi yerine orta sınıflara dayanan ve düzen içinde baskı unsuru olacak örgütlenmelerin öne çıkarılmasıydı.

Bu konunun aynı zamanda emperyalizmle bağlantıları bulunmaktadır. Gerek ABD emperyalizminin ve gerekse Alman emperyalizmin siyasi enstrümanlarının başında sivil toplum örgütlenmeleri gelmiştir. Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerde yaşanan turuncu devrimlerin ne manaya geldiği bugün herkes için açık olmalı. Bu içeriden emperyalist müdahalenin aracı ise sivil toplum örgütlenmeleri olmuştur.

Örneğin, “Genç Siviller” adıyla bir dönem boy gösteren örgütlenmenin FETÖ ile bağı açık seçik ortaya çıkmış, hatta AB güzellemesi yapan liberaller açısından Cemaatler bile sivil toplum örgütü sayılmıştı. Bugün özellikle Alman emperyalizminin finanse ettiği birçok sivil toplum örgütü güya demokrasi mücadelesi altında Türkiye’de faaliyet yürütmektedir. Doğaldır ki, bu örgütlenmelerin hepsinde liberalizm boy göstermektedir. Dünyanın birçok ülkesinde Soros tarafından desteklenen sivil toplum örgütlerini sadece hatırlatmak yeter de artar bile.

Sivil toplumcuların söylemleri özetle hep şöyle idi: AB projesi, daha fazla demokratikleşme, insan hakları, darbelerden kurtulma… Ancak 2017 yılında Almanya tarafından darbecilerin korunması bile AB projesinin ne manaya geldiğini yeterince kanıtlamaktadır.

Kürt siyaseti ve Avrupa Birliği emperyalizmi

Tek başına bugün Suriye’nin kuzeyinde ABD emperyalizmi ile ilişkiler değil aynı zamanda başta Kürt diasporası ile HDP siyaseti de Avrupa Birliği emperyalizmle doğrudan ilişki içindeler. Bu ilişki biçimi, Kürt siyasi hareketi ile yol ortaklığı yapmış bir dizi sosyalist hareket açısından ise sorun teşkil etmiyor. Hep baskıcı, gerici, faşizan bir rejim vardı ve bu rejime karşı Avrupa Birliği ile temas etmekten çekinmek gerekmiyordu.

Avrupa Birliği’nin tekelci sermayenin bir birliği olduğu, buradan siyasal bir birliğe dönüştüğü gerçeği göz ardı edilmiş, AB içindeki başta Almanya olmak üzere bir dizi ülkenin emperyalist karakteri yok sayılmıştır. Daha doğrusu Kürt siyasi hareketi açısından “emperyalizm” diye bir başlık yoktur. Kürt siyasi hareketi kendi çıkarı için her türlü işbirliğini gündeme alabilmektedir. Bu anlamıyla liberalizm kadar Kürt siyasi hareketinin de Avrupa Birliği’ne hayırhah bakışı, söz konusu Kürt sorunu olunca Türkiye sosyalist hareketini kör eden bir noktaya gelebilmektedir.

Can Dündar örneği

Bugün AKP’nin Avrupa Birliği ve ABD emperyalizmi ile kurduğu ilişkiler açık olsa gerek. Tam da emperyalizmin desteği ve planı doğrultusunda iktidar oldular. Bugün AKP iktidarının ABD emperyalizmle Suriye’de yaşadığı açı ile Alman emperyalizmiyle yaşadığı gerilimler üzerinden Türkiye’de liberalizm neredeyse mandacı bir konuma gelmiş bulunmaktadır.

Almanya’nın neredeyse Türkiye’de bütün muhalif hareketleri kapsaması ve temas etmesi konusunda görüşlerini açık olarak ifade etmekten çekinmeyen örnekler var karşımızda. Emperyalist Almanya’nın Türkiye’deki AKP karşıtı muhalefet hareketi ile temas etmesini yazacak kadar ileri giden bir örneği okurlarımızla paylaşarak, yazımızı bitirmek isteriz.

Bu sözler Can Dündar tarafından dillendirilebiliyor: “Federal Hükümet ve Alman sivil toplumu Türkiye’deki özgürlük mücadelesine destek olmanın yollarını bulmak zorundadır. Bu şu anlama geliyor: Yerel yöneticilerle, üniversite ve bilim insanlarıyla, sendikacılar ve muhalefet partileriyle temas kurulmalıdır. Kapının açık tutulması gerekiyor, ülkenin yalıtılması yalnızca Erdoğan’ın işine gelir.”

[1] CHP Programı

[2] Mustafa Sönmez, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/45792-avrupa-birligi-ve-turkiye-solu