Kadınların Sesi

İKD GYK üyesi Nuray Yenil: 'Kıyafetime Karışma' ya da gericilik ne yana düşer?

#İKD GYK üyesi Nuray Yenil son dönemde ortaya çıkan ‘Kıyafetime Karışma’ hareketi ile ilgili eleştirilerde bulundu. 

İlerici Kadınlar Derneği (İKD) GYK üyesi Nuray Yenil İKD’nin web sitesinde yayınlanan yazısında son dönemde ortaya çıkan ‘Kıyafetime Karışma’ hareketi ile ilgili eleştirilerde bulundu.

Türkiye’de kadın mücadelesinin gericiliğe karşı topyekün mücadeleyi, sömürüye, emperyalizme karşı mücadeleyi ana eksene yerleştirmesi gerektiğini söyleyen Yenil, işe kadınların ‘türban’dan kurtulma özgürlüğünden başlanması gerektiği belirtti.

Yenil’in yazısı şu şekilde:

Türban yirmi yıl önce gündemimize girdi. Henüz Refah Partisi’nin iktidar ortağı, Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu, cemaat evlerinin biraz çekingen ama revaçta olduğu dönemler. Üniversitelerde kılık kıyafet yönetmeliğine karşı ‘’türbana özgürlük’’ sloganıyla ‘’ne sağcıyız ne solcu özgürlükçüyüz özgürlükçü’’ söylemi moda olmuştu. Zamanın başbakanı Necmettin Erbakan’ın startını verdiği, ‘dönüşüm kanlı mı olacak kansız mı’ tartışmalarının yapıldığı, meclise Merve Kavakçı’nın buzkıran olarak gönderildiği, darbe olur mu olmaz mı sorularının olağan hale geldiği hareketli yıllardı. Gerici hareket yeni bir silahı keşfetmişti. Kadınları evde tutmak yerine çağa ayak uydurmalıydı, kadınlar işlevli kılınmalıydı. Türbanlı kızlarımız mağdur ediliyor edebiyatı sonraki yıllarda AKP’nin can simidi haline geldi. Ama bir nüans ile; ‘Türbanlı kızlarımız mağdur ediliyor’ söylemi yerini ‘benim türbanlı bacılarım’a bıraktı. Böylesi hem kadınlara aidiyetlerini hatırlatmak hem de kadın kimliklerinden sıyrılmaları açısından daha kullanışlıydı. Ve elbette türbanlı da olsa iktidara yakın olanlar ve olmayanları ifade ediyordu. Benim türbanlı bacılarım kamuda çalışamıyor, benim türbanlı bacılarım meclise giremiyor, benim türbanlı bacılarıma hakaret ediliyordu… Ne çok duyduk bu cümleleri. AKP iktidarı kendi siyasi fikrini topluma empoze etmenin önemli bir aracı olarak kullandı bu söylemi. Ne de olsa insanların kıyafet özgürlüğüne, inandığı gibi yaşama ve giyinme özgürlüğüne karşı çıkılamazdı. Özgürlük talebi sol siyasi hareketlerin önemli bir kesimini de cezbetmişti.

 
Tarih boyunca siyasi fikirler ve ideolojiler değişik şekillerde sembolize edilmiştir. Çeşitli figürler, el işaretleri, vücuda takılan aksesuarlar, insanın toplumun içinde varolma ve ideolojisini ortaya koymanın aracı olmuştur. Türkiye’de türbanın serüveni de gerici hareketin bir siyasi fikir olarak toplumsallaşması ile eş zamanlıdır. 1960’lı yıllarda islamcı yazar Şule Yüksel Şenler’in öncülüğünde başlayan ve ilk dönemler ‘şulebaş’ adıyla anılan örtünme şekli bir siyasi örgütlenmenin en önemli ve hızlıca yaygınlaşan sembolü haline gelmiştir. Şule Yüksel Şenler ve dava arkadaşları pek tabi sadece nasıl kapanacaklarını anlatmıyorlardı kadınlara. Dini referanslı bir toplumsal düzende kadınlara özgürlük vaatlerini, Cumhuriyet denen illetten kurtulmanın nimetlerini, laikliğin şeytan icadı olduğunu, Cumhuriyet ile birlikte kadınların erkeksi bir kimlik kazandığını ve asli rollerine ricat etmeleri gerektiği de anlatıldı ve örgütlendi.
 
İzleyen yıllarda aynı siyasi fikrin savunucuları Madımak’ta canlarımızı yakarak katletti, Maraş’ta Çorum’da alevi yurttaşlarımız katli vaciptir nidalarıyla sokağa dökülen yobazlar tarafından adeta soykırıma tabi tutulmak istendi. Türkiye’nin aydınları bu zihniyetin savunucuları tarafından öldürüldü; Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Turan Dursun… Saymakla bitmez icraatları.
 
Türbana özgürlük eylemleri bu zemin üzerine inşa edildi. Bu zihniyete özgürlük istendi. Esas meselenin üstü, inanç özgürlüğü, kılık kıyafet özgürlüğü söylemleri ile örtüldü. Aklı evvel solcular, liberaller, yetmez ama evetçiler gerici hareketin peşine takıldı, toplumun vicdanına oynandı. Mağdur kızlarımızın görüntüleri ısıtılıp ısıtılıp servis edildi. Emperyalizmin de desteğini arkasına alan gericiler en nihayet iktidarı ele geçirdi. Son 15 yıldır toplumu dönüştürme çabaları, Ergenekon, Balyoz, kumpas davaları, toplumun yarısını terbiye etmek üzere atılan adımlar, patlayan bombalar, darbe girişimi ve son bir yıldır OHAL ile KHK’lar ile Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanın kanun sayıldığı yeni yönetim biçimi… Toplumun payına düşenler özetle böyle.
 
Peki kadınların payına düşenler…
 
Son on beş yıldır işlenen kadın cinayetleri, başı örtülü başı örtüsüz ayrımı yapmaksızın öldürülen binlerce kadın…
 
Sokakta işyerinde taciz edilen tecavüz edilen binlerce kadın, başı örtülü başı örtüsüz hayatları kararan kadınlar,
 
Cemaat yurtlarından, sübyan mekteplerinden gelen istismar haberleri, türbanlı ya da açık çocuklarını bu yurtlardan koruyamayan anneler,
 
Düşük ücretlerle, esnek çalışma modeliyle iki kat sömürülen, kamyon kasalarına doldurulup işe götürülen yollarda hayatını kaybeden tarım işçileri, türbanlı türbansız emekçiler.
 
Asli görevi evidir, en büyük kariyeri anneliktir, anne değilse eksiktir yarımdır denilerek hakaret edilen aşağılanan kadınlar, baş örtülü başı açık bakmaksızın toplumda yeri yoktur denen kadınlar.
 
Çocuk yaşta ‘evlilik’ adı altında her gün cinsel istismara uğrayan kız çocukları,
 
Parkta spor yaparken, otobüste evine giderken, okuluna yetişmeye çalışırken, gezerken tekmelenen, küfür edilen genç kadınlar…
 
Mahkemelerde kadın katillerine, tacizcilere verilen iyi hal indirimleri,
 
Kadınlar kocalarından dayak yedikleri için Allah’a şükretmelidir, çalışmak fuhuşa hazırlıktır nutukları atan yobazlar, bir babanın kızına şehvet duyması üzerine skandal fetvalar veren Diyanet İşleri Başkanı.
 
Uzatabiliriz listeyi. Kadınlara sunulan özgürlük, kadınların sokaklarda türbanla aradıkları özgürlük bunun ötesinde değildir.
 
Son günlerde kimi kadın örgütlerinin başlattığı ‘kıyafetime karışma’ kampanyasının bütün bu olgulara kör bir bakış açısıyla türbanımı da takarım, şortumu da giyerim naifliği ile başlamış olması en hafif tabiriyle büyük bir talihsizliktir. Aynı eylem de sebep sonuç ilişkisini yok sayan, felsefenin, siyasetin sınırlarını zorlayan tarzda müftülere nikah kıyma yetkisine itirazın da dile getirilmesi ayrıca bir yönsüzlük olduğunu gösteriyor.
 
Bugün Türkiye’de kadın mücadelesi doğru bir eksende tanımlanmak zorundadır. Hiç lafı dolandırmadan gericiliğe karşı topyekün mücadeleyi, sömürüye, emperyalizme karşı mücadeleyi ana eksene yerleştirmeyen her çıkış halihazırda iktidarın politikalarına alan açmaya mahkumdur.
 
Kıyafet özgürlüğünü tartışacaksak bugün siyasi, sosyal, ekonomik ya da başka zorunluluklardan kaynaklı örtünmek zorunda kalan kadınlardan başlayalım. Çok küçük yaşta bir kalıba sokulan kız çocuklarından başlayalım. Çocuklarımıza bilimsel düşünce yerine dogmatik anlayışı aşılayan eğitim sistemini, kız ve erkek çocuklarının bu eğitim sistemi ile birlikte özgürlüklere hele hele kadın bedenine dair geliştirdikleri yaklaşımları konuşalım örneğin.
 
Son kertede bireyi, bireyin tercihlerini belirleyen toplumdur, toplumu şekillendiren ise siyaset ve ideolojidir. Burada bireyi yok sayan değil, belli bir bilinç ile hareket eden bireylerin oluşturdukları toplulukların etkinliğini ve etkisini tanımlıyoruz. Dolayısıyla örgütlü ve bilinçli bir hareketin doğru bir siyasi söylem ve eylemle büyük adımlar atabileceğini, eksik ya da yanlış eylem ve söyleminin ise toplumun geleceği açısından onarılamaz yaralar açabileceğini ifade etmek istiyoruz. Yani siyaset ciddi bir iştir. Bugün bile meselenin üç beş türbanlı bacımız olmadığı gerçeğini göremeyecek kadar kör yaklaşamayız kıyafet özgürlüğüne. Kıyafetime karışma çalışması yapacaksak özgürlükleri tartışacaksak, bugünün Türkiye’sinde işe kadınların ‘türban’dan kurtulma özgürlüğünden başlayalım. Bu karanlıktan çıkma iradesini nasıl ortaya koyacağını tartışmakla başlayalım ne dersiniz.
 
Bilimsel düşüncenin, laikliğin, eşitliğin egemen kılındığı, sömürünün ortadan kalktığı bir toplumsal düzende insanların nasıl giyindiği tartışma konusu olmaktan çıkar, gerçek özgürlük ancak böyle bir zeminde kurulabilir.
Yukarı